TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 33 (7)
Cilt: 33  Sayı: 7 - Ekim 2005
1.
Türklerde düşük HDL-C düzeyleri: Genetik/yaşam tarzı etkileşimleri plazma düzeylerini etkiliyor
Low HDL-C in Turks: genetic/lifestyle interactions modulate plasma levels
Robert W.Mahley, Guy M.Pépin, Thomas P.Bersot, Zümrüt Algan, Erhan Palaoğlu
Sayfalar 381 - 391
Amaç: Birçok çalışma, aşırı derecede düşük düzeydeki yüksek yoğunluklu lipoproteinin (HDL-C) (erkeklerde ort. ~36 mg/dl; kadınlarda ort. ~42 mg/dl) Türklerde koroner kalp hastalığı için temel bir risk faktörü oluşturduğunu göstermiştir. Bu çalışmada, 14 yıl içinde İstanbul’da yaşayan Türklerde yürütülen üç kohort çalışma incelenerek, erkek ve kadınlarda koroner kalp hastalığı risk faktörlerindeki eğilimler değerlendirildi. Çalışma planı: Çalışmalara İstanbul’da yaşayan ve yaşı 20 veya uzerinde olan sağlıklı kişiler alınmıştı. 1996-2000 (n=828) ve 2003 (n=1100) yıllarında incelenen kişilerin verileri, 1990-1993 yıllarında Türk Kalp Çalışması kapsamında incelenen 2686 kişinin verileriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Kadınlarda 1990-1993 yıllarında 45.3±9.5 mg/dl olarak ölçülen ortalama HDL-C düzeyi 2003’te 49.7±12.0 mg/dl’ye yükseldi (p<0.0001). 2003 kohortunda üniversite eğitimi görmüş kadınlarda, ilkokul eğitimi görmüş veya daha düşük düzeyli eğitimli kadınlara göre ortalama HDL-C düzeyinde belirgin yükselme vardı (sırasıyla 56±9 mg/dl ve 48±12 mg/dl, p<0.0001). Bu farklılıkla uyumlu olarak, daha ileri eğitim gören ve HDL-C düzeyi daha yüksek olan kadınlarda beden kütle indeksi (sırasıyla ort. 25.6±4.9 kg/m2 ve 29.7±5.1 kg/m2) ve bel çevresi değerleri, sigara içme oranı daha düşük, egzersiz düzeyi daha yüksekti. Erkeklerde ise, 1990-1993 ve 2003 kohortlarındaki HDL-C dağılımları çok benzer bulundu (sırasıyla 38.3±8.3 mg/dl ve 39.3±9.8 mg/dl) ve yüksek ve düşük düzeyli eğitime göre anlamlı farklılık göstermedi. Sonuç: Üç kohorttan elde edilen veriler, büyük ölçüde genetik olarak belirlenmiş olmakla birlikte, düşük HDL-C düzeylerinin yaşam tarzı faktörlerinden etkilenebildiğini göstermektedir. Eğitim düzeyi yüksek olan kadınlarda HDL-C düzeyi %10-15 kadar yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte, erkeklerde eğitim düzeyi ile HDL-C arasında bir ilişki gösterilememesi araştırılması gereken bir durumdur.
Objectives: Many studies have shown that extremely low high density lipoprotein cholesterol (HDL-C) levels (mean ~36 mg/dl in men; ~42 mg/dl in women) constitute a prime coronary heart disease (CHD) risk factor in Turks. We reviewed three separate cohorts of Istanbul residents surveyed over the past 14 years and evaluated trends in risk factors for CHD in men and women during this period. Study design: The study subjects were healthy Turkish residents of Istanbul ?20 years of age. Subjects recruited in 1996-2000 (n=828) and in 2003 (n=1100) were compared with the original Istanbul cohort (n=2686) of the Turkish Heart Study, recruited in 1990-1993. Results: The mean HDL-C level increased from 45.3±9.5 mg/dl in 1990-1993 to 49.7±12.0 mg/dl in 2003 in women (p<0.0001). In 2003, university-educated women had markedly higher mean HDL-C levels than women with a primary school or less education (56±9 mg/dl versus 48±12 mg/dl, p<0.0001). Consistent with this difference, highly educated women with higher HDL-C levels had a lower body mass index (mean 25.6±4.9 kg/m2 versus 29.7±5.1 kg/m2), smaller waist circumference, smoked less, and exercised more. Among men, the HDL-C distributions were very similar in both the 1990-1993 and 2003 cohorts (38.3±8.3 mg/dl versus 39.3±9.8 mg/dl, respectively). There was no significant difference in terms of HDL-C distribution between men with higher and lower levels of education. Conclusion: Data from the three cohorts show that, although genetically determined to a great extent, low HDL-C levels can be modulated by lifestyle factors. Higher levels of education are associated with a 10% to 15% increase in the HDL-C levels of women. However, the lack of an association between educational level and HDL-C in men remains to be explained.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
2.
ST yükselmeli akut miyokard infarktüsünde hastane öncesi gecikme süresi ile klinik, demografik ve sosyoekonomik etkenlerin ilişkisi: Hasta eğitiminin önemi
The relationship between prehospital delays of patients with ST-elevation acute myocardial infarction and clinical, demographic, and socioeconomic factors: importance of patient education
Tuğrul Norgaz, Gültekin Hobikoğlu, Hüseyin Aksu, Aycan Esen, Mehmet Gül, Hasan Orhan Özer, Abdurrahman Eksik, Ahmet Narin
Sayfalar 392 - 397
Amaç: Akut miyokard infarktüsü (AMİ) geçiren hastaların en erken sürede tıbbi gözetim altına girmeleri hayati önem taşımaktadır. Buna rağmen, birçok hasta için semptomların başlangıcı ile tedavinin başlaması arasında geçen süre oldukça uzundur. Bu çalışmamızda, AMİ tanısı ile hastanemizde tedavi gören hastalarda, semptom başlangıcı ile hastaneye başvuru arasında geçen süre ve gecikmenin demografik, klinik ve sosyoekonomik değişkenlerle ilişkisi araştırıldı. Çalışma planı: Koroner yoğun bakım ünitesine ST yükselmeli AMİ tanısı ile yatırılan ardışık 147 hasta (84 erkek, 63 kadın; ort. yaş 56.7±11.6) ile görüşülerek gecikme süresi, AMİ akut ve prodrom semptomları, demografik veriler, klinik risk faktörleri, koroner arter hastalığı öyküsü ve sosyoekonomik düzeye ilişkin parametreler sorgulandı. İlk üç saat içinde başvuranlar erken, üç saatten sonra başvuranlar geç gelenler olarak sınıflandırıldı. Bulgular: Tüm hasta grubunda gecikme süresi ortalama 4.2±5.2 saat idi. Hastaların 79’u (%53.7) erken gelen grupta, 68’i (%46.3) geç gelen grupta yer aldı. Çokdeğişkenli lojistik regresyon analizinde ileri yaş (p<0.001), hastaya ait çocuk sayısı (p=0.049) ve AMİ öncesinde kararlı angina pektoris olmasının (p=0.046) geç gelme ile ilişkili bağımsız faktörler olduğu bulundu. Sonuç: Bulgularımız, AMİ’li hastaların yarıya yakınının reperfüzyon tedavisinin uygulanacağı hastaneye üç saatten daha geç sürede ulaştığını gösterdi. Gecikme süresini azaltabilmek için genel olarak toplumu, özel olarak da koroner arter hastalığı olan bireyleri hedefleyerek AMİ semptomları ve erken tıbbi yardım almanın önemi konusunda eğitim programları geliştirilmelidir.
Objectives: It is of vital importance for patients with acute myocardial infarction (AMI) to receive medical supervision as early as possible. However, the time taken between the onset of symptoms and delivery of care is quite long for many patients. In this study, we evaluated the time from the onset of symptoms to presentation and the factors associated with prehospital delays in patients who were admitted to our hospital with the diagnosis of AMI. Study design: A structured interview was conducted with 147 consecutive patients (84 men, 63 women; mean age 56.7±11.6 years) with ST-elevation AMI. Prehospital delay, acute and prodromal symptoms of AMI, demographic features, clinical risk factors, history of coronary artery disease, and socioeconomic factors were questioned. Patients were classified as early or late arrivers according to the time of presentation within the first three hours or beyond. Results: The mean prehospital delay was 4.2±5.2 hours. Seventy-nine patients (53.7%) were early arrivers and 68 patients (46.3%) were late arrivers. Multivariate logistic regression analysis showed that older age (p<0.001), the number of offsprings (p=0.049), and preexisting stable angina pectoris (p=0.046) were significant independent factors associated with late arrivals. Conclusion: Our data show that nearly half of the patients with AMI reach a reperfusion center with a prehospital delay of more than three hours. Education programs should be developed and implemented focusing on AMI symptoms and importance of early presentation, aiming to reduce prehospital delays, and targeting especially patients with coronary artery disease and general community at large.

3.
Takılabilir kardiyoverter defibrilatör ile tedavi edilen malign ventrikül taşiaritmili hastaların uzun dönem sonuçları
Long-term results of cardioverter defibrillator implantation in patients with malignant ventricular tachyarrhythmias
Abdurrahman Eksik, Ahmet Akyol, Tuğrul Norgaz, İzzet Erdinler, Nazmiye Çakmak, Ahmet Taha Alper, Hakan Hasdemir, Kadir Gürkan, Tanju Ulufer
Sayfalar 398 - 403
Amaç: Takılabilir kardiyoverter defibrilatör (TKD) ventrikül taşikardisi (VT) ve ventrikül fibrilasyonundan (VF) dolayı ani ölümü önlemede en etkin tedavidir. Bu çalışmada hastanemizde son altı yıl içinde kardiyoverter defibrilatör takılan hastaların uzun dönem takip sonuçları geriye dönük olarak değerlendirildi. Çalışma planı: Çalışmaya kardiyoverter defibrilatör takılan ardışık 70 hasta (63 erkek, 7 kadın; ort. yaş 64.6±8.5) alındı. Altı hastada iki odacıklı, 64 hastada tek odacıklı TKD kullanıldı. Elektrofizyoloji laboratuvarımızın kayıtları kullanılarak hastaların demografik verileri, ekokardiyografik sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonları, klinik durumları, TKD endikasyonları, TKD kullanım şekli ve kullanılan ilaçlar araştırıldı. Ortalama takip süresi 3.08±1.31 yıl idi. Bulgular: İzlem sırasında 10 hasta (%14.3) yaşamını yitirdi. İki hastada (%20) ani aritmik ölüm görülürken, diğer ölümlerin ikisi kardiyak olmayan nedenlere (serebral atak, solunumun durması), altısı kardiyak nedenlere (konjestif kalp yetersizliği) bağlıydı. Yirmi hastada (%28.6) tedavi gerektirecek taşikardi epizodu saptanmadı. Kırk iki hastada 631 adet sürekli VT epizodu görüldü; bunlar için toplam 1188 antitaşikardik pacing (ATP) girişimi vardı (ort. 1.9 ATP). Sürekli VT epizodlarının 535’i (%84.8) ATP ile sonlanırken, 96’sında (%15.2) kardiyoversiyon gerekti. Ventrikül fibrilasyonu epizodlarının hepsinde (n=160) defibrilasyon tedavisi başarılı olmuştu. Beş hastada (%7.1) 11 adet uygunsuz şok uygulandığı görüldü; bunların hepsinde tek odacıklı TKD kullanılmıştı. Ayrıca, 11 hastada (%15.7) replasman gerekti. New York Heart Association sınıflamasına göre, sınıf III'deki 12 hastada epizod sıklığının anlamlı derecede fazla olduğu görüldü (p=0.019). Sonuç: Çalışmamız, TKD’nin ventrikül taşiaritmilerini ATP ve/veya şok tedavisi uygulayarak, yüksek güvenlik ve etkinlikte başarılı bir şekilde sonlandırdığını gösterdi.
Objectives: Implantable cardioverter defibrillator (ICD) is the most effective treatment for the prevention of sudden death in patients with ventricular tachycardia (VT) or ventricular fibrillation (VF). We retrospectively evaluated the long-term results of patients who had undergone cardioverter defibrillator implantation during the past six years. Study design: The study included 70 consecutive patients (63 men, 7 women; mean age 64.6±8.5 years) who received treatment with a dual-chamber (n=6) or single-chamber (n=64) ICD. Data on demographic and clinical features, echocardiographic left ventricular ejection fractions, ICD indications, clinical course, ICD performance, and medications were derived from the records of our electrophysiology laboratory. The mean follow-up period was 3.1±1.3 years. Results: Mortality occurred in 10 (14.3%) patients due to sudden arrhythmic death (n=2), noncardiac (cerebrovascular accident, respiratory arrest) causes (n=2), and cardiac (congestive heart failure) causes (n=6). No tachycardiac episodes were detected in 20 patients (28.6%). Forty-two patients had 631 spontaneous sustained VT episodes, for which 1,188 attempts of antitachycardia pacing (ATP) were made (mean 1.9 ATP). The large majority of sustained VT episodes (n=535, 84.8%) were successfully terminated by ATP, while the rest (n=96, 15.2%) required cardioversion. Defibrillation was successful in all the VF episodes (n=160). There were 11 inappropriate interventions in five patients (7.1%), all of whom had a single-chamber ICD. Eleven patients (15.7%) required replacement. According to the New York Heart Association (NYHA) functional class assessment, 12 patients with NYHA III had a significantly greater number of episodes (p=0.019). Conclusion: Our results show that ICD is successful in terminating ventricular tachyarrhythmias either by ATP or shock treatment with high efficacy and safety.

4.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde doğuştan koroner arter anomalilerinin sıklığı
The incidence of congenital coronary artery anomalies in the Southeast Anatolia Region
Aziz Karabulut, Kenan İltümür, A.Samet Gülsüm, Nizamettin Toprak
Sayfalar 404 - 408
Amaç: Bu çalışmada, kateterizasyon laboratuvarımızda rutin koroner anjiyografi yapılan olgular, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde doğuştan koroner arter anomalilerinin dağılım ve sıklığını belirlemek için geriye dönük olarak incelendi. Çalışma planı: Ocak 1998-Nisan 2005 tarihleri arasında koroner anjiyografi yapılan 5018 hastanın kayıtları gözden geçirildi. Bu taramada doğuştan koroner arter anomalisi saptanan olguların sineanjiyogramları ve bilgisayar kayıtları incelendi. Anomalili koroner arter ve seyri Serota ve ark.nın önerilerine göre değerlendirildi. Hastalar anomalili damarın kökenine ve koroner arterlerde anlamlı darlık (%50’den fazla) olup olmamasına göre gruplandırıldı. Bulgular: On dokuz hastada (%0.4; 13 erkek, 6 kadın; ort. yaş 48.2; dağılım 32-74) doğuştan koroner arter anomalisi saptandı. En sık sol sirkumfleks arter anomalisi görüldü (%57.9; n=11). Sol sirkumfleks arter tüm hastalarda sağ koroner sinustan köken almaktaydı. İkinci sırada sağ koroner arter anomalisi geliyordu (%31.6; n=6). Bu olguların tümünde sağ koroner arter sol koroner sinustan köken almaktaydı. İki hastada (%10.5) ise sol ön inen ve sol sirkumfleks arterlerin ikisi de ayrı ostiumlar ile sağ koroner sinustan köken almaktaydı. Toplam 10 hastada (%52.6) koroner arter hastalığı görüldü. Yedi hastada (%36.8) tek damar hastalığı, iki hastada (%10.5) iki damar hastalığı, bir hastada ise (%5.3) üç damar hastalığı vardı. Sekiz hastada (%42.1) anomalili damarda ateroskleroza rastlandı. Sonuç: Doğuştan koroner arter anomalilerinin görülme oranları bölgeler ve toplumlar arasında farklılıklar göstermektedir. Çalışmamızda bu anomalilerin oranları genel literatür verilerinin biraz altında idi. Bu hastalarda tedavinin doğru ve eksiksiz uygulanabilmesi için doğuştan koroner arter anomalilerinin varlığı ve seyrinin bilinmesi gerekir.
Objectives: We retrospectively reviewed patients who underwent routine coronary angiography in our catheterization laboratory in order to determine the incidence of congenital coronary artery anomalies in the Southeast Anatolia Region of Turkey. Study design: Catheterization reports of 5,018 patients who underwent coronary angiography from January 1998 to April 2005 were reviewed. Cineangiographies and records of patients in whom anomalous coronary arteries were detected were further analyzed. The anomalies were evaluated according to the recommendations of Serota et al. Patients were classified according to the origin of the anomalous coronary artery and accompanying coronary artery stenosis of greater than 50%. Results: Congenital coronary artery anomalies were documented in 19 patients (0.4%; 13 men, 6 women; mean age 48.2 years; range 32 to 74 years). The most frequent anomaly was that of the left circumflex artery in 11 patients (57.9%), all of which originated from the right coronary sinus. Six patients (31.6%) had an anomalous right coronary artery originating from the left coronary sinus. In two patients (10.5%), the left anterior descending and the left circumflex arteries originated from the right coronary sinus with separate ostia. Ten patients (52.6%) were found to have coronary artery disease including single-, two-, and three-vessel disease in seven patients (36.8%), two patients (10.5%), and one patient (5.3%), respectively. Atherosclerosis was present in the anomalous coronary artery in eight patients (42.1%). Conclusion: The incidence of congenital coronary artery anomalies shows geographical variations in individual populations. In our population, it is slightly lower than those reported in the literature. For appropriate and complete treatment, congenital coronary artery anomalies should be identified with their origin and course.

OLGU
5.
Kapak yırtılmasına bağlı biyoprotez işlev bozukluğu
Bioprosthetic valve dysfunction due to leaflet rupture
Bahar Pirat, Aylin Yıldırır, L.Elif Sade, Bülent Özin
Sayfalar 409 - 412
Biyoprotez kalp kapakları kullanımıyla ilgili tromboz ve kanama riski düşük olmakla birlikte, zaman içinde meydana gelen yapısal bozulma nedeniyle bu kapaklarda uzun dönemli dayanıklılık sınırlıdır. Yetmiş dört yaşında bir kadın hasta, üç gündür süren istirahat dispnesi, ortopne, çarpıntı ve hemoptizi nedeniyle hastanemize yatırıldı. Hasta yıllar önce, romatizmal mitral darlık nedeniyle kapalı (1962) ve açık (1988) mitral kommisürotomi geçirmiş, 66 yaşında da mitral kapağı biyoprostetik kapak ile değiştirilmişti. Elektrokardiyografide atriyum fibrilasyonu; transtorasik ekokardiyografide aşırı derecede büyümüş sol atriyum ve valvular ve paravalvular komponentli ciddi, eksantrik mitral regürjitasyon (MR); transözofajiyal ekokardiyografide primer kapak dejenerasyonu, yaprakçık yırtığı ve ciddi MR saptandı. Koroner anjiyografide koroner arterler normal bulunurken üçüncü derece MR gözlendi. Yeniden ameliyat edilen hastaya 29 mm’lik porcine biyoprotez takıldı. Çıkarılan materyalde bir yaprakçığın yırtıldığı görüldü.
Patients with bioprosthetic heart valves have low rates of thrombosis and hemorrhagic complications. However, bioprostheses have limited long-term durability due to structural deterioration. A 74-year-old woman was admitted with resting dyspnea, orthopnea, palpitation, and hemoptysis of three days' duration. She had undergone closed and open mitral commissurotomies due to rheumatic mitral stenosis in 1962 and 1988, respectively, and mitral valve replacement (MVR) with a bioprosthetic valve at the age of 66 years. Electrocardiography revealed atrial fibrillation. Transthoracic echocardiography demonstrated a massively enlarged left atrium and severe eccentric mitral regurgitation (MR) with valvular and paravalvular components. Transesophageal echocardiography showed primary valve degeneration, leaflet rupture, and severe MR. Coronary angiography showed normal coronary arteries and third-degree MR. The patient was reoperated and a 29-mm porcine bioprosthesis was implanted. The operative material confirmed rupture of one leaflet.

DERLEME
6.
Kalpte bölgesel mekanik senkronizasyon bozukluğunun ve resenkronizasyon tedavisine aday hastaların ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Echocardiographic evaluation of regional mechanical dyssynchrony and candidates for cardiac resynchronization therapy
L.Elif Sade, Bülent Özin, Haldun Müderrisoğlu
Sayfalar 413 - 422
Medikal tedaviye rağmen semptomatik olan son dönem kalp yetersizliği hastalarında biventriküler kalıcı kalp pili son yıllarda önemli bir tedavi yaklaşımı olarak karşımıza çıkmıştır. Bölgesel mekanik kasılma bozukluğunun tedaviye aday hastaların seçiminde esas unsur olduğunun ve QRS süresinin senkronizasyon bozukluğunu yansıtmadığının anlaşılması ekokardiyografinin bu alandaki önemini artırmıştır. Ekokardiyografi, hem hemodinamik durum hem de miyokardın bölgesel kasılma işlevi hakkında ayrıntılı kantitatif analiz imkanı veren invaziv olmayan bir incelemedir. Konvansiyonel ekokardiyografi ve doku Doppler yöntemlerini bir arada kullanarak kardiyak mekanik senkronizasyon bozukluğunu atriyoventriküler, interventriküler ve intraventriküler gecikme düzeylerinde sayısal olarak değerlendirmek mümkündür. Bu nedenle, ekokardiyografi hasta seçimi, tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi ve elektrod yerleşimi olmak üzere kardiyak resenkronizasyon tedavisinin her aşamasında vazgeçilmez bir rehber haline gelmiştir.
Biventricular pacemaker is a novel alternative approach in the management of patients with end-stage refractory heart failure. The fact that regional mechanical dyssynchrony is the major determinant in the selection of candidates for cardiac resynchronization therapy and that QRS duration is not a reliable marker of the regional mechanical dyssynchrony has expanded the role of echocardiography in this field. Echocardiography enables non-invasive quantification of both the hemodynamic status and regional left ventricular contractile function. Conventional echocardiography combined with two-dimensional and tissue Doppler modalities proved to be useful in the assessment of regional mechanical dyssynchrony and atrioventricular, interventricular, and intraventricular delays. Hence, echocardiography has become an indispensable imaging guide to cardiac resynchronization therapy for patient selection, evaluation of the response to resynchronization, and optimal lead localization.

7.
Kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon
Chronic thromboembolic pulmonary hypertension
Meral Kayıkçıoğlu, Lewis J Rubin
Sayfalar 423 - 432
Kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) mortalitesi yüksek, ciddi bir hastalık olmasına rağmen, pulmoner hipertansiyonun potansiyel olarak tedavi edilebilir bir türüdür. Tek veya tekrarlayan pulmoner embolilerin organize olması veya in situ tromboz sonucunda geliştiği düşünülmektedir. Kesin tedavi için tromboembolik materyalin cerrahi olarak çıkarılması gerekir. Tanı erken konursa, pulmoner tromboendarterektomi hemodinami ve fonksiyonel kapasiteyi düzeltecek, sağkalımı uzatacaktır. Tedavi edilmediğinde ise, pulmoner hipertansiyon ilerleyecek, sağ kalp yetersizliği ve ölümle sonuçlanacaktır. Bu yazıda, KTEPH’nin kısa bir özetinin yapılması, tanıda kullanılan güncel yöntemlerin gözden geçirilmesi ve bazı ilaç ve girişimlerin KTEPH tedavisindeki etkilerinin özetlenmesi amaçlanmış; pulmoner tromboendarterektominin tedavideki etkileri ayrıntılı olarak tartışılmıştır.
Although chronic thromboembolic pulmonary hypertension (CTEPH) is a serious disease with high mortality, it is potentially a curable form of pulmonary hypertension. It is thought to develop from organized pulmonary arterial obstructions by single and recurrent pulmonary thromboemboli or from in situ thrombosis. Definitive treatment requires surgical resection of the thromboembolic material. Early diagnosis and pulmonary thromboendarterectomy may improve hemodynamics and functional capacity, and thus survival. Without treatment, progressive pulmonary hypertension, right heart failure, and death will ensue. The purpose of this article is to provide a brief overview of CTEPH, to review current methods of diagnosis, and to summarize the effects of drug therapy and interventions on CTEPH, together with a detailed account on the effects of pulmonary endarterectomy.

OLGU
8.
Görüntülü olgu örnekleri
Case images
Cemil Gürgün, Oğuz Yavuzgil, Can Hasdemir, Sanem Nalbantgil
Sayfa 433
Makale Özeti | Tam Metin PDF

9.
Uzman yanıtları
Answers of specialist
Ömer Kozan, Serdar Küçükoğlu, Necmi Değer, Oktay Ergene
Sayfalar 434 - 436
Makale Özeti | Tam Metin PDF

10.
Editöre Mektup
Letters to the Editor
Tuğrul Okay
Sayfa 437
Makale Özeti | Tam Metin PDF

11.
Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Sayfalar 438 - 439
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale