TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 35 (4)
Cilt: 35  Sayı: 4 - Haziran 2007
ARAŞTIRMA
1.
ST yükselmesi olmayan akut koroner sendromlarda neopterin düzeylerinin kardiyak troponinle ilişkisi
The relationship between neopterin levels and cardiac troponinin patients with non-ST segment elevation acute coronary syndromes
Mustafa Yazıcı, Kenan Durna, Sabri Demircan, Okan Gülel, Mahmut Şahin
Sayfalar 209 - 215
Amaç: ST-segment yükselmesi olmayan akut koroner sendromlu (NSTE-AKS) hastalarda inflamasyonun lokal ve spesifik göstergelerinden olan serum neopterin düzeyi ile troponin-I salınımı arasındaki ilişki araştırıldı.
Çalışma planı: Koroner arter hastalığı anjiyografi ile gösterilen NSTE-AKS’li 234 hasta çalışmaya alındı. Başvuru sırasında tüm hastalarda serum troponin-I ve neopterin düzeyleri ölçüldü. Troponin-I düzeyi 0.2 ng/ml’nin altındaki 137 hasta troponin negatif, 0.2 ng/ml ve üzerindeki 97 hasta troponin pozitif olarak gruplandırıldı. Sorumlu lezyonda trombüs varlığı, lezyon morfolojisi ve TIMI akımı koroner anjiyografi ile değerlendirildi.
Bulgular: Troponin pozitif ve negatif hastalar arasında sorumlu lezyonların dağılımı ve anjiyografik morfolojisi açısından anlamlı fark yoktu. Anjiyografide, TIMI ≤2 akım bulunan hastaların oranı troponin pozitif grupta anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0.001). Anjiyografik trombüs görülme sıklığı troponin pozitif grupta %24.7, troponin negatif grupta %7.3 idi (p=0.012). Serum neopterin düzeyleri troponin-I pozitif grupta daha yüksek (p<0.001) idi ve troponin-I düzeyleri ile ilişkili bulundu (r=0.817, p<0.001). Lojistik regresyon analizinde, yalnızca serum neopterin düzeylerinin troponin pozitifliğine anlamlı etkisi olduğu görüldü (Odds oranı=1.4; p<0.001). ROC analizi ile neopterin için kesim değeri 12.55 nmol olarak alındığında, neopterinin troponin-I pozitif veya negatifliğini ayırmadaki duyarlılığı %65.9, özgüllüğü %64.2, pozitif öngördürücü değeri %56.2, negatif öngördürücü değeri %72.1 bulundu.
Sonuç: Bulgularımız, NSTE-AKS’li hastalarda yüksek troponin-I düzeylerinin neopterin ile tanımlanan lokal inflamatuvar aktivite ile ilişkili olabileceğini göstermektedir.
Objectives: We examined the relationship between neopterin level, a locally and specific marker of inflammation, and cardiac troponin release in patients with non-ST elevation acute coronary syndromes (NSTE-ACS).
Study design: The study included 234 patients with NSTE-ACS and angiographically documented coronary artery disease. Serum levels of neopterin and cardiac troponin-I (cTn-I) were measured on admission. The patients were analyzed in two groups: 137 patients were cTn-I negative (<0.2 ng/ml), 97 patients were cTn-I positive (≥0.2 ng/ml). The presence of thrombus, lesion morphology, and TIMI flow were examined by coronary angiography.
Results: The two groups did not differ significantly with regard to the localization of culprit lesions and lesion morphology. The presence of TIMI ≤2 flow was significantly higher in cTn-I positive patients (p<0.001). The rates of visible thrombi during coronary angiography were 24.7% and 7.3% in cTn-I positive and negative patients, respectively (p=0.012). Serum neopterin levels were higher in cTn-I positive patients (p<0.001) and were correlated with cTn-I levels (r=0.817, p<0.001). In logistic regression analysis, neopterin was found as the only independent factor affecting cTn-I positivity (Odds ratio=1.4; p<0.001). ROC analysis showed 12.55 nmol as the optimal cutoff for neopterin level. The rates of sensitivity, specificity, positive predictive value, and negative predictive value for neopterin in distinguishing cTn-I positive and negative patients were 65.9%, 64.2%, 56.2%, and 72.1%, respectively.
Conclusion: Our results demonstrate that higher cTn-I levels may be related with neopterin levels, which reflect local inflammatory activity in patients with NSTE-ACS.

2.
QT aralığı ile antropometrik ve otonomik faktörler arasındaki ilişkiler
The relationship between the QT interval and autonomous and anthropometric features
Tolga Doğru, Serdar Günaydın, Vedat Şimşek, Murat Tulmaç, Mahmut Güneri
Sayfalar 216 - 226
Amaç: Her iki cinsiyette QT aralığı üzerinde etkili olabilecek antropometrik ve otonomik faktörler incelendi.
Çalışma planı: Çalışmaya, asemptomatik olan ve tetkikler sonrasında herhangi bir patolojik durum saptanamayan 237 kişi (114 erkek, 123 kadın) katıldı. Erkeklerin oluşturduğu grupta ortalama yaş 47 (dağılım 20-79), kadınların oluşturduğu grupta 39 (dağılım 20-71) idi. Katılımcılara öykü alımı ve fizik muayene yanı sıra rutin biyokimyasal tetkikler, EKG, 24 saatlik Holter monitörizasyonu, gerekli durumlarda renkli Doppler ekokardiyografi ve efor testi (treadmill) yapıldı. Erkeklerde ayrıca östrojen, serbest ve total testosteron düzeyleri ölçüldü.
Bulgular: Minimal QT değeri erkeklerde daha az bulundu (p=0.043). Kadınlarda ortalama QT, QTc aralığı, erkeklerde QT dispersiyonu daha fazla idi (sırasıyla p=0.022, p<0.001, p=0.025). Erkeklerde 20-44 yaş ile 45-69 yaş grubu arasında maksimal QT ve QT dispersiyonunda anlamlı farklılık izlendi (sırasıyla p=0.049, p=0.043). Ortalama ve maksimal QT aralığı değerlerinde parasempatik tonusun belirleyici olduğu görüldü. Antropometrik özellikler ile QT aralığı arasındaki bağıntılarda kadın grubunda anlamlı ilişki saptanmazken, erkek grubunda bel/kalça oranı ile ortalama QT ve minimal QTc aralığı pozitif ilişki gösterdi (sırasıyla, r=0.188, p=0.049 ve r=0.236, p=0.013). Erkeklerde seks hormon düzeylerinin de QT aralığı üzerinde belirleyici olduğu saptandı.
Sonuç: Antropometrik ve otonomik faktörlerin QT aralığı üzerine etkinliği cinsiyetler arasında dikkate değer farklılıklar göstermektedir.
Objectives: We investigated the effect of anthropometric and autonomous factors on the QT interval in both sexes.
Study design: The study included 237 individuals (114 males, 123 females) who were asymptomatic and had no abnormal laboratory or physical findings. The mean age was 47 years (range 20 to 79 years) for men, and 39 years (range 20 to 71 years) for women. All the participants were subjected to a careful history taking, physical examination, routine biochemical examinations, electrocardiographic recording, 24-hour Holter monitoring, and when necessary, color Doppler echocardiography and treadmill exercise test. Serum estrogen levels, serum free and total testosterone levels were also measured in males.
Results: The minimum QT interval was significantly lower in males (p=0.043). The mean QT (p=0.022) and QTc (p<0.001) intervals in females, and QT dispersion in males (p=0.025) were significantly higher. In male participants, the maximum QT interval (p=0.049) and QT dispersion (p=0.043) were significantly different between age groups of 20-44 years and 45-69 years. Parasympathetic activity played a determinant role in the mean and maximum QT intervals. Anthropometric features were not correlated with the QT interval in females, whereas in males, waist-hip ratio was positively correlated with the mean QT and minimum QTc intervals (r=0.188, p=0.049 and r=0.236, p=0.013, respectively). Serum sex hormone levels were significantly effective on the QT interval in males.
Conclusion: Concerning anthropometric and autonomic factors, the QT interval is significantly influenced by gender-related features.

3.
Perkütan koroner girişim sonrası erken mobilizasyon
Early ambulation after percutaneous coronary interventions
Bilal Boztosun, Yılmaz Güneş, Ayhan Olcay, Ahmet Yıldız, Mustafa Sağlam, Mustafa Bulut, Ramazan Kargın
Sayfalar 227 - 230
Amaç: Perkütan koroner girişim sonrası erken mobilizasyon hastanede kalış süresini azaltmakta, hasta konforunu artırmaktadır. Bununla birlikte, bu yaklaşım ponksiyon bölgesi komplikasyonlarında artışa yol açabilir. Bu çalışmada elektif koroner stent implantasyonu veya balon anjiyoplasti sonrasında erken mobilizasyonun güvenliği araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya, femoral yol, 6 F kılavuz kateter ve 5000 IU heparin kullanılarak koroner anjiyoplasti veya stent uygulanan 342 hasta (212 erkek, 130 kadın; ort. yaş 53±14) alındı. Tüm hastalarda arteryel kılıf, işlem sonrasında hemen çıkarıldı. Hemostaz elle kompresyon ve sonrasında kompresyon bandajı ile sağlandı. Kılıf çıkarılması sonrası birinci saatte subkütan düşük molekül ağırlıklı heparin uygulandı. Mobilizasyon kılıf çekiminden iki saat sonra yapıldı. Bir haftalık takip döneminde kasık bölgesi komplikasyonları kaydedildi.
Bulgular: Sekiz hastada (%2.3) mobilizasyon sonrasında kanama izlendi. Hastanede yatış döneminde hematom gelişimi izlenmedi. Ekimoz %9.4 oranıyla (n=32) en sık gözlenen geç komplikasyondu. Taburculuktan sonra üç hastada (%0.9) gözlenen kanama, kompresyon ve yatak istirahati ile kontrol altına alındı. Dokuz hastada (%2.6) 1- 2 cm çapında küçük hematomlar gözlendi. Kontrolsüz hipertansiyonu ve obezitesi olan bir hastada (%0.3), kan transfüzyonu ve cerrahi girişim gerektiren hematom gelişti.
Sonuç: 6 F kılavuz kateter, femoral yol, işlem sırasında düşük doz heparin, kılıf çıkarılmasından bir saat sonra düşük molekül ağırlıklı heparin kullanılarak yapılan perkütan koroner girişim sonrasında erken mobilizasyonla gözlenen komplikasyonlar kabul edilebilir sınırlardadır.
Objectives: Early ambulation after coronary interventions may reduce in-hospital stay and add to the patients’ comfort. This approach, however, may increase the risk for puncture site-related complications. We evaluated the safety of early ambulation after elective coronary stenting or angioplasty.
Study design: The study included 342 patients (212 males, 130 females; mean age 53±14 years) undergoing elective coronary stenting or angioplasty using a 6-F guiding catheter through the femoral artery and a standard dose of heparin 5,000 IU. Arterial sheath was removed immediately after the procedure. Homeostasis was achieved by manual compression and maintained with a compressive bandage. Subcutaneous low-molecular-weight heparin was administered one hour after sheath removal. Ambulation was allowed two hours after bed rest. Inguinal complications were recorded during a week follow-up.
Results: Bleeding occurred during ambulation in eight patients (2.3%). No hematoma developed after ambulation during hospital stay. Ecchymosis was the most frequent delayed complication (n=32, 9.4%). Late bleeding was observed in three patients (0.9%) and managed by compression and bed rest. Small hematomas, 1 to 2 cm in diameter, were noted in nine patients (2.6%). A large hematoma requiring blood transfusion and surgical intervention developed in a patient (0.3%) who was obese and had uncontrolled hypertension.
Conclusion: Early ambulation after coronary interventions using a 6-F sheath through the femoral route and low-dose procedural heparin and subcutaneous low-molecular-weight heparin one hour after sheath removal is associated with an acceptable rate of insertion site complications.

4.
Akut koroner sendromlu, diyabetik olmayan hastalarda metabolik sendrom ile TIMI risk skoru arasındaki ilişki
The relationship between metabolic syndrome and TIMI risk score in nondiabetic patients with acute coronary syndrome
Zekeriya Nurkalem, Ahmet Lütfü Orhan, Ahmet Taha Alper, Nevzat Uslu, Hüseyin Aksu, Muhammed Gürdoğan, İrfan Şahin, Betül Erer, Şevket Görgülü, Mehmet Eren
Sayfalar 231 - 236
Amaç: Diyabetik olmayan metabolik sendromlu (MS) hastalarda açlık ve tokluk glisemi düzeyi karşılaştırılarak bu parametrelerin TIMI risk skoru ile ilişkisi araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya kararsız angina pektoris ve ST yükselmesiz miyokard infarktüsü ile başvuran, bilinen diyabeti olmayan 73 ardışık hasta (9 kadın, 64 erkek; ort. yaş 58±11) alındı. Hastaların yatış TIMI risk skorları ve koroner anjiyografileri değerlendirildi; taburculuk öncesinde açlık glukozu ve lipid değerleri ölçüldü ve standart oral glukoz tolerans testi (OGTT) uygulandı. Metabolik sendrom tanımlaması iki şekilde yapıldı: Hastalarda MS olup olmadığı önce ATP-III (National Cholesterol Education Program’s Adult Treatment Panel III) ölçütlerine göre, daha sonra, bu ölçütlerden bozulmuş açlık glukozu yerine bozulmuş glukoz toleransı (GT) dikkate alınarak belirlendi.
Bulgular: ATP III ölçütlerine göre 30 hastada (%41.1) MS tanısı kondu. TIMI risk skoru ortalaması MS’li grupta daha yüksekti; ancak, fark anlamlı değildi (p=0.052). Bozulmuş GT temel alınarak MS tanımlaması yapıldığında, MS’li hasta sayısı 34’e (%46.6) yükseldi. Bu sınıflamada, TIMI risk skoru ortalaması MS’li grupta anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.017). Çokyönlü varyans analizinde, yüksek TIMI risk skorunu öngören parametrelerin, daralmış damar sayısı (odds oranı 3.02, p=0.02, 95% güven aralığı 1.91-7.64) ve OGGT ikinci saat glukozu (odds oranı 1.040, p<0.001, 95% güven aralığı 1.018-1.063) olduğu görüldü.
Sonuç: Diyabetin dışlandığı akut koroner sendromlarda MS azımsanamayacak sıklıktadır. Diyabeti olmayan hastalarda MS tanımlamasında bozulmuş GT’nin kullanılması, TIMI risk skoru ile korelasyonu artırmaktadır.
Objectives: We compared fasting and postprandial glycemia levels and their correlation with the TIMI risk score in nondiabetic patients with metabolic syndrome (MS).
Study design: The study included 73 consecutive nondiabetic patients (9 women, 64 men; mean age 58±11 years) who were admitted with unstable angina pectoris and acute myocardial infarction without ST elevation. TIMI risk scores were calculated on admission and coronary angiographies were evaluated. Prior to discharge, fasting glucose levels and lipid parameters were estimated and oral glucose tolerance test (OGTT) was performed. The presence of metabolic syndrome was determined in two ways: first using the ATP III criteria, and then using the same criteria, but with impaired glucose tolerance (GT) instead of impaired fasting glucose.
Results: According to the ATP III criteria, MS was diagnosed in 30 patients (41.1%). The mean TIMI risk score in these patients was higher than that of patients without MS, but this did not reach a significant level (p=0.052). When impaired GT was included into the MS criteria instead of impaired fasting glucose, the number of patients with MS increased to 34 (46.6%), at which time the mean TIMI risk score showed a significant rise in the MS group (p=0.017). In multivariate analysis, the number of stenotic vessels (OR 3.02, p=0.02, 95% CI: 1.91-7.64) and postprandial glucose level (OR 1.040, p<0.001, 95% CI: 1.018-1.063) were found as independent predictors of a high TIMI risk score.
Conclusion: The incidence of MS is considerable in nondiabetic patients with acute coronary syndrome. The use of impaired GT instead of fasting glucose for the diagnosis of MS results in a better correlation with the TIMI risk score.

5.
Atriyal fibrilasyonlu hastalarda diyastolik fonksiyonların eğerlendirilmesinde intraventriküler pulsed Doppler E dalga dispersiyonunun etkinliği
The effectiveness of intraventricular pulsed Doppler E-wave dispersion in assessing diastolic functions of patients with atrial fibrillation
Eyüp Aygül, Özcan Yılmaz, Mustafa Yazıcı, Korhan Soylu, Firdovsi İbrahimov, Muharrem Arslandağ, Sabri Demircan, Osman Yeşildağ
Sayfalar 237 - 241
Amaç: Atriyal fibrilasyonlu hastalarda diyastolik fonksiyonların değerlendirilmesinde E dalga dispersiyonunun kullanımı araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya atriyal fibrilasyonu olan 51 hasta (32 kadın, 19 erkek; ortalama yaş 66±10) alındı. Hastalarda renkli M-mod Doppler ekokardiyografi ile E dalga propagasyon hızı (Vp) ölçüldü ve Vp<0.45 m/sn ve Vp≥0.45 m/sn değerlerine göre hastalar sırasıyla diyastolik fonksiyon bozukluğu olan (n=31; %60.8) ve olmayanlar (n=20; %39.2) şeklinde iki gruba ayrıldı. Daha sonra, mitral annulustan apekse kadar her 1 santimetreden pulsed dalga Doppler ekokardiyografi ile bölgesel E dalga pik hızları ölçüldü.
Bulgular: Her iki grupta da en yüksek E dalga hızı E1 pozisyonunda (1. santimetredeki E hızı), en düşük E dalga hızı E3 pozisyonunda (3. santimetredeki E hızı) ölçüldü. E2 ve E3 hızları diyastolik fonksiyon bozukluğu olan grupta anlamlı derecede daha düşüktü (p<0.01 ve p<0.001). Diyastolik fonksiyon bozukluğu olmayan grupta mitral annulustaki E dalga hızı sol ventrikül kavitesi içerisinde annulustan 3 santimetre sonrasında dahi korunmaktaydı (E0: 0.93±0.21 m/sn, E3: 0.87±0.25 m/sn; p=0.166). Buna karşın, diyastolik fonksiyon bozukluğu olan hastalarda E dalga hızının apekse doğru anlamlı derecede azaldığı görüldü (E0: 0.87±0.20 m/sn, E3: 0.66±0.18 m/sn; p<0.001).
Sonuç: Bulgularımız atriyal fibrilasyonlu hastalarda diyastolik fonksiyon bozukluğunun intraventriküler E dalga dispersiyonu ile belirlenebileceğini göstermektedir.
Objectives: We investigated the effectiveness of intraventricular E-wave dispersion in assessing diastolic functions in patients with atrial fibrillation.
Study design: The study included 51 patients (32 females, 19 males; mean age 66±10 years) with atrial fibrillation. The patients were divided into two groups according to the presence (n=31; 60.8%) or absence (n=20; 39.2%) of diastolic dysfunction defined by propagation velocities (Vp) of <0.45 m/s and ≥0.45 m/s, respectively, determined by color M-mode Doppler echocardiography. Regional peak E-wave velocities were measured with pulsed wave Doppler echocardiography at every 1 cm from the mitral valve annulus to the left ventricular apex.
Results: The highest and the lowest E-wave velocities were measured at E1 position (E velocity at 1 cm) and at E3 position (E velocity at 3 cm) in both groups, respectively. E2 and E3 velocities were significantly lower in patients with diastolic dysfunction (p<0.01 and p<0.001, respectively). It was noted that, in patients without diastolic dysfunction, the E-wave velocity measured at the mitral annulus was preserved even 3 cm away from the annulus in the left ventricular cavity (E0: 0.93±0.21 m/sec, E3: 0.87±0.25 m/sec; p=0.166). In contrast, regional E-wave velocities decreased significantly toward the apex in patients with diastolic dysfunction (E0: 0.87±0.20 m/sec, E3: 0.66±0.18 m/sec; p<0.001).
Conclusion: Our results demonstrate that intraventricular E-wave dispersion may be helpful in determining diastolic dysfunction in patients with atrial fibrillation.

OLGU BILDIRISI
6.
Ranitidin kullanımına bağlı bradikardi gelişimi
A case of ranitidine-induced bradycardia
Mehmet Uzun, Ufuk Dizer, Mehmet Yokuşoğlu, Mehmet Cem Başel
Sayfalar 242 - 245
Selektif bir H2-reseptör antagonisti olan ranitidin seyrek de olsa bradikardiye neden olabilir. Yirmi sekiz yaşında erkek hasta, yüksek ateş, bulantı, kusma, baş ve eklem ağrıları yakınmalarıyla başvurdu. Fizik muayenede hastanın genel durumu iyi, bilinci açık idi; ateş 38.4 °C, nabız 84/dk, tansiyonu 100/60 mmHg ölçüldü. Öyküsünde vazovagal senkop olduğu öğrenildi. İnfeksiyon ve ateşe yönelik tedavisi düzenlenen hastada üçüncü günde karın ağrısı gelişmesi üzerine dördüncü günde intravenöz ranitidine başlandı ve karın ağrısı düzeldi. Aynı gün, kalp hızı 30/dk ölçüldü. Ateşi 36.4 °C, tansiyonu 110/70 mmHg idi. Yoğun bakımda EKG monitörizasyonuna alınan hastada kalp hızı 34/dk, ritim sinusal bulundu. Monitörizasyon sırasında hastanın kalp hızının 28-35/dk arasında değiştiği izlendi. Hastanın ateşi ikinci günden itibaren normal seyretti. Ranitidinin kesilmesi ile kalp hızı dokuzuncu gün normale döndü.
Ranitidine, a selective histamine-2 antagonist, may seldom cause bradycardia. A 28-year-old male patient was admitted with high fever, nausea, vomiting, headache, and joint tenderness. He was conscious and in good general status. His temperature was 38.4 °C, pulse rate was 84/min, and blood pressure was 100/60 mmHg. He had a history of vasovagal syncope. Treatment was instituted for infection and fever. His temperature became normal on the second day. On the third day, the patient complained of stomach ache. Intravenous ranitidine was administered on the fourth day, after which heart rate decreased to 30/min. His temperature was 36.4 °C and blood pressure was 110/70 mmHg. Electrocardiographic (ECG) monitoring was instituted in the intensive care unit, at which time he was in sinus rhythm with a heart rate of 34/min. During ECG monitoring heart rate ranged from 28/min to 35/min. Upon discontinuation of ranitidine, heart rate returned to normal on the ninth day.

7.
Dev internal karotis arter anevrizmasının çift katlı juguler ven yaması ile cerrahi tamiri
Surgical repair of a giant internal carotid artery aneurysm using a jugular venous double layer patch
Bilal Boztosun, Ali Fedakar, Hasan Sunar, Cevat Kırma
Sayfalar 246 - 249
Ekstrakraniyal karotis arter anevrizmaları nadir görülen vasküler lezyonlardır. Bu yazıda, otojen çift katlı juguler venöz yama ile tamir edilen dev ekstrakraniyal karotis arter anevrizması sunuldu. Kırk altı yaşındaki kadın hasta, boyunda iki yıldır büyüme gösteren bir kitle nedeniyle başvurdu. Fizik muayenede, mandibüler açı ile mastoid proses arasında, sternokleidomastoid kas altında pulsatil bir kitle palpe edildi. Anjiyografik incelemede, internal karotis arterde, karotis arter bifurkasyonundan 1 cm sonra başlayan ve kafatabanında sonlanan, 6x8 cm’lik dev bir sakküler anevrizma saptandı. Ameliyatta, anevrizma kesesine bağlı vagus ve ansa servikalis sinirlerine zarar vermemek için keseye kısmi eksizyon uygulandı. Daha sonra, otojenik çift katlı juguler venöz yama damar duvarındaki defekte dikildi. Ameliyat sonrasi ilk aydaki kontrollerde hastanın yakınmasının kaybolduğu gözlendi; Doppler ultrasonografide ve kontrol anjiyografide normal akım paterni izlendi. Kraniyal sinirlerin anevrizma kesesine bağlı olduğu olgularda kısmi anevrizmektomi ve çift katlı juguler venöz yama ile tamir, kolay uygulanan uygun bir seçenektir.
Aneurysms of the extracranial carotid arteries are uncommon vascular lesions. We report a case of giant extracranial internal carotid artery aneurysm and its repair with an autogenic double layer jugular venous patch. A 46-year-old female patient had a growing mass in her neck for two years. On physical examination, a pulsatile mass was palpated under the sternocleidomastoid muscle between the mandibular angle and the mastoid process. Angiographic examination showed a saccular aneurysm of the internal carotid artery, measuring 6x8 cm, starting 1 cm after the carotid artery bifurcation and ending at the cranial base. The sac was not completely excised to avoid damage to the vagus and ansa cervicalis nerves which were attached to the aneurysmal sac. Then, a double layer jugular venous patch was sutured to the defect on the vessel wall. On control examinations in the first postoperative month, the patient had no complaints and normal blood flow pattern was observed in Doppler ultrasonography and control angiography. Partial aneurysmectomy with double layer venous patch repair is an appropriate alternative in extracranial internal carotid artery aneurysms with cranial nerve attachment to the aneurysmatic sac.

8.
Çift sol ön inen koroner arter: Nadir bir koroner anomali
Dual left anterior descending coronary artery: a rare coronary anomaly
Enbiya Aksakal, Mustafa Kemal Erol, Mecit Kantarcı
Sayfalar 250 - 252
Sol ve sağ koroner arterlerden kaynaklanan çift çıkışlı sol ön inen (LAD) koroner arter son derece nadir bir doğuştan koroner anomalidir. İnferior akut miyokard infarktüsü geçiren 65 yaşında bir erkek hastaya yapılan koroner anjiyografide normal sol ana koroner arter, birkaç diyagonal dala ayrıldıktan sonra proksimalde sonlanan kısa bir LAD arter ve sol sirkumfleks arter proksimalinde tam tıkanma saptandı. Selektif sağ koroner anjiyografide sağ koroner arter başlangıcından hemen sonra çıkan ve sol tarafa yönelen ikinci bir damar gözlendi. Hasta primer anjiyoplasti ve stentle başarılı bir şekilde tedavi edildi. Anomalinin kökeni ve seyri ayrıca 16 kesitlik multidetektör spiral bilgisayarlı tomografiyle de incelendi ve koroner anjiyografi bulguları doğrulandı.
Dual left anterior descending artery (LAD) originating from the left and right coronary arteries is an extremely rare congenital coronary artery anomaly. A 65-year-old male patient was admitted with inferior acute myocardial infarction. Coronary angiography showed normal left main coronary artery, a short LAD artery terminating proximally after bifurcating a few diagonal branches, and total occlusion of the proximal left circumflex artery. Selective right coronary angiography showed a vessel arising just after the origin of the right coronary artery, travelling to the left side. Primary angioplasty and stent implantation were successfully performed. The origin and course of the anomaly was also documented by 16-slice multidetector spiral computed tomography, which confirmed angiographic findings.

DERLEME
9.
Koroner akım ve fraksiyonel akım rezervi
Coronary flow reserve and fractional flow reserve
Ali Özyol, Mehmet Birhan Yılmaz
Sayfalar 253 - 261
Koroner akım rezervi (KAR) ve fraksiyonel akım rezervi (FAR) koroner arter darlığının fonksiyonel önemini ortaya koymada kullanılan yöntemlerden ikisidir. Her iki parametre de bazı kısıtlılıklara sahip olmakla birlikte, uygun endikasyonlarda sadece darlığın ciddiyetini ortaya koymakla kalmamakta, aynı zamanda prognostik bilgi de verebilmektedir. Bu derlemede, revaskülarizasyon teknolojisindeki gelişmelere paralel olarak invaziv KAR ve FAR ölçümü üzerinde durulmuş, özellikle sınırdaki lezyonlarda yönlendirici özellikleri vurgulanmıştır.
Coronary flow reserve (CFR) and fractional flow reserve (FFR) are two methods used to provide information for functional significance of coronary artery stenosis. Despite having some limitations, both parameters not only designate severity of stenosis but also provide prognostic information when they are used within appropriate indications. In this review, invasive CFR and FFR measurements were revisited in parallel to improvements in revascularization technologies, with an emphasis on their guiding role in borderline lesions.

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
10.
Yetişkin bir hastada izole sol ventrikül divertikülü
Isolated left ventricular diverticulum in an adult
Cihan Duran, Murat Şener, Demet Erciyes, Murat Gülbaran
Sayfa 262
İzole sol ventrikül divertikülü nadir görülen bir kardiyak anomalidir.Musküler ve fibröz olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Klasifikasyonu ile ilgili henüz yerleşmiş bir fikir birliği bulunmamaktadır.Genellikle hastalar asemptomatik olmakla birlikte ventriküler taşikardi, dispne ve angina şikâyetleri olabilmektedirler. Hastaların tanıları anjiyografi, ekokardiyografi, kardiyak manyetik rezonans ve bilgisayarlı tomografi (BT) ile konulabilmektedir.Atipik göğüs ağrısı ile kliniğe başvuran ve koroner arter hastalığı ön tanısıyla çok kesitli BT yapılan bizim olgumuzda değerlendirme sırasında sol ventrikül inferoseptal duvarında izole divertikül tespit edilmiştir.
Isolated left ventricular diverticulum is a rare cardiac anomaly.It’s classified into two groups as muscular and fibrous. There is still not a consensus about its classification. Usually patients are asymptomatic however some may chest pain, and dispnea symptoms. Ventricular diverticulum may cause ventricular arrhythmias, heart failure, and systemic embolization. These patients are diagnosed by angiography, echocardiography, cardiac magnetic resonance and computerized tomography (CT).Our case has admitted to our center with atypical chest pain, and he was evaluated by multislice CT with suspicion of coronary artery disease. Isolated left ventricular diverticulum located at inferoseptal wall was demonstrated during this evaluation.

DIĞER YAZILAR
11.
Uzman Yanıtları
Answers of specialist
Ahmet Vural, Enis Oğuz, Alpay Çeliker
Sayfalar 264 - 265
Makale Özeti | Tam Metin PDF

12.
Kardiyoloji Yayınlarında Gündem ve Yorumlar
Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Sayfa 267
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale