TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 28 (2)
Cilt: 28  Sayı: 2 - Şubat 2000
1.
İngilizce Özetler
Summaries of Articles

Sayfalar 78 - 81
Makale Özeti | Tam Metin PDF

2.
Doku Doppler Görüntülemesi: Sol Ventrikül Diyastol Sonu Basıncının Tahmininde Noninvazif Bir Teknik
Doppler Tissue Imaging: A Noninvasive Technique for Estimation of Left Ventricular End-diastolic Pressure
Abdurrahman OĞUZHAN, Adnan ABACI, Namık Kemal ERYOL, Burhanettin KIRANATLI, Şükrü ÜNAL, Ali ERGİN, Servet ÇETİN
Sayfalar 82 - 87
Yakın zamanda yapılmış çalışmalarda , sol ventrikül relaksasyonunun bir indeksi olan mitral anulus erken diyastolik hızının (Ea), sol ventrikül dolum basıncından daha az etkilendiği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, doku Doppler görüntülemesinden (DDG) elde edilen verilerle standart trans-mitral Doppler akım verilerin kombinasyonunun, sol ventrikülün diyastol sonu basıncını tahmindeki değerini belirlemektir. Bu amaçla, koroner anjiyografi ile koroner arter hastalığı tanısı alan 85 olgu çalışma kapsamına alındı. Standart Doppler parametreleri (E dalga hızı, A dalga hızı, EIA oranı, E deselerasyon zamanı) ve DDG parametrelerin (Mitral anulus erken diyastolik dalga hızı [Ea], mitral anulus geç diyastolik dalga hızı [Aa], ve transmitral E dalga hızının mitral anuler erken diyastolik hıza oranı [EIEa]) SVDSB > 1 5mmHg üzerinde olmasını öngörmesinin değeri araştırıldı. SVDSB ile en iyi korelasyon gösteren parametre, trans-mitral E dalga hızının mitral anuler erken diyastolik hıza (Ea) oranı (EIEa)idi (r=0 .62 p 10 olmasının SVDSB'mn> 15mmHg olmasını gösterme duyarlılığı %85 özgüllüğü %77 olarak saptandı. Sonuç olarak, relaksasyonun etkisinin de hesaba katıldığı mitral E dalga hızı, (EIEa oranı) koroner arter hastalığı bulunan hasta populasyonunda sol ventrikül dolum basıncının tahmininde kullanılabilecek bir parametre olabilir.
Recent observations suggest that the early diastolic velocity of the mitral annulus (Ea) is an index of left ventricular relaxation that is less influenced by left ventricular filling pressure. This study sought to eletermine the applicability of the combineel information obtained from transmitral Doppler flow and Doppler tissue imaging (DTI) for esrimaring left ventricular end-diastolic pressure (LVEDP). We included 85 patients who had coronary artery disease (CAD) in coronary angiography. Standard Doppler variables (E velocity, A velocity, E/A ratio, deceleration time and DTI variables (Early diastolic mitral annulus velocity [Ea], Iate diastolic velocity [Aa], and ratio of trans-mitral E velocity to mitral annulus Ea velocity) were assessed for their accuracy in predicting L VEDP> 15ınmHg. The ratio of E velocity to the other variables derived from the diastolic annular velocity did not provide better res ult than E/Ea. S ignificant corre lat ion was observed between the E/Ea ratio and L VEDP (r= 0.62 p lO detected LVEDP> l5 mmHg, with sensitivitiy of 85% and a specificitiy of 77%. Conclusion: Mitral E velocity, corrected for the influence of relaxation (i.e E/ Ea ratio), relates to L VEDP in CAD patients and m ay be u sed to estimate LV filling pressure.

3.
Orta Derece Koroner Arter Lezyonlarının İntravasküler Ultrason Bulguları
Intermediate Coronary Artery Stenoses: An Intravascular Ultrasound Study
Berkten BERKALP
Sayfalar 88 - 93
Semptomatik koroner arter hastalarında anjiografik olarak intermediate darlık şeklinde değerlendirilen lezyonlarla sıklıkla karşılaşılır. Revaskülarizasyona karar vermek için bu lezyonların daha ileri yöntemlerle değerlendirilmesi gereklidir. Bu problemin çözümünde bugün için geçerli tekniklerden birisi de intravasküler ultrason görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmada kantitatif koroner anjiografi ile yüzde çap darlığı 49,0 ± 6,5 bulunan 50 lezyonun kantitatif ve kalitatif değerlendirilmeleri intravasküler ultrason yardımıyla yapıldı. Kesit alan darlığı yüzdesi 33 ile 87 arasında değişmekte olup, ortalama plak yükü 67,0 ± 12,4 bulundu. Plak yükü lezyonların 18 (%36) inde %50-70 arasında iken, 26 (%52) sında %70'in üzerindeydi. Lümen alanı lezyonların 30 (%60) unda 4 mm2'nin altında bulundu. Plak eksantrisite indeksinin 0.4 ± 0,3 oluşu lezyonların eksantrik yapısını ifade etmekteydi. Lezyonların 25 (%50)'inde ileri derecede eksantrik plak yapısı gösteren hastalıksız duvar bölgesinin varlığı dikkati çekiyordu. Lezyonlar çoğunlukla yumuşak veya mikst plak yapısına sahipti ve kalsifikasyon lezyonların 8 (%16)'inde görüldü. Referans segmentlerin 17 (%34)'sinde ateroskleroz bulunmazken, 14 (%28)'ünde %40'ın üzerinde plak yükü bulundu. Yetersiz arteriyel remodeling lezyonların 14 (%28)'ünde saptandı. Kompansatuar dilatasyon ise 15 (%30) lezyonda belirlendi. Yetersiz arteriyel remodeling olan lezyonların plak yükünün daha az olduğu görüldü. Kantitatif koroner anjiografi ve intravasküler ultrason bulguları karşılaştırıldığında referans lümen çapları benzer olmasına rağmen, lezyon lümen çapları arasında anlamlı farklılık saptandı ( 1,8 ± 0,6 mm, 2,1 ± 0,5 mm, p<0,01 ). Sonuç olarak intravasküler ultrason intermediate anjiografik lezyonların incelenmesinde değerli bir teknik olup, ileri tetkik ve tedavinin planlanmasında yol göstericidir.
In symptomatic coronary patients angiographically intermediate Jesions are commonly observed, and the decision to revascularize requires f urther evaluation of these stenoses. Intravasc ular ultiasound imaging is one of the ava ilable techniques to solve this problem. In 50 lesions in which quantitative coronary angiography showeel 78 49,0 ± 6,5 percent diameter stenos is, the quantitative and qualitative lesion assessments were performed using intravascular ultrasound. Percent cross-sectional area stenoses changed from 33% to 87%, and m ean plaque burden was 67 ,O ± 12,4%. As 18 (36%) lesions had plaque burden between 50% and 70%, 26 (52%) lesions showeel plaque burden over 70%. The lesion lumen cross-sectional area <4 mın2 was found in 30 (60%) stenoses. Lower plaque eccentricity index (0.4 ± 0,3) defined the eccentric plaque ınorphol ogy of these lesions. In 25 (50%) les ions the existence of a disease-free are with high eccentricity of the lumen was conspicuous. Soft and mixed plaques were frequently seen. Calcification was observed in 16%. Atherosclerosis was not founcl in 17 (34%) reference segınents, but plaque burden was >40% in 14 (28%) reference segınents. Ineffect ive arterial remodeling was found in 14 (28%) lesions. Compensatory dilation was revealed in 15 (30%). Plaque burden was lower in lesions with inadequate arterial reınodeling than in lesions with coınpensatory dilation. In comparison with the measurements of quantitative coronary angiography, intravascular ultrasound findings showeel hig her minimal lumen diameters (2,1 ± 0,5 ının, 1,8 ± 0,6 mm, p

4.
Hipertrofik Obstrüktif Kardiyomiyopatide Septal Arter Oklüzyonu: Erken ve Orta Dönem Takip Sonuçları
Occlusion of the Septal Artery in Patients with Hypertrophic Obstructive Cardiomyopathy: Early and Midterm Results
Tuğrul OKAY, Hazım DİNÇER, Murat MOĞOLKOÇ, Mustafa KAHRAMAN, Sabahat İNANIR, Ender ÖRNEK, Yavuz MAŞRAPACI
Sayfalar 94 - 100
Hipertrofik obstrüktif kardiyomyopatide (HOKM) çıkış yolu obstrüksiyonunu azaltmak amacı ile, negatif inotropik ilaçlar, DDD pacemaker takılması ve cerrahi olarak miyektomi yapılmasının yanısıra son yıllarda septal koroner arterin alkol ile tıkanması ile septumda nekroz oluşturulması uygulamaları yapılmaktadır . Kasım 1997 ile Mayıs 1999 tarihleri arasında septal arterini alkol ile tıkadığımız optimal medikal tedaviye rağmen, sınıf lll semptomları olan 13 olgunun işlem sonrası hemodinamik verilerini, ekokardiyografik değerlendirmelerini, ve orta dönem takip sonuçlarını sunuyoruz. Olguların işlem öncesi sol ventrikül çıkım yolundaki ortalama basınç farkı 42±15 mmHg iken, işlemden hemen sonra ortalama 9±7 mmHg'ya , septum kalınlığı işlem öncesi ortalama 2.6±0.4 cm iken, işlemden bir ay sonra 1.9±0.5 cm, altıncı ay ise 1.8±0.3 cm'ya düştü (p=0.0008). Olguların tümünde semptomlarda belirgin düzetme oldu (11 olgu sınıf I, iki olgu ise sınıf ll idi). Kalıcı tam blok gelişen iki olguya DDD pacemaker takıldı. HOKM'de medikal tedaviye rağmen semptomlu olgularda septal arterin tıkanması, hastanın yaşam kalitesini önemli ölçüde düzeltmektedir. Bununla beraber bu tedavi metodunun uzun dönem takip sonuçları bilinmediğinden, olgu seçiminde titiz davranılmasında fayda vardır.
A nonsurgical technique to achieve a reduction in septal mass by producing septal infaretion using balloon catheter techniques has been described. We have treated 13 patients by this novel technique and are presenting the results of the procedure in this first series of patients in terın s of the early and midterm period. Between November 1997 and May 13 patients had ev idence of HOCM by echocardiography and symptoms of angina and dyspnea despite optimal medical treatment (Class III). The mean age of the pat ients was 55 ± 12 years. The m ean resting gradient in L VOT decreased from 42 ± 15 mmHg to 9 ± 7 mmHg. M ean follow-up was 10.5 months. SPECT, done 5 to 7 day s after the procedure showed that the mean septal perfusion defect size involved 6.2 ± 2.6 o/o of the left ventricle. The mean septal thickness decreased from 2.6 ± 0.4 mm to 1.9 ± 0.5 ının at one ın on th. Functional class iınproved in all the patients (eleven were in Class I, two in Class II). A coınplete AV block occurred in two patients, which ınade iınplantation of perınanent paceınaker necessary. Induced se ptal infaretion produces signif icant hemodynaınic iınprovement during mediuın-terın follow-up, and is associated with considerable improve ın e nt in sy ınptoıns and quality of life. Since the long-terın effects of these procedures are unknown, patients with severe symptoms should be candidates.

5.
Akut Miyokard İnfarktüsünde Primer Stent Uygulamasının Hastane İçi Sonuçları
In-hospital Results of Primary Stenting in Acute Myocardial Infarction
Vedat KOCA, Tahsin BOZAT, Çetin SARIKAMIŞ, Şenol YAVUZ, Ayhan ÖZDEMİR
Sayfalar 101 - 105
Akut miyokard infarktüsünde primer anjiyoplastide yeniden tıkanma ve restenozun yüksek oranlarda olması primer stent yerleştirilmesi fikrini gündeme getirmiştir ve 4 yıldır yaygın olarak uygulanmaktadir. Bu çalışmada akut miyokard infarktüsünde primer stent yerleştirilmesinin etkinliği ve güvenilirliği araştırılmıştır . Çalışma Ekim 1995- Ekim 1998 döneminde primer PTKA sonrası suboptimal veya başarısız sonuç alınan 82 olguda yapılmıştır. PTKA sonrası ? %30 darlık kalması veya akut tıkanmaltıkanma tehditi olması stent uygulama endikasyonu olarak alındı. Olguların 70'i erkek (%85.3) ve yaş ortalamasi 53.2± 7.8 yıl idi. Ağrının başlangıcı- hastaneye geliş süresi 197.5± 44.9 dakika, hastaneye gelişfemoral ponksiyon süresi 23.5 ± 6.1 dakika, hastaneye geliş- reperfüzyon sağlanma süresi 45.3 ± 20.1 dakika ve olgunun kateter laboratuarında kalma süresi 52.7 ± 25.4 dakika idi. Dört olguda 2, diğer olgularda tek stent yerleştirildi. Stent yerleştirilme işlemi yüksek basınç (15.5 ± 3.01 mmHg) uygulanarak yapıldı. Referans damar çapı 3.12 ± 0.21 mm, final lümen çapı 3.04 ± 0.22 mm, rezidü darlık %8.3 ± 4.3 idi. 81 olguda TIMI 3 akım sağlandı. Akut stent trombozu gelişen 1 olgu bypass sonrası öldü. Hastane içi dönemde hiçbir olguda rekürren iskemi, reinfarkt olmadı. 2 olguda kan transfüzyonu gerektiren kasık hematomu oldu. Hastaneden çıkış öncesi yapılan anjiyogramda restenoz ve reoklüzyon saptanmadı. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu %57.2 ± 9.9 bulundu. Sonuç olarak AMİ'ünde stent güvenle yerleştirilebilir. Primer anjiyoplastide stent yerleştirilmesi ile optimal anjiyografik sonuç alınmaktadır. Hastane içi dönemde reoklüzyon reinfarkt, rekürren iskemi ve mortalite en aza indirilerek primer anjiyoplastinin sonuçları iyileştirilmekte ve olguların ortalama hastanede kalış süresi kısalmaktadır.
High reocclusion and restenosis rates with pri ınaı·y angioplasty (PTCA) had evoked the idea of primary stenting in acute ın yocard i al infaretion (AMI). In this study we evaluated the efficacy and safety of priınary stenting in AMI. Study group consisted of 82 patients who underwent priınary PTCA between October 1995 and.October 1998 and had subopti ınal or fai led outcome. Acute occlusion or an threatened occlusion or a 2:30% residual narrowing after PTCA was an indication for priınaı·y stenting. 85.3% of the cases were ınale and the mean age was 53.2 ± 7.78. Chest pain to admission time was 197.5 ± 44.9 min, admission to femora l puncture time was 23.5 ± 6. 1 1, admission to reperfusion time was 45.3 ± 29.1 min and duration of stay in catheheterization laboratory was 52.2 ± 25.4 min. Two stents were deployed in 2 cases and one stent in the remaining patients. High press u re (15.5 ± 3.01 mmHg) was u sed for stent deployment in all cases. Reference vessel size was 3.12 ± 0.21 mm, gained vessel size was 3.04 ± 0.22 mm and the residual stenosis was 8.3 ± 4.3 %. TIMI 3 flow was achieved in 81 cases. One patient died who underwent emergency CABG operation due to acute instent thrombosis. Recurrent ischemia or rei nfarction was not recorded during the inhospital period. Two cases required blood transfusion due to the groin hemotoma at the femoral access site. At the predischarge catheterization no restenosis or reocclus ion was recorded. Left ventricular mean ejection fraction was 57.2 ± 9.9 %. In conclusion, primary stenting is a safe procedure with optimal angiographic outcome in AMI. Outcome of primary PTCA was improved and hospital stay period was decreased due to the lower reocclusion, reinfarction and reccurrent ischemia rates.

6.
Gated SPECT Görüntüleme ile Miyokard Perfüzyonu ve Sol Ventrikül Fonksiyonunun Birlikte Değerlendirilmesinin İskemik ve İdiyopatik Dilate Kardiyomiyopatinin Ayırıcı Tanısında Önemi
Value of Gating of Tc-99m Sestamibi SPECT Imaging in Distinguishing Ischemic from Nonischemic Dilated Cardiomyopathy
Ayşe EMRE, Metin GÜRSÜRER, Mehmet AKSOY, Mehmet Vefik YAZICIOĞLU, Turgut SİBER, Dursun ÜNAL, Birsen ERSEK
Sayfalar 106 - 109
Çalışmamızda Tc-99m sestamibi gated SPECT görüntüleme ile miyokard perfüzyonunun yanısıra bölgesel duvar hareketlerinin de birlikte incelenmesinin iskemik ve idiyopatik dilate kardiyomiyopatinin ayırıcı tanısında önemini ejeksiyon fraksiyonu <%35 olan 36 hastada araştırdık. ?1 epikardiyal koroner arterde ?%70 lumen darlığı tespit edilenler iskemik kardiyomiyopatili grubu (1.grup, n=20), edilmeyenler idiopatik dilate kardiyomiyopatili grubu (2.grup, n=16) oluşturdu. Perfüzyon 5-puanlı (0=normal, 4= tutulum yok), duvar hareketi ise 4-puanlı skorlama sistemine göre (0= akinezildiskinezi, 3=normal) 20 segmentlik model üzerinden değerlendirildi. Toplam stres skoru (TSS) (25.5±7.6'a karşı 7.68±1 .58, p<0.001) ve toplam reversibilite skoru ( 10.9±7.9'a karşı 0.25±0.68, p<0.001) iskemik kardiyomiyopatili grupta daha yüksek, duvar hareketi skoru (DHS) da daha düşük saptandı (39.9±6.87'e karşı 51.6±1.96, p<0.001). TSSIDHS oranı iskemik grupta 0.68±0.30, idiopatik grupta 0.15±0.03 olarak hesaplandı. (p<0.001). Egzersizle oluşan sol ventrikül dilatasyonu (p=0.004) ve çok damar paterni de (p=0.0001) iskemik kardiyomiyopatili grupta daha fazla sıklıkta görüldü. Logistik regresyon analizi uygulandığında TSS (p<0.0001), DHS (p<0.0001) ve TSSIDHS (p<0.0001) iskemik kardiyomiyopatiyi öngören bağımsız parametreler olarak belirlendi. Elde edilen bulgular ışığında stres-istirahat perfüzyon görüntülerindeki defekt yaygınlığı, ciddiyeti ve reversibilitesine ek olarak segmenter duvar hareketinin de birlikte değerlendirilmesinin iskemik ve idiopatik dilate kardiyomiyopatinin ayırıcı tanısında ek fayda sağladığı sonucuna varıldı.
Limited data exist on whether evaluation of segmental wall motion in addition to myocardial perfusion provides ineremenral information for identification of ischemic (IC) from nonischemic (NIC) dilated cardiomyopathy. Thus, we performed exercise Tc- 99m sestamibi gated SPECT imaging on 36 patients w ith ejection fraction <35%. Patients having 2:1 epicardial coronary artery with 2:70% reduction of luminal diameter at angiography constituted the ischemic cardiomyopathy group (group 1, n=20). Patients with no significant coronary artery disease constituted the nonischemic group (group2, n=l 6). Perfusion was graded on a 5-point scale (O=n o r ına l ; 4=absent uptake) and wall motion on a 4-point scale (O=akinesia/dyski nesia, 3=normal) us ing the 20- segment model. The sumıned stress score (SSS) was defined as the s um of the 20. segmental sc o res. By univariale analysis, variabtes which were found to be significantly different between IC and NIC were: SSS (25.5±7.6 vs 7.68±1.58, p

7.
Diyabetik Hastalarda Koroner Stent ile PTCA Sonuçlarının Karşılaştırılması
Comparison of Coronary Stenting with Angioplasty in Diabetic Patients
Mehtap ŞİŞMAN, Öner ENGİN, Abdurrahman EKSİK, Recep ÖZTÜRK, Hasan KARABULUT, Güvenç YÜKSEL, Özer SOYLU, Hasan SUNAY, Aydın ÇAĞIL
Sayfalar 110 - 114
Diyabetes mellitus (DM) perkütan koroner anjiyoplasti ( PTCA) sonrası restenoz için major bir risk faktörü oluşturmaktadır. Son çalışmalar intrakoroner stentlerin PTCA ile kıyaslandıklarında restenozu önemli derecede azalttığını göstermektedir. Bununla beraber koroner stentlerin diyabetik hastalarda etkisi ile ilgili çalışmalar sınırlıdır. Çalışma kliniğimizde DM'da nativ koroner damarlarda PTCA ve stent sonuçlarının erken ve orta dönem kıyaslanmasını amaçlamıştır. PTCA uygulanan 63 diyabetik hasta PTCA grubunu, stent uygulanan 36 diyabetik hasta stent grubunu oluşturdu. Her iki grupta hastalar arasında klinik ve anjiyografik özellikler açısından önemli bir fark yoktu. Erken dönemde, işlem ve klinik başarısı, hastane içi dönemde gelişen major komplikasyonlar her iki grupta önemli bir fark göstermedi. 8 aylık toplam klinik takip sonucunda PTCA yapılan diyabetik grupta istenmeyen kardiyak olay oluşma toplamı stent uygulanan diyabetiklere göre anlamlı derecede yüksekti (%38'e %13.9 p=0.02). PTCA ve stent grubunda ölüm (%3.2 ve%2.8), akut miyokard infarktüsü (AMİ) (%3.2 ve %5.6), tekrar PTCA girişimi (%14.3 ve %2.8) benzer olmasına karşılık, PTCA grubunda koroner by-pass cerrahisi (KBG) (%17.5 ve %2.8 p =0.0001) önemli derecede yüksek bulundu. Toplam revaskülarizasyon PTCA grubunda %31.7 iken stent grubunda %5.6 (p=0.005) idi. Sonuç olarak PTCA yapılan hastalarda diyabetin orta dönem klinik izlemede restenozu yansıtan istenmeyen kardiyak olaylar açısından bir risk faktörü oluşturduğu; intrakoroner stentlerin ise bir risk faktörü oluşturmadığı düşünüldü ve diyabetik hastalarda intrakoroner stentlerin PTCA 'ya tercih edilmesinin daha uygun olabileceği sonucu çıkarıldı.
Diabetes mellitus (DM) is a major risk factor for r estenesis after coronary balloon angioplasty (PTCA). Recent studies have shown that coronary stenting significantly reduces restenesis compared with PTCA alone. However, stili limited data exist on the effect of coronary stenting in diabetic patients. Therefore, we designed thi s study to compare the results of intracoronary stenting and PTCA in nat ive coronary vessels with diabetic patients in our clinic. Sixty-three (15.6%) of 404 patients who underwent PTCA had DM (PTCA group); 36 (19.5 %) of 185 who underwent intracoronary stent had DM. There were no significant differences in the baseline elinical and angiographic characteristics between the coronary stent and PTCA group. In the early period, there were no statistically s ignificant differences in procedural and elinical success and in-hospital major complications between the coronary stent and PTCA group. During 8 months elinical follow-up, in the PTCA group ineidence of cardiac events was significantly higher in the than intracoronary stent group (38% vs 13.9% p=0.02). Rates of mortality (3.2% vs 2.8%), nonfatal AMI (3.2% vs 5.6%) were similar in both groups. Rates of revascularization (31. 7 vs 5.6% p=0.005) w ere higher in the PTCA group. In conclusion, DM was found to be a risk factor for untoward cardiac events indicating restenesis at 8 months' follow-up of patients who underwent PTCA alone. However, it was not found to be a risk factor in patients with intracoronary stenting. Thus, intracoronary stent implantation appeared to be more suitable than PTCA in diabetic patients.

8.
Türk Erişkinlerinde Kanda Fibrinojen Düzeyleri ve Bazı Risk Parametreleri ile İlişkileri
Flasma Fibrinogen Levels and Correlates Among Turkish Adults
Altan ONAT, Gülay HERGENÇ, Beytullah YILDIRIM, Ömer UYSAL, İbrahim KELEŞ, Ali ÇETİNKAYA, Vedat SANSOY
Sayfalar 115 - 120
TEKHARF Çalışmasının 1997/98 yazlarında gerçekleştirilen üçüncü takibinde muayene edilen toplam 2575 erişkinden 1599 erkek ve kadında kanda fibrinojen düzeyleri belirlenip bunun diğer bazı risk parametreleri ile ilişkisi incelendi. Plazmada fibrinojen Behring firmasının kiti ve türbidodensitometrik yöntemle ölçüldü ve kohortun rastgele bir bölümünde değerlerin referans laboratuvarında valide edilmesiyle gerekli ayarlama yapıldı. Ortanca yaş erkekte 46, kadında 48 idi. Ortalama değerler erkekte 2.68, kadında 2.88 g/I idi. Kadında yaşa bağımlı değilken, erkekte yaşta (her beş yaşta 0.1 g/I) artıyordu (r= 0.29, p<0.001). Mültivariye analizde sigara içimi her iki cinsiyette plazma fibrinojeninin anlamlı bir bağımsız belirleyicisi idi. Ayrıca, kadında bel çevresi, plazma trigliseridi ve HDL-kolesterol, erkekte de bel/kalça oranı fibrinojenin anlamlı birer bağımsız etkeni olarak saptandı; erkekte HDL-kolesterol sınırda anlamlı etken biçiminde belirdi. Tekdeğişkenli analizde total kolesterol ve bedeni hareketsizlik her iki cinsiyette fibrinojen değerleriyle, zayıf da olsa, anlamlı doğrusal korelasyon sergiledi. Plazma fibrinojen değerleri ile kadında beden kitle indeksi, sistolik ve diyastolik basınçlar, erkekte ise LDL-kolesterol değerleri arasında yine zayıf ama anlamlı korelasyon saptandı. Kadında fibrinojen ile LDL-K/HDL-K oranı arasında ters bağıntı da gözlendi. HDL-kolesterol ile fibrinojen konsantrasyonları arasında doğrusal ilişki açıklanamayan ilginç bir gözlem olarak yeniden ortaya çıktı. Batılı popülasyonlara göre orta düzeyde veya bir miktar yüksek bulunan erişkin fibrinojen düzeylerimizin, toplumumuzun koroner riskine katkı da bulunabildiği düşünülmektedir.
Fibrinogen values were measured and associations of fibr inogen levels with several coronary risk factors were investigated in the 1599 men and women of the 2575 adults vis ited in the third follow-up of the TEKHARF cohort. Plasma fibrinogen was measured by Behring turbidometry and validation of the results in a sample were done in a reference laboratory. Median age was 46 for men and 48 for women, respectively. Fibrinogen concentrations w ere independent of age in women but increased with age in men (0.1 g/L for every 5 years; r=0.29, p

9.
Primer Hiperlipidemili Hastalarda Fenofibrat'ın Etkinliğinin ve Güvenilirliğinin Değerlendirilmesi
Efficacy and Safety of Fenofibrate in Primary Hyperlipidemic Subjects
Esmeray ACARTÜRK, Halis DÖRTLEMEZ, Esmeray ACARTÜRK, Halis DÖRTLEMEZ
Sayfalar 121 - 125
Fenofibrat'ın Türk toplumunda etkinlik ve güvenilirliğini saptamak amacıyla, uygun hipolipidemik diyete yanıt vermeyen, yaşlan 31 - 74 arasında değişen (54±7) 249 hastaya günde tek doz 250 mg kontrollu salım yapan fenofibrat verildi. Etkinlik ve güvenilirlik parametreleri tedavi başlangıcında, 8. ve 12. haftalarında değerlendirildi. 12 haftalık tedaviden sonra, başlangıç değerlerine göre total kolesterol düzeyinde %14.82 (p<0.0001), LDL kolesterol düzeyinde %13.01 (p<0.001), trigliserid düzeyinde %40.65 (p<0.0001),fibrinojen düzeyinde %8.27 (p<0.01) oranında azalma, HDL kolesterol düzeyinde ise %18.42 (p<0.0001) oranında artma saptandı. Güvenilirlik parametrelerinde (SGOT, SGPT, CPK, GGT, üre, kreatinin) ise anlamlı değişiklik saptanmadi. Fenofibrat'ın etkin ve güvenilir bir hipolipidemik ajan olduğu, toplumumuzda sıklıkla rastlanan yüksek trigliserid düzeyini düşürmede etkisinin belirgin olduğu, ayrıca bağımsız bir kardiyovasküler risk faktörü olarak kabul edilen fibrinojen düzeyinin de düşürülmesini sağladığı sonucuna varıldı. Düşük HDL kolesterol düzeyine de anlamlı olarak olumlu etki yapması ilacın ek bir yararı olarak değerlendirildi.
In order to evaluate the efficacy and safety of fenofibrate in Turkish people, 249 primary hyperlipidemic subjects, aged 31 - 74 years (mean 54±7), were treated with onee-a-day 250 mg controlled release fenofibrate following a lipidlowering diet. The efficacy and safety parameters were measured at baseline, on the 8th and the 12th weeks of therapy. After a treatment of 12 weeks, a decrease by 14.8% (p<0.0001), 13% (p

10.
Kalp Cerrahisi Sonrası Kalp Pili Uygulaması
Permanent Pacemaker Implantation After Cardiac Surgery
İzzet C.ERDİNLER, Ahmet AKYOL, Ertan ÖKMEN, Murat DEMİRTAŞ, Şennur ÜNAL, Enis OĞUZ, Onur TÜREK, Atilla EMRE, F.Tanju ULUFER
Sayfalar 126 - 130
Çalışmamızda kalp cerrahisi sonrasında kalıcı kalp pili takılan hastaların klinik özelliklerinin değerlendirilmesi, kalıcı kalp pili uygulamasının kısa ve uzun dönem sonuçları ve komplikasyonlarının analiz edilmesi amaçlandı. Çalışma Nisan 1988-Aralık 1997 tarihleri arasında kalıcı kalp pili takılan 52 olgu üzerinde retrospektif olarak yapılmıştır. Operasyon sonrası kalıcı kalp pili yerleştirilen hastaların çoğunun (%90) operasyon öncesi çeşitli ileti bozukluklarına sahip olduğu belirlendi. 18 yaşın üstündeki erişkin toplumda aort kapak replasmanı (AVR) ve mitral kapak replasmanı (MVR) ile beraber uygulanan triküspit kapak replasmanı (TVR) operasyonlarının en sık kalıcı pil uygulamasına ihtiyaç gösterdiği saptanırken (%17.3 ), çocuklarda doğumsal kalp hastalığı için cerrahi girişimlerden atrial septal defekt (ASD) primum operasyonu sonrasında en sık kalıcı pil uygulandığı görüldü (%28.8). Kalıcı kalp pili uygulaması endikasyonu doğuran en sık ritim bulgusu atriyoventriküler (AV) tam blok ve dar QRS'Ii kaçış ritmi olarak saptandı (%55.7). 1980'lerin sonunda hastanemizde kalp cerrahisi sonrası gelişen kalıcı kalp bloklarının tedavisi için epikardiyal elektrod ve VV/ pil modu kullanılırken, günümüzde endokardiyal elektrod ve VVIR , DDDR, uygun vakalarda VDD pil modu kullanılmaktadır. Çalışmamızda epikardiyal elektrodun endokardiyal elektroda göre daha yüksek uyarı eşiğine sahip olduğu (0.99 volta karşılık 0.50 volt, p<0.002) saptandı. Akut komplikasyonlar arasında en sık pil cebi hematomuna rastlanırken (%3.7), kronik komplikasyonlar arasında en sık ventriküler elektrod komplikasyonu (%13.3) belirlendi.
The aim of our study was to evaluate the short and long-term results and coınplications of permanent pacemaker implantation after cardiac surgery and to analyze the elinical characteristics of the patient group. Fifty-two patients with permanent pacemakers, which were implanted after a cardiac surgery between April 1988 and December 1997, were analyzed retrospectively. Most of the patients, who necessitated permanent pacemaker implantation postoperatively, had preoperative conduction disturbances (90%). In patients over 18 years old, the most common underlying operations were aortic valve replacement and mitral valve replacements with tricuspid valve replacement (17.3%), while in children it was surgery for correction of atrial septal defect, primum type (28.8%). The most common electrocardiographic diagnosis in the patient group was an escape rhythm secondary to an atrioventricular block with a narrow QRS complex (55.7%). At the end of the 1980s, in our hospital, VVI pacemakers and epicardial leads were implanted in these patients for the management of AV blocks occurring after a cardiac surgery. But recently endocardial leads, VVIR, DDDR, and YDD pacemakers have been implanted. Threshold values for epicardial leads were higher than those for endocardial leads, 0.99 V and 0.50 V, respectively, (p<0.002). The pacemaker pocket bernatorna was the most common acute complication (3.7%), whereas ventricular lead complication was the most common chronic complication (13.3 %).

OLGU
11.
Role of Transesophageal Echocardiography in Diagnosis and Management of Cardiac Hydatid Cyst: Report of two cases and review of the literature
Role of Transesophageal Echocardiography in Diagnosis and Management of Cardiac Hydatid Cyst: Report of two cases and review of the literature
Tufan TÜKEK, Şeref DEMİREL, Dursun ATILGAN, Ertan ONURSAL, Ferruh KORKUT
Sayfalar 131 - 133
Burada nadir görülen 2 kardiak kist hidatik olgusu sunulmakta, transözofajiyal ekokardiyografinin (TEE) tam ve tedavideki rolü tartışılmaktadır. İlk vakada, sağ atrial kist hidatik operasyonu sırasında TEE yardımı ile vena kavaların kanüle edilmesi ve kistin cerrahi olarak çıkarılması bildirildi. İkinci vakada, aralarında TEE' nin de bulunduğu değişik görüntüleme yöntemleri ile değerlendirilen, çok sayıda dejeneratif perikardial kist hidatiği olan bir hasta sunuldu. Sonuç olarak, TEE kardiak kist hidatik tanı ve cerrahi tedavisinde kullanılan faydalı bir yöntemdir.
Cardiac hydatid cyst is rare, and the most common involvements are left ventricular wall and septum ( ı ). Surgical exeision is the treatment of choice for cardiac hydatid cyst because of its possible fatal complications (2). Although the diagnostic value of transthoracic echocardiography (TTE) is well established, there are very few reports of the use of transesophageal echocardiography (TEE) as an aid to diagnosis and/or treatment (3-5). In this report, we present 2 unusual cases of cardiac hydatid cyst and discuss the role of TEE in the diagnosis and treatment.

12.
Editöre Mektup
Letter To the Editor
Süha Küçükaksu, Oğuz Taşdemir
Sayfalar 134 - 135
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale