TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 24 (9)
Cilt: 24  Sayı: 9 - Aralık 1996
1.
Makale Özetleri
Summaries of Articles

Sayfalar 518 - 521
Makale Özeti | İngilizce Tam Metin

2.
Kronik Romatizmal Kalp Hastalığında Pulmoner Venöz Akım Ve Triküspid Akımları Arasındaki İlişki
Relationship Between Pulmonary Venous and Transtricuspid Flows in Patients with Chronic Rheumatic Heart Disease
Nazmi NARİN, Kazım ÜZÜM, Kurtuluş HALLAÇ, H. Basri ÜSTÜNBAŞ, Figen NARİN, Cihan BERKARDA
Sayfalar 524 - 527
Pulmoner venöz akım velositeleri sol atrium fonksiyonu ve mitral kapak akım velositesi ile ilişkilidir. Pulmoner venöz akım değerlendirmeleri çeşitli kalp hastalıklarında sol ventrikül fonksiyonlarını karakterize etmeye yardım eder. Pulmoner venöz akım velositeleri sol ventrikül fonksiyonunu değerlendirmek için sınırlı sayıda çalışmada kullanılmakla beraber, triküspid akım velositesi ve sağ atrium fonksiyonunu değerlendirmek için şimdiye değin kullanılmadı. Çalışmada 21 kronik romatizmal kalp hastalığı olan olguda pulmoner venöz akımı etkileyen faktörler ve pulmoner venöz akım velositelerinin triküspid kapak akımı velositeleri ve sağ atrium fonksiyonları ile ilişkisi araştırıldı. Pulmoner ven diastolik akım hızı ve akım zaman süresi, ortalama triküspid basıncı ile, pulmoner ven sistolik akım hızı ortalama triküspid basıncı ile sistolik pulmoner ven akım süresi ise ortalama triküspid basıncı ve erken diastoldeki en yüksek triküspid akım hızı ile korelasyon içerisinde idi. Atrial kontraksiyondaki reserve pulmoner venöz akım süresi atrial kasılmadaki en yüksek triküspid akım hızı, sağ atriyum maximum alanı, sağ atriyum ejeksiyon fraksiyonu ile uyumlu iken, akım hızı triküspid akım hızı, izovolumetrik relaxasyon zamanı ve ortalama basınç ile korele bulundu. Bu sonuçlar pulmoner venöz akım velosite ve akım sürelerinin sağ ventrikül diastolik dolumu, sağ atrium alan ve fonksiyonu ile bağımlı olduklarını göstermektedir.
Pulmonary venous velocity has been related to the left atrial function and mitral valve velocity. The assessment of pulmonary venous flow has helped to characterize left ventricular function in various heart diseases. To determine the relative importance of several proposed factors that could influence pulmonary venous flow velocity, anatomic and Doppler tricuspid and pulmonary venous velocity were compared in 21 patients with chronic rheumatic heart disease. There were correlations with pulmonary venous diastolic flow velocity and velocity time integral with mean tricuspid pressure. Pulmonary venous systolic flow velocity showed correlation with mean tricuspid pressure, and velocity time integral showed correlation with mean tricuspid pressure and peak tricuspid flow velocity in early diastole. There was correlation with pulmonary venous flow reversal atrial contraction velocity time integral with peak tricuspid flow velocity at atrial contraction, right atrium dimension (maximum), right atrium area (maximum), right atrium ejection fraction, right atrium fractional shortening. Pulmonary venous flow velocity reversal atrial contraction showed correlation with right ventricular isovolumetric relaxation time, peak tricuspid flow velocity at atrial contraction and mean tricuspid pressure. These results suggest that pulmonary venous velocities relate with right ventricular diastolic filling and right atrial area and function.

3.
Bütünlenmiş Miyokard Korunmasında İki Yıllık Klinik Deneyim
Two-Year Experience with Integrated Myocardial Management
Cem ALHAN, Cantürk ÇALKALAĞAOĞLU, Funda BAÇGEL, Yavuz ŞENSÖZ, Mustafa İDİZ, İlyas KAYACIOĞLU, Sümer TARCAN, Besim YİĞİTER
Sayfalar 528 - 533
Kalp cerrahisinde uzun süreli yarar sağlayacak teknik açıdan mükemmel bir ameliyatı gerçekleştirmek için intraoperatif hasarı sınırlayacak çeşitli teknikleri bilmek ve kullanmak gerekmektedir. Bu yazımızda son iki yılda bütünlenmiş miyokard korunması kullanılarak ameliyat edilen ardışık bir dizi olgudaki deneyimlerimizi aktardık. Yapılan bir ön çalışmada, bütünlenmiş miyokard korunmasının kristalloid kardiyoplejiyle karşılaştırıldığında hasta morbiditesini anlamlı şekilde düşürdüğü saptandı. Bütünlenmiş miyokard korunması uygulanan 214 olgunun 162 (% 75.7) sine izole koroner bypass cerrahisi, 13 (% 6.1) üne koroner bypass cerrahisi ile birlikte ilavegirişim ve 39 (% 18.2) una ise kapak replasmanı uygulandı. Her olgu için ortalama beklenen yaklaşık mortaliteyi saptamak için Parsonnet risk strafikasyonu skorlama sistemi kullanıldı. 23 olguda (% 10.7) 30 majör komplikasyon gözlendi. Bu olguların 19 u yüksek risk (risk skoru >4) grubundaydı. Koroner bypass olguları için hastanede kalış ortalama süresi 8.6 gün iken, bu süre kapak hastaları için 8.8 gün olarak belirlendi. Skorları 0 ile 4 arasında olan (düşük risk) 86 koroner bypass olgusunda beklenen mortalite 1.3±1.6 iken gözlenen mortalite 1 olgu ile % 1.2 olarak gerçekleşti. Koroner bypass olgularında genel mortalite % 4.57, kapak olgularında ise %0 olarak saptandı. Tüm olgular ele alındığında ise beklenen ve gerçekleşen mortalite oranları sırasıyla 7.1±6.5 ve 3.7 idi. Sonuç olarak, bütünlenmiş miyokard korunması birçok farklı miyokard koruma tekniklerinin kısıtlamaları ve dezavantajlarını çözüp bu tekniklerin yararlı bölümlerini birleştirerek maksimum yararı sağlayan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Cardioprotective strategies, like cardiac operations, have evolved to the point that it is essential to understand and use various techniques to obtain the desired result of limitation of intraoperative damage during completion of a technically perfect operation that offers the best long-term benefit. In this report we present two-year experience in a consecutive series of patients in whom integrated myocardial management was undertaken. In this preliminary study, integrated myocardial management reduced patient morbidity significantly compared with crystalloid cardioplegia. Of the 214 patients operated with integrated myocardial management. 162 (75.7%) had undergone isolated CABG, 13 (6.1%) had CABG and additional procedures, and 39 (18.2%) had valve replacements. Parsonnet risk stratification scoring system was used to determine the approximate predicted mortality for each patient. Overall, 23 patients (10.7%) had 30 major complications. 19 of these patients were in the high-risk (>4) group. The median length of hospital stay was 8.6 days for the CABG patients, and 8.8 days for the valve patients. Among those with clinical scores of 0 to 4 (lower risk) in whom the predicted mortality was 1.3±1.6, 1 of 86 (1.2%) patients undergoing CABG died. For those with severity scores of >5 (higher risk) in whom the predicted mortality was 11.6±5.7, the observed mortality was 7.9% (7 of 89 patients). Overall mortality was 4.5% for the CABG patients, and 0% for the valve patients. For the entire group, predicted and observed mortality rates were 7.1±6.5, and 3.7, respectively. We conclude that, integrated myocardial management takes maximum advantage of the benefits of different methods of myocardial management by resolving their limitations and disadvantages.

4.
Femoral Arter Psödoanevrizmalarının Ultrason Rehberliğinde Kompresyonla Tedavisi
Nonsurgical Therapy of Femoral Artery Pseudoaneurysms with Color Doppler Ultrasound-Guided Compression
Mustafa ŞAN, Mustafa DEMİRTAŞ, Kairgeldi S. AIKIMBAEV, Mehmet KANADAŞI, Ahmet BİRAND, Mahmut OĞUZ
Sayfalar 534 - 537
Femoral arter psödoanevrizmaları, girişimsel kardiyoloji işlemleri esnasında hastaların % 0.3-%0.7'sinde oluşan önemli komplikasyonlardan biridir. Doppler rehberliğinde psödoanevrizmanın kompresyonu, cerrahi dışında etkili olabilen yeni bir tekniktir. Biz 47-69 yaşları arasında (ortalama yaş: 60.1±9.0) olan, 6 erkek, 6 kadın psödoanevrizmalı hastada kompresyon metodunu uyguladık. Hastada hematom, üfürüm veya pulsatil kitle gibi bulgularla damarsal bir komplikasyon düşünüldüğünde Doppler ultrason çalışması, 3.75 konvex ve 7.5 Mhz linear prob ile yapıldı. Psödoanevrizmalı hastaların 11'ine, dışarıdan ultrason rehberliğinde kompresyon deneyimli bir radyolog tarafından uygulandı. Bir vakada ise aşırı hassasiyet ve kanama sebebiyle operasyon tercih edildi. Tüm hastaların, psödoanevrizma yerleri, boyutları, ponksiyon yerleri, kompresyon zamanı, yapılan işlem sayısı ve sonuçları kaydedildi. Bulgular: Doppler muayene zamanı : 1-15 gün Psödoanevrizma boyutu : 21.8±8.1 mm Psödoanevrizma yeri : Ana femoral arter: 10, yüzeyel: 2 Ponksiyon sayısı : 1-3 (1.4±0.6) Kompresyon zamanı : 40.3±18.5 dakika İşlem sayısı : 1.8 (4.4±1.8) Tedavi 12 hastanın 11'inde başarılıydı (%1.6). Bir aylık takip döneminde tekrarlama görülmedi. Sonuç olarak, Anjiyografi sonrası oluşan femoral arter psödoanevrizmalarının Doppler ultrasonografi rehberliğinde kompresyonla tedavisinin yeni ve başarılı bir teknik olduğu düşünüldü.
Femoral arterial pseudoaneurysm (FAP) is an important complication of interventional cardiology procedures, occurring in 0.3 to 0.7 % of patients. Color Doppler ultrasonography-guided pseudoancurysm compression (USGC) is a new technique that may offer an effective nonsurgical treatment. We studied 12 patients (6 male, 6 female, mean age 60.1±7.0, ranging 47 to 69) with FAP. A vascular complication was suspected due to the presence of a hematoma, bruit or pulsatile mass, color Doppler ultrasound study was performed using a Sonochrome (GE Medical Systems) with 3.75 convex and 7.5 Mhz linear array probe. All patients with pseudoaneurysm were performed with external ultrasound-guided compression by an experienced radiologist. In patients with FAP, pseudoaneurysm size, location, puncture site, compression time, number of procedure and results were registered. Results: All FAP patients were examined 1 to 15 days after femoral intervention. FAP (mean) size: 21.8±8.1 mm, FAP location: superficial femoral artery 2, common femoral artery 10; puncture site: 1 to 3 (mean: 1.4±0.6); mean compression time: 40.3?18.5 min, number of procedure: 1 to 8 (mean: 4.4±1.8). This technique was successful in 11 patients. Recurrence in FAP was not seen in 1 month follow-up. In conclusion, USGC pseudoaneurysm repair in postangiographic femoral artery pseudoaneurysm was performed as a new technique that is easy and alternative to surgical repair.

5.
Kardiyopulmoner Bypass Öncesinde Oluşan Masif Hava Embolisi: Olgu Sunumu
Massive Air Embolism at the Initiation of Cardiopulmonary Bypass: Case Report
Nihan YAPICI, Cem ALHAN, Hüseyin MAÇİKA, Türkan KUDSİOĞLU, Zuhal AYKAÇ
Sayfalar 538 - 539
Masif hava embolisi kardiyopulmoner bypass'a (KBP) giren olguların yaklaşık % 0.1-0.2'sinde oluşabilir. Bu hastaların yaklaşık yarısında kalıcı nörolojik hasar veya ölüm görülmektedir. Perfüzyon sistemine büyük miktarlarda hava çeşitli yollarla girebilir. Masif hava embolisinin kalıcı hasarlarından korunmak amacıyla derin hipotermi ve serebral koruyucu ajanlar kullanılmaktadır. KPB sırasında oluşan hava embolilerinin tedavisi için superior vena kava yoluyla retrograt serebral perfüzyon kullanımı ve etkinliği bildirilmiştir (1). Biz bu yazıda KPB öncesinde oluşan masif hava embolisinin başarılı tedavisini sunuyoruz.
Massive air embolism (MAE) occurs in 0.1-0.2 % of patients undergoing cardiopulmonary bypass, and approximately half of these patients suffer permanent neurologic damage or death. Large amounts of air may enter the perfusion system via many different portals. Immediate deep hypothermia and the administration of brain protective agents have been used to prevent the permanent sequelae of MAE (1). Use and efficacy of retrograde cerebral perfusion through the superior vena cava have been reported for the treatment of cerebral air embolism during cardiopulmonary bypass (CPB) (2). We report the successful management of an accidental MAE at the initiation of CPB.

6.
Koroner Arter Cerrahisinde Ototransfüzyon Sisteminin Homolog Kan Kullanımı Üzerine Etkisi
The Effect of Autotransfusion System Among Homologous Blood Usage in Coronary Artery Surgery
Ahmet KORUKÇU, Hasan KARABULUT, Remzi TOSUN, Hakan GERÇEKOĞLU, Mahmut AKYILDIZ, Fehime KARAKOÇ, Neşe ÇAM, Onur SOKULLU, Besim YİĞİTER
Sayfalar 540 - 544
Açık kalp cerrahisinin vazgeçilmez bir parçası olan homolog kan kullanımı ile ilgili komplikasyonların büyüklük ve sıklığı ile birlikte daha az homolog transfüzyon kullanma yöntemlerinin geliştirilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bunlardan biri olan preoperatif "Heamonestics Cell Saver" cihazı ile kanın toplanması, işlenmesi ve postoperatif dönemde hastaya geri verilmesi şeklindeki sistem, 1991-1993 yılları arasında hastanemizde elektif olarak ACBG cerrahisine alınan 500 hastadan 250 olguya uygulanıp diğer 250 olgu ile sonuçları karşılaştırıldı. Bu amaçla heparinazasyon öncesinde ve protamin sülfat verilmesinden sonra toplanan kan işlenerek postoperatif dönemde hastalara verildi. Çalışmada, hastalara verilen homolog kan miktarları 24 saatlik drenajları,toplanan ototransfüzyon kanı miktarı kaydedildi; postoperatif 0 ve 1. günler ile taburcu olma tarihlerinde hematolojik, biyokimyasal ve klinik değerlendirmeleri yapıldı. Ototransfüzyon grubunda homolog kan kullanımı 1.03 ± 0.1 Ü olurken, kontrol grubunda 3.22±0.25 Ü olarak bulundu (p<0.001). Yine çalışma grubunda 155 (% 62) hastaya transfüzyon yapılmazken, bu kontrol grubunda 70 (% 28) hasta olarak gerçekleşti. Postoperatif C3 değeri ototransfüzyon grubunda daha düşük ve aradaki fark anlamlı bulundu (p<0.05). Sonuç olarak, ototransfüzyon sisteminin klinik, hematolojik ve biyokimyasal dezavantajının saptanmaması, buna karşılık homolog kan kullanımındaki belirgin azalmayı ortaya koyması ile bu sistemin açık kalp cerrahisinde kullanılmasının faydalı olduğu ortaya çıkmıştır.
Homologous blood usage is an important part of open heart surgery. Because of its frequency and life threatening complication; providing techniques that miantain less hormologous transfusion became inevitable. Collection of blood with "Haemonetics cell saver" device introperatively, its preparation and transfusion back to the patient postoperatively is one of those techniques. This system was applied to 250 patienlts who underwent CABG in our hospital between 1991-1993. The results were compared with the control group consisting of further 250 patients. Blood which was collected before heparinization and after the infusion of protamin sulphate was prepared and given back to the patients postoperatively. In this study, the amount of blood given to the patients, 24 hours of drainages, the amount of autotransfusion blood collected were registered. The haematologic, biochemical and clinical evaluations on the operative, first postoperative and discharge days were also done. While the homologous blood usage in the autotransfusion group was 1.03±0.1 units, it was 3.22±0.25 units in the control group (p<0.001). 155 patients (62%) in our study group and 70 patients (28%) in the control group did not receive any transfusion. Postoperative C3 levels were lower in the autotransfusion group and the difference between the two groups were statistically significant (p<0.05). In conclusion, comparison of results of the study and control groups shows that, usage of the intraoperative autotransfusion system not only reduces the amount of homologous blood used, but also cause no clinical, haematologic and biochemical disadvantages. Therefore, routine usage of this system can be proposed.

7.
Esansiyel Hipertansif Hastalarda Endojen Digoksin Benzeri Faktör, Bazal İnsülin ve mikroalbuminürinin Kendi Aralarında ve Tansiyon Derecesi İle Olan İlişkileri
Interrelations of Endogenous Digoxin-like Factor, Basal Insulin and Microalbuminuria and Relation to Blood Pressure Level in Patients with Essential Hypertension
Deniz ŞENTÜRK, Ömer HERSEK, Halil DURAN, Nevzat UNUTMAZ, Ayşe KEKOVALI, Betül EMİROĞLU, Lütfü ÇETİNKAYA, Yavuz ERYILMAZ
Sayfalar 545 - 550
Hipertansiyon humoral, psikojenik ve beslenme alışkanlığı gibi mekanizmalarla izah edilmeye çalışılmaktadır. Son yıllarda ise endojen digoksin benzeri faktör (EDLF) ve bazal insülin ile hipertansiyon arasında bir ilişki olduğu dikkati çekmiştir. Çalışmamızda da bu iki parametre ile beraber mikroalbuninürinin, birbirleri ve hipertansiyon derecesi ile olan münasebetlerini inceledik. Bu amaçla yapılan çalışma, 50 hipertansif ve 10 normotansif kontrol grubu arasında gerçekleştirildi. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet, ağırlık ortalamaları açısından fark yoktu. Çalışmaya alınan hiçbir olgunun metabolik, endokrin, hepatik ve da renal patolojisinin olmamasına titizlikle dikkat edildi. Plasma EDLF tayini için kompetitif immunoassay, insülin tayini için radioimmünoassay, mikroalbuminüri tayini için immunonephelometri yöntemleri kullanıldı. Çalışma sonucunda her iki grup arasında serum sodyum değerleri (p<0,0001), serum bazal insülin seviyeleri (p<0,001), serum endojen digoksin benzeri faktör düzeyleri (p<0,001) ve mikroalbuminüri miktarları açısından (p<0,05) anlamlı derecede fark bulundu. Serum sodyum değeri, bazal insülin seviyesi ve mikroalbuminüri düzeylerinin hem sistolik, hem de diastolik kan basıncı ile anlamlı olarak ilişkisi vardı. sonuçlar, hiperinsülinemi ve EDLF artışı ile tuzlu diyetle beslenmenin, hipertansiyon patogenezinde rol oynayabileceğini göstermektedir.
We studied the relationship of endogenous digoxinlike factor (EDLF) and basal insulin with microalbuminuria in between them and with the level of hypertension which might have a role in the pathogenesis of hypertension. The present study was carried out in 50 hypertensive patients and 10 normotensive subjects serving as control. There was no difference in age, gender, and mean weight between the groups. Absence of hepatic, endocrine, renal, or metabolic abnormality was required in persons enrolled in the study. Biochemical methods used were as follows; competitive immunoassay for plasma EDLF, radioimmunoassay for insulin, immunonephelometry for microalbuminuria. Statistically significant difference was found in the levels of serum sodium (p<0.0001), serum basal insulin (p<0,001), serum EDLF (p<0,001), and amounts of microalbuminuria (p<0,05) between the two groups. Serum sodium levels, basal insulin levels and amounts of microalbuminuria were statistically correlated with systolic and diastolic blood pressure levels. The results indicate that hyperinsulinemia, increase in EDLF and salty diet have a role in the pathogenesis of hypertension.

8.
Sağ Ventrikül Tutulumunun Akut İnferiyor Miyokard İnfarktüsünde Prognoz Değeri
Prognostic Significance of Right Ventricular Involvement in Patients with Acute Inferior Myocardial Infarction
Armağan ALTUN, Fatih ÖZÇELİK, Birol ÖZKAN, Hasan KADI, Ayhan GÜRÇAĞAN, Gültaç ÖZBAY
Sayfalar 551 - 553
Akut inferior miyokard infarktüsü (AIMI), sıkça sağ ventrikülü tutar. Postmortem çalışmalarda; AIMI'lü hastalarda % 19 ile % 51 oranları arasında sağ ventrikül tutulumu olduğu gösterilmiştir. AIMI'lü hastalarda sağ ventrikül infarktüsü (SVI); atrioventriküler (AV) blok, aritmi ve kalp yetmezliği ile birlikte bulunur. Ancak hastane-içi ölüm oranları hakkında net bir bilgi yoktur. Sağ V3 ve V4 göğüs derivasyonlarında ST-segment yükselmesi ile tanımlanan SVI'nün, AIMI hastane-içi prognozu ve komplikasyonları üzerine etkisini araştırdık. Ocak 1991 ile Mart 1995 tarihleri arasında koroner bakımı ünitesine başvuran 258 AIMI'lü hasta incelendi. 53 hastada (Grup I) SVI bulguları varken, 205 hastada (Grup II) izole AIMI vardı. Her iki grup cinsiyet, yaş, kroner risk faktörleri ve trombolitik tedavi uygulaması açısından benzerdi. Grup I'deki hastalarda: ciddi ventriküler erken atım (Lown III ve üzeri) (% 55 - % 25) (p=0.00002), VT-VF (%15-%7) (p<0.05), ikinci derece AV blok (% 15-%6) (p=0.04), üçüncü derece AV blok (% 25-%7) (p=0.00004), toplam AV (%57-%21) (p=0.0000002). Killip II kalp yetmezliği oranlarını (%23-%10) (p=0.016) ve QRS skorunu (4.32±1.48 - 3.95 ± 1.31) (p=0.04) SVI olmayan hastane-içi ölüm oranları (% 4-%8) (p=AD) Grup II'dekilerinkine benzerdi. Bu veriler, infarktüsün inferior duvardan sağ ventriküle yayılmasının, erken komplikasyon oranlarındaki artışla ilişkili olabileceğini ve hastane-içi ölüm oranını arttırmayaağını göstermektedir.
Acute inferior myocardial infarction (AIMI) frequently involves the right ventricle. Postmortem studies revealed that there is right ventricular involvement in 19 to 51 percent of patients with AIMI. Right ventricular infarction (RVI) increases the incidence of atrioventricular (AV) block, arrhythmias and heart failure in patients with AIMI; but there is no consistent information on in-hospital mortality rate. We hypothesized that RVI, as diagnosed by ST-segment elevation in the right precordial leads V3R and V4R, may affect the in-hospital prognosis of patients with AIMI. Data of 258 consecutive patients with AIMI who were admitted to the coronary care unit during January 1991 and March 1995 were analysed. 53 patients (Group 1) had signs of RVI, whereas 205 patients (Group II) had isolated AIMI. These groups were similar regarding sex, age, coronary risk factors and thrombolytic therapy. We found that Group I had significantly higher serious ventricular premature beats (Lown III or above) (55% vs 25%) (p=0.00002), VT-VF (15% vs 7%) (p<0.05), secondegree AV block (15% vs 6%) (p=0.04). third-degree AV block (25% vs 7%) (p<0.001), total AV block (57% vs 21%) (p<0.001), Killip II heart failure (23% vs 10%) (p=0.016) and QRS score (4.32±1.48 vs 3.95±1.31) (p=0.04) than patients without RVI (Group II). Group I had a in-hospital mortality rate similar to that found Group II (4% vs 8%) (p=NS). These data suggest that infarction extension from inferior wall to the right ventricle is related to an increase in the early complications of AMI but does not change the in-hospital mortality rate.

9.
Video Görüntüsü Eşliğinde Torakoskopik Cerrahi Yöntemi İle Açık Duktus Arteriyozus Ligasyonu
Ligation of Patent Ductus Arteriosus by the Method of Video-Assisted Thoracoscopic Surgery
Öztekin OTO, Eyüp HAZAN, Ünal AÇIKEL, Erdem SİLİSTRELİ, Aylin ÖRER, Baran UĞURLU, Hüdai ÇATALYÜREK, Nejat SARIOSMANOĞLU
Sayfalar 554 - 557
Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim dalında nisan ve Mayıs 1996'da, Türkiye'de ilk kez video görüntüsü eşliğinde torakoskopik cerrahi yöntemi (VATS) ile iki olguya PDA ligasyonu gerçekleştirilmiştir. Bu olgularda postoperatif dönemde herhangi bir komplikasyon gelişmedi ve kontrol ekokardiyografilerinde duktusun kapalı olduğu tespit edildikten sonra postoperatif ikinci gün iyileşme ile taburcu edildiler. Bölümümüzce Şubat 1992 - Mayıs 1996 arasında toplam 39 olguya VATS ile girişimde bulunulmuştur ve ve olgularımızın dördünde işlem masif plevral fibrotik yapışıklık nedeniyle gerçekleştirilemezken, hastalarda herhangi bir mortalite veya morbidite ile karşılaşılmamış ve hastalar postoperatif olarak ortalama ikinci gün taburcu edilmişlerdir. Torakotomiler ile karşılaştırıldığında bu işlemlerde kanama, hava kaçağı, aritmi, ampiyem gibi komplikasyonların oranı oldukça düşük, hastanede kalış süresi işe dönüş zamanı da açık tekniğe göre daha kısa olmaktadır.
In April and May 1996, two cases of PDA ligation were performed for the first time in Turkey by the method of video-assisted thoracoscopic surgery (VATS) in Dokuz Eylül Medical Faculty, Thoracic and Cardiovascular Surgery Department. There was no complication in these patients in the postoperative period and they were discharged symptom-free the second day having confirmed a closed ductus in echocardiographic examination. Between February 1992 and May 1996 a total of 39 patients have undergone interventional application by VATS in our Department. While in four of these patients the procedure could not be manipulated because of massive pleural fibrosis, there was no mortality or morbidity among the patients, and they were discharged on an average the second postoperative day. The ratio of the complications, such as bleeding, air leak, arrhythmia and empyema were very low in these operations, and the hospitalization period as well as the returning time to the job were shorter than the open technique.

10.
Fonksiyonel Tek Ventriküllü Hastalarda Sistemik - Pulmoner Şant ve Fontan Ameliyatlarının Ventrikül Geometrisi Üzerine Etkileri
Impact of the Systemic-Pulmonary Shunt and Fontan Operation on Ventricular Geometry in Functionally Single Ventricle
Gülhis BATMAZ, Ayşe SARIOĞLU, İrfan Levent SALTIK, Gül Sağın SAĞLAM, Barbaros KINOĞLU, Tayyar SARIOĞLU
Sayfalar 558 - 564
Fonksiyonel tek ventriküllü (FTV) hastalarda sistemik ve pulmoner şant ameliyatlarının ve Fontan ameliyatlarının ventrikül çapı, hacmi, şekli ve kitlesi ekokardiyografi (EKO) ile incelendi. Palyatif bir operasyon geçirmemiş yaşları 4.77 ± 3.48 olan 10 (grup II), sistemik-pulmoner şantlı 12.34 ± 11.18 yaşında 12 (grup III) ve Fontan operasyonu yapılmış 11.42±6.95 yaşında 20 (grup IV) olmak üzere 42 FTV'lü hasta çalışma grubumuzu teşkil etti, 6.56±2.87 yaşında 21 sağlıklı çocuk ise kontrol grubu (grup I) olarak alındı. Ventrikül şeklini değerlendirmek amacıyla çapın uzunluğa oranına bakıldı, kitlenin değerlendirilmesi için ise ölçülen ventrikül kitlesinin hacme ve vücut yüzey alanına oranları standardizasyon için kullanıldı. FTV'lü hastalarda ventrikül çapı ve hacmi kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. Ana ventrikül morfolojisi ve kardiyak patolojinin triküspit atrezisi veya çift girişli sol ventrikül olmasının hasta gruplarının bulgularında değişiklik yaratmadığı belirlendi. Kendi aralarında istatistiki anlamlılık taşıyan çap ve hacim farkı göstermemekle birlikte en geniş ventrikül çap ve hacminin sistemik-pulmoner şantlı hastalarda bulunduğu, Fontan grubunda ise kontrol grubuna en yakın değerlerin belirlendiği dikkati çekti. Ventrikül kitlesi yine FTV'lü hastalarda sağlıklı çocuklardan fazlaydı. Ana ventrikülü sağ ventrikül morfolojisinde olan hastalarda ventrikül hacmine göre kitlesinin diğer FTV'lü hastalara göre daha fazla olduğu tespit edildi. Ventrikül şeklinin sağlıklı çocuklarda bir elipsoide benzerken FTV'lü hastalarda sferik bir hal aldığı, elipsoide en yakın ventrikül konfigürasyonunun Fontan'lı hastalarda bulunduğu belirlendi. Ancak ana ventrikül morfolojisi ile kardiyak patolojinin ventrikül şeklinin değerlendirilmesinde kullanılan çap/uzunluk oranında istatistiki anlamlılık taşıyan fark yaratmadığı gözlendi. Sonuç olarak fonksiyonel ventriküllü hastalarda ventrikülün sferik yapıda olduğu, ventrikül volümü ve kitlesinin normallere göre artmış olduğu, ancak Fontan ameliyatı ile bu parametrelerin normale en yakın değerlere ulaştığı görülmüştür. Ventrikül geometrisi adı altında toplanan çap, hacim, kitle ve ventrikül konfigürasyonu parametrelerinin FTV'lü hastalarda sabit olmayıp yaşla ve hemodinamik durumla değişiklik gösterebilmesi ve ventrikülün sistolik ve diastolik fonksiyonlarını da değiştirebilmesi nedeniyle kolay, gösterebilmesi ve ventrikül sistolik ve diastolik fonksiyonlarını da değiştirebilmesi nedeniyle kolay tekrarlanabilir bir metod olarak EKO ile tayininin mümkün ve yararlı olduğu düşünüldü.
In order to evaluate the effect of the systemic-pulmonary shunt and Fontan operation on ventricular geometry, the diameter, volume, shape and mass of the ventricle were determined echocardiographically in patients with functionally single ventricle. Three groups, 10 patients (group II) aged 4.77±3.48 years having no operation, 12 patients (group III) between 12.34±11.18 years of age with systemic-pulmonary artery shunt and 20 patients with performed Fontan operation aged 11.42±6.95 years constituted our study population. At a mean age of 6.56±2.87 years, 21 children having no cardiac disease were accepted as the control group. In the evaluation of the ventricular shape, the ratio of ventricular diameter to length was determined. Ventricular mass has been standardized according to patient's body surface area and ventricular volume. Ventricular diameter and volume were greater for patients with single ventricle than for the control group. The morphology of the main ventricular chamber and cardiac pathology had no influence on these parameters. Although no statistical diameter and volume were found in patients with systemic-pulmonary shunt, and these parameters were closest to the normal in the group IV patients. Ventricular mass was also greater for patients with single ventricle than for the control group. In the cases with right ventricular main chamber, the ventricular mass was the greatest and this was sttistically significant. In patients with single ventricle the ventricular shape was spheric while in normal children it was ellipsoid. Also the ventricular shape in patients with Fontan operation was more like an ellipsoid than other patient groups. The main ventricular morphology and cardiac pathology had no influence on this finding. In conclusion, in patients with functionally single ventricle, ventricular shape is spheric, and ventricular diameter, volume and mass are considerably greater than those of normals. With Fontan operation the ventricle becomes more ellipsoid and significant reduction in ventricular diameter, volume and mass are achieved. Since the ventricular diameter, volume, mass and shape were not unchanged in the patients with single ventricle, hemodynamic status and patient's age had affected these parameters, and these parameters also influenced the ventricular systolic and diastolic funcctions, echocardigraphic follow-up is useful, safe and necessary.

OLGU
11.
Apikal Hipertrofik Kardiyomyopati: Olgu Bildirimi
Apical Hypertrophic Cardiomyopathy: Case Report
Hakan TEZCAN, Ali Serdar FAK, Metin OKUCU, Ahmet OKTAY
Sayfalar 565 - 567
Apikal hipertrofik kardiyomiyopati kendine özgü morfolojik ve klinik özellikleriyle hipertrofik kardiyomiyopatilerin özel bir alt grubunu oluşturmaktadır ve ilk kez bildirdiği Japonya dışındaki toplumlarda oldukça nadir görülmektedir. Bu yazıda kliniğimize atipik göğüs ağrısıyla başvuran; tanısı EKG, iki boyutlu ekokardiyografi ve manyetik rezonans incelemeleri sonucu konulan apikal hipertrofik kardiyomiyopati olgusu ve ilgili literatür sunulmaktadır.
Apical hypertrophic cardiomyopathy is a subtype of hypertrophic cardiomyopathy and it is associated with distinctive morphologic and clinical features. The first cases were reported from Japan and it is rarely seen in other countries. We report a female patient presenting with atypical chest pain. The diagnosis of apical hypertrophic cardiomyopathy was made by means of electrocardiography, 2-D echocardiography and magnetic resonance imaging.

© copyright 2020 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale