Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 48 (7)
Volume: 48  Issue: 7 - October 2020
EDITORIAL COMMENT
1.COVID-19 and RAAS blockers: Could Aliskiren be an appropriate option?
Selçuk Şen, Ali Yağız Üresin
PMID: 33034579  doi: 10.5543/tkda.2020.64072  Pages 631 - 634
Abstract | English Full Text

2.Cardiovascular system and COVID-19
Serap Şimşek Yavuz
PMID: 33034571  doi: 10.5543/tkda.2020.65204  Pages 635 - 639
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
3.Effect of the COVID-19 pandemic on access to primary percutaneous coronary intervention for ST-segment elevation myocardial infarction
Göksel Çinier, Mert Hayıroğlu, Levent Pay, Ahmet Yumurtaş, Ozan Tezen, Kemal Emrecan Parsova, Ilker Tekkesin
PMID: 33034585  doi: 10.5543/tkda.2020.95845  Pages 640 - 645
Amaç: COVID-19 pandemisi dünya genelinde bir sağlık krizine neden olmuş ve çok sayıda ölüme yol açmıştır. Pandeminin kronik durumu olan ya da acil hastaların medikal tanı ve tedavi zamanlamasına olan etkisi bilinmemektedir. Biz bu çalışmada, COVID-19 döneminde ST-segment yükselmeli miyokart enfarktüsü (STYME) tanısı alan hastaların primer perkütan koroner girişim (PPKG) yapılana kadar geçen sürelerini değerlendirdik.
Yöntemler: COVID-19 döneminde ev kısıtlamasının en yoğun olduğu zamanda STYME tanısı alan ve bu nedenle PPKG işlemi yapılan ardışık hastalar çalışmaya alındı. Hastaların klinik ve anjiyografik özellikleri değerlendirildi. Kontrol grubu olarak geçen yıl aynı dönemde aynı tanı nedeniyle hastaneye başvuran hastalar çalışmaya dahil edilerek iki grup karşılaştırıldı.
Bulgular: Geçen sene aynı dönemde göre COVID-19 döneminde STYME ile başvuran ve PPKG yapılan hasta sayıda önemli derecede azalma olduğu saptandı (174 ve 90). COVID-19 döneminde başvuran hastalarda önceki süreç başvuranlara göre ağrı-balon [Odds oranı (OO) 2.0, %95 güven aralığı (GA) 1.1–10.2) ve kapı-balon (OO 5.4, %95 GA 3.1–22.8] sürelerinin daha uzun olduğu görüldü. Bu hastaların miyokart iskemisi sürelerinin daha uzun olduğu değerlendirildi.
Sonuç: COVID-19 pandemisi sırasında STYME tanısıyla başvuran hastalarda semptom başlangıcı ile PPKG arasında geçen sürede artış mevcuttur.
Objective: The coronavirus disease 2019 (COVID-19) pandemic caused by the emergence of severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 has resulted in a health crisis and a significant number of deaths worldwide. The full effect on access to medical care and the treatment for patients with chronic diseases and acute conditions is still unknown. This is an investigation of access to primary percutaneous coronary intervention (PPCI) for patients diagnosed with ST-segment myocardial infarction (STEMI) during the pandemic.
Methods: Consecutive patients who were diagnosed with STEMI and underwent PPCI during the ongoing COVID-19 pandemic were included in the study. Clinical and angiographic characteristics of the patients were assessed. A control group of patients diagnosed with STEMI and who underwent PPCI during the same time interval a year prior to the outbreak of the disease was analyzed retrospectively for comparison.
Results: There was a significant reduction in the number of STEMI cases during the COVID-19 crisis period. Furthermore, these patients had a prolonged ischemic time; they were more likely to have a longer pain-to-balloon (Odds ratio [OR]: 2.0, 95% confidence interval [CI]: 1.1–10.2) and door-to-balloon time (OR: 5.4, 95% CI: 3.1–22.8).
Conclusion: Patients diagnosed with STEMI during the pandemic experienced a significant delay between the onset of symptoms and PPCI.

4.Efficacy and safety of carotid artery stenting: Experience of a single center
Bilge Duran Karaduman, Hüseyin Ayhan, Telat Keleş, Engin Bozkurt
PMID: 33034583  doi: 10.5543/tkda.2020.77167  Pages 646 - 655
Amaç: İnternal karotis arterdeki orta ve şiddetli darlıklar tüm inmelerin %10–15’ine neden olmaktadır. Bu çalışmada, üçüncü basamak bir referans merkezde karotis arter stentlemesinin (KAS) güvenliğini ve kısa dönem etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Üçüncü basamak merkezimizde Ocak 2017 ile Mayıs 2018 arasında KAS uygulanan hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. KAS uygulanan 145 hasta çalışmaya dahil edildi.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 70.1±8.6 yıl idi ve tüm grubun %75.2’si erkek olup %37.9’unda hipertansiyon mevcuttu. Hastaların 81’i (%55.9) semptomatik, 64’ü (%44.1) asemptomatik olarak gruplandırıldı. Semptomatik hastalarda koroner girişimler daha çok KAS sonrası (%38.9) yapılırken, asemptomatik grupta ise KAS öncesi (%25.9) ve sonrasında (%25.9) benzer oranlarda yapıldığı görüldü ama gruplar arasında istatistiksel fark yoktu. Semptomatik hastalarda (%59.2), asemptomatik hastalarda (%78.7) olduğu gibi distal emboli koruyucu cihaz (EKC), proksimal EKC’ye göre daha fazla kullanıldı. Ancak proksimal EKC, semptomatik hastalarda asemptomatik hastalara kıyasla anlamlı olarak daha fazla kullanıldı. Hastane içi ölüm görülmedi ve tüm popülasyonda 5 (%3.4) hastada inme veya geçici iskemik atak (GİA) gözlendi. Asemptomatik grupta GİA veya inme gözlenmedi, semptomatik grupta 2 hastada (%2.4) inme ve 3 hastada (%3.7) GİA görüldü.
Sonuç: Bu çalışma kabul edilebilir komplikasyon oranları ile KAS’ın güvenirliğini ve uygulanabilirliğini ortaya koymuştur. KAS prosedürü, deneyimli girişimciler tarafından optimal tıbbi tedavi altında, agresif risk modifikasyonu ile EKC kullanılarak, uygun hastalarda en az komplikasyonla gerçekleştirilmelidir.
Objective: Moderate and severe carotid artery stenosis in the internal carotid artery causes 10% to 15% of all strokes. The aim of this study was to evaluate the safety and short-term efficacy of carotid artery stenting (CAS) performed at a tertiary referral center.
Methods: The records of patients who underwent CAS between January 2017 and May 2018 at a tertiary care center were analyzed retrospectively and a total of 145 patients were included in the study.
Results: The mean age of the patients was 70.1±8.6 years, 75.2% of the study group was male, and 37.9% had hypertension. Of the patients evaluated, 81 (55.9%) were classified as symptomatic and 64 (44.1%) were classified as asymptomatic. A percutaneous coronary intervention was performed after CAS more often in symptomatic patients (38.9%), while it was observed at the same rate both before (25.9%) and after (25.9%) CAS in the asymptomatic group, but the difference between the groups was not statistically significant. A distal embolic protection device (EPD) was used in symptomatic patients (59.2%) and in the asymptomatic group (78.7%); however, a proximal EPD was used significantly more often in symptomatic patients (45.6%) compared with asymptomatic patients. No patient death was recorded while in hospital, and stroke/transient ischemic attack (TIA) development was observed in 5 (3.4%) patients. Stroke was seen in 2 patients (2.4%) and TIA in 3 patients (3.7%) in the symptomatic group; TIA or stroke was not seen in the asymptomatic group.
Conclusion: The results of this study revealed that CAS was a safe and practical procedure with an acceptable complication rate. In the appropriate patients, experienced interventionists can achieve good results when aggressive risk modification is applied and an EPD and optimal medical therapy are used.

5.The CHA2DS2-VASc score and in-hospital mortality in patients with COVID-19: A multicenter retrospective cohort study
Alaa Quisi, Gökhan Alıcı, Hazar Harbalıoğlu, Ömer Genç, Fahri Er, Samir Allahverdiyev, Abdullah Yıldırım, Ibrahim Halil Kurt
PMID: 33034573  doi: 10.5543/tkda.2020.03488  Pages 656 - 663
Amaç: Koronavirus hastalığı 2019 (COVID-19), ilk kez Aralık 2019’da Çin’in Wuhan kentinde bildirilen ve o zamandan beri dünya çapında hızla yayılan ve devam eden pandemiye neden olan bulaşıcı bir hastalıktır. CHA2DS2-VASc skoru, atriyal fibrilasyonda inmenin yanı sıra çeşitli durumlarda morbidite ve mortaliteyi tahmin etmek için iyi doğrulanmış bir risk sınıflandırma skorudur. Bu çalışmada, COVID-19 hastalarında CHA2DS2-VASc skoru ile hastane içi mortalite arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Bu çok merkezli retrospektif çalışmaya 15 Mart ile 15 Nisan 2020 tarihleri arasında hastaneye yatırılan toplam 349 COVID-19 hastası dahil edildi. Her hastanın CHA2DS2-VASc skoru hesaplandı. Ölüm sonuçları 25 Nisan 2020’ye kadar takip edildi.
Bulgular: Hayatta kalmayan COVID-19 hastalarında CHA2DS2-VASc skorları hayatta kalanlara göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.001). İleriye doğru aşamalı lojistik regresyon analizinde, CHA2DS2-VASc skoru ≥3 ([odds oranı]OO=12.613, %95 GA: 3.092–51.451, p<0.001), başlangıçtaki lökosit sayısı (OO=1.327, %95 GA: 1.145–1.538, p<0.001), başlangıçtaki C-reaktif protein düzeyi (OO=1.010, %95 GA: 1.002–1.018, p=0.012), ve başlangıçtaki ferritin düzeyinin (OO=1.005, %95 GA: 1.003–1.007, p<0.001) hastane içi mortalitenin bağımsız öngördürücüleri olduğu saptandı.
Sonuç: CHA2DS2-VASc skoru, atriyal fibrilasyondan bağımsız olarak COVID-19 hastalarında hastane içi mortaliteyi öngörmektedir.
Objective: Coronavirus disease 2019 (COVID-19) is an infectious disease that was first reported in December 2019 in Wuhan, China, and has since spread rapidly around the world, resulting in the ongoing COVID-19 pandemic. The CHA2DS2-VASc score is a well‐validated risk stratification tool for predicting stroke in atrial fibrillation (AFib), as well as morbidity and mortality in several entities. The aim of this study was to evaluate the relationship between the CHA2DS2-VASc score and in-hospital mortality in patients with COVID-19, regardless of AFib.
Methods: This multicenter, retrospective study included a total of 349 patients with COVID-19 who were hospitalized between March 15 and April 15, 2020. The CHA2DS2-VASc score of each patient was calculated. Mortality outcomes were followed up until April 25, 2020.
Results: The CHA2DS2-VASc score was significantly higher in non-survivor COVID-19 patients than in survivor COVID-19 patients (p<0.001). Forward stepwise logistic regression analysis demonstrated that a CHA2DS2-VASc score of ≥3 (odds ratio [OR]: 12.613, 95% confidence interval [CI]: 3.092–51.451; p<0.001), and the leukocyte count (OR: 1.327, 95% CI: 1.145-1.538; p<0.001), C-reactive protein level (OR: 1.010, 95% CI: 1.002–1.018; p=0.012), and ferritin level (OR: 1.005, 95% CI: 1.003–1.007; p<0.001) on admission were independent predictors of in-hospital mortality of COVID-19 patients.
Conclusion: The CHA2DS2-VASc score predicted in-hospital mortality in patients with COVID-19, regardless of AFib.

6.Comparison of RCHA2DS2-VASc score and CHA2DS2-VASc score prediction of no-reflow phenomenon in patients with ST-segment elevation myocardial infarction
Çağrı Zorlu, Cemal Köseoğlu
PMID: 33034584  doi: 10.5543/tkda.2020.90140  Pages 664 - 672
Amaç: “No reflow” distal embolizasyon, mikrovasküler oklüzyon, uzamış miyokardiyal iskemi ve hasardan oluşan bir fenomendir. Primer perkütan koroner girişim sonrası hastaların yaklaşık %5 ila %10’u oranında ortaya çıkar.CHA2DS2-VASc skoru günlük uygulamada kolayca uygulanabilir ve bu skorun komponentleri ile no reflow’un risk faktörleri benzerdir. Kronik böbrek hastalığı hiperkoagülopati riskini getirir ve ST segment yükselmeli miyokart enfarktüsünde (STYME) artmış no reflow riski ile ilişkilidir. Böbrek di̇sfonksiyonu olan hastalarda modifiye CHA2DS2-VASc skorlaması geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, no-reflow geli̇şen hastalarda CHA2DS2-VASc skorlama sisteminin prognostik önemini araştırmaktır.
Yöntemler: Bu çalışmaya, geriye dönük olarak, STYME olup no reflow gelişen 75 hasta ile no reflow gelişmeyen 1138 hasta alındı. İki grup arasında CHA2DS2-VASc skoru ve RCHA2DS2-VASc skoru karşılaştırıldı.
Bulgular: Medyan CHA2DS2-VASc skoru ve medyan RCHA2DS2-VASc skoru no reflow gelişen gruptan istatistiksel olarak anlamlı olup yüksek bulundu (her ikisi için de, p<.001). Ayrıca, CHA2DS2-VASc skorunun tüm bileşenleri iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede farklıydı. RCHA2DS2-Vasc ≥2 puanı, %83 sensivite ve %62 spesifite ile no reflow öngördürücüsü olarak kullanılabilir.
Sonuç: RCHA2DS2-VASc skoru no reflow gelişmini öngörmede basit, ucuz ve kolay erişilebilir bir skordur.
Objective: No-reflow is a phenomenon that can arise due to factors such as distal embolization, microvascular occlusion, or prolonged myocardial ischemia and damage. It occurs in about 5% to 10% of patients after primary percutaneous coronary intervention. The CHA2DS2-VASc score can be easily calculated in daily practice and the components of this score are similar to common risk factors for no-reflow. Chronic renal disease generates a hypercoagulable state, which is associated with increased risk of no-reflow in cases of ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI). A modified CHA2DS2-VASc score has been developed to include patients with renal dysfunction. The aim of this study was to investigate the prognostic significance of this scoring system, the RCHA2DS2-VASc score, in patients with no-reflow.
Methods: A total of 75 patients with no-reflow and 1138 patients without no-reflow after STEMI were retrospectively enrolled in this study. The CHA2DS2-VASc and RCHA2DS2-VASc scores of the two groups were compared.
Results: The median CHA2DS2-VASc score and the median RCHA2DS2-VASc score were significantly higher in the no-reflow group (p<.001, for both). There was a statistically significant difference between the groups in all of the components of the CHA2DS2-VASc score. An RCHA2DS2-VASc score of ≥2 was a predictor of no-reflow with a sensitivity of 83% and specificity of 62%.
Conclusion: The RCHA2DS2-VASc score is a simple, inexpensive, and easily accessible score to predict no-reflow.

7.Investigation of metabolic effects of CETP gene rs289714 variation in coronary artery patients: A case-control study
Özlem Kurnaz Gömleksiz, Zeynep Karaali, Zehra Buğra, Oğuz Öztürk, Hulya Yilmaz Aydogan
PMID: 33034581  doi: 10.5543/tkda.2020.70124  Pages 673 - 682
Amaç: Bu çalışmanın amacı, koroner arter hastalığı (KAH) olan hastalarda CETP rs289714 gen polimorfizminin, serum lipit profili ve diğer metabolik parametreler üzerindeki etkilerinin araştırılmasıdır.
Yöntemler: CETP geni rs289714 polimorfizmi 104 KAH hastası ve 77 kontrol örneklerinde PZR-RFLP yöntemiyle incelendi.
Bulgular: CETP rs289714 genotip ve alel dağılımları gruplar arasında istatistiksel olarak farklı bulunmamıştır (p>0.05). KAH erkek hastalarında vücut kitle indeksi (VKİ) değerleri G aleli taşıyanlarda AA genotipi taşıyanlara göre daha yüksekti (p=0.05). Lojistik regresyon analizinde, erkek KAH hastalarında G alelinin varlığı VKİ’nin ≥27 kg/m2 olması ile ilişkili idi (GR: 0.269; %95 GA=0.075–0.966; p=0.044). Kadın hastalarda G aleli AA genotiplilere göre daha düşük HDL-K düzeyleriyle ilişkili bulundu (p=0.049).
Sonuç: Bu bulgular, CETP rs289714 polimorfizminin erkek hastalarda VKİ ve kadın hastalarda HDL-K değerleri üzerine etkilerinden dolayı KAH gelişiminde risk oluşturabileceğini düşündürmektedir.
Objective: The aim of this study was to investigate the effects of the CETP gene rs289714 polymorphism on the serum lipid profile and other metabolic parameters in Turkish patients with coronary artery disease (CAD).
Methods: The CETP rs289714 variant was examined in 104 patients with CAD and 77 controls using the polymerase chain reaction-restriction fragment length polymorphism method.
Results: The CETP rs289714 genotype and allele distribution was not statistically different between the groups (p>0.05). The body mass index (BMI) values in men with CAD were higher in patients with the G allele compared with those carrying the AA genotype (p=0.05). Logistic regression analysis showed that the G allele in male CAD patients was a risk factor for a BMI of 27 kg/m2 (odds ratio: 0.269, 95% confidence interval: 0.075–0.966; p=0.044). The G allele in female patients was associated with lower HDL-C levels than the AA genotype (p=0.049).
Conclusion: The results suggest that the CETP rs289714 polymorphism may cause risk for the development of CAD due to its effects on high-density lipoprotein cholesterol values in male patients and BMI in female patients.

8.Serum lactate level may predict the development of acute kidney injury in acute decompensated heart failure
Muzaffer Kahyaoglu, Ahmet Karaduman, Çetin Geçmen, Özkan Candan, Ahmet Güner, Ender Ozgün Cakmak, Emrah Bayam, Yusuf Yılmaz, Mehmet Çelik, Ibrahim Akin Izgi, Cevat Kirma
PMID: 33034575  doi: 10.5543/tkda.2020.25679  Pages 683 - 689
Amaç: Akut dekompanse kalp yetersizliği (ADKY) hayati tehlike arz eden bir tıbbi durumdur ve akut böbrek hasarı (ABH), ADKY nedeniyle hastaneye yatırılan hastaların %30’undan fazlasında gelişerek hem mortalite hem de morbidite oranlarını arttırmaktadır. Önceki çalışmalar ABH’nin gelişimini öngörmek için çeşitli biyobelirteçler kullanılabileceğini bildirmiştir. Biz bu çalışmada, ADKY hastalarında başvuru sırasındaki laktat düzeyleri ile ABH arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Haziran 2018 ile Aralık 2018 arasında ardışık toplam 154 ADKY hastası çalışmaya ileriye yönelik olarak alındı ve dışlama kriterleri sonrasında toplam 91 hasta incelendi. Hastalar ABH gelişen ve gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı.
Bulgular: Hastalar ABH gelişmeyen 63, ABH gelişen 28 hasta olmak üzere iki gruba ayrıldı. ABH gelişen grupta, ABH gelişmeyen gruba göre daha yüksek kronik böbrek hastalığı öyküsü, daha yüksek kreatinin seviyeleri, daha düşük GFR seviyeleri, daha düşük HCO3 seviyeleri, daha yüksek laktat seviyeleri ve daha düşük LVEF değerleri vardı (tüm parametreler için p<0.05). Akut böbrek hasarının gelişmesinde bağımsız belirleyicileri belirlemek için çoklu lojistik regresyon analizi yapıldı. KBH öyküsü (odds oranı [OO] 4.003, %95 GA [güven aralığı] 1.295–12.371, p=0.016) ve laktat seviyeleri (OO 1.545, %95 GA 1.222–1.954, p<0.001) akut böbrek hasarının gelişmesinde bağımsız öngördürücü parametreler olarak saptandı.
Sonuç: Akut böbrek hasarı ADKY hastalarında en büyük sorunlardan biridir ve yüksek laktat seviyeleri akut böbrek hasarının erken teşhisinde yardımcı olabilir.
Objective: Acute decompensated heart failure (ADHF) is a life-threatening medical condition and more than 30% of patients hospitalized for ADHF develop acute kidney injury (AKI), which increases the rate of both mortality and morbidity. Previous research has indicated that several biomar-
kers may help to predict the development of AKI. The aim of this study was to investigate the relationship between lactate level at the time of admission and AKI in ADHF patients.
Methods: A total of 154 consecutive ADHF patients were prospectively enrolled from June 2018 to December 2018, and after applying the exclusion criteria, a total of 91 patients were included in the study. The patients were divided into 2 groups: those with and without AKI.
Results: There were 63 patients in the group without AKI and 28 patients in the group with AKI. The AKI group had a higher percentage of a history of chronic kidney disease (CKD), a higher creatinine level, lower glomerular filtration rate level, lower bicarbonate level, higher lactate level, and a lower left ventricular ejection fraction compared with the non-AKI group (p<0.05 for all parameters). Multiple logistic regression analysis determined that CKD history (odds ratio [OR]: 4.003, 95% confidence interval [CI]: 1.295–12.371; p=0.016) and lactate level (OR: 1.545, 95% CI: 1.222–1.954; p<0.001) were independent predictive parameters for developing AKI.
Conclusion: An elevated lactate level may help to make an early diagnosis of AKI, an important concern in ADHF.

9.High fructose consumption may be associated with slow coronary flow
Mevlüt Serdar Kuyumcu, Aliye Kuyumcu
PMID: 33034572  doi: 10.5543/tkda.2020.03205  Pages 690 - 697
Amaç: Koroner yavaş akım (KYA) patofizyolojisi tam manasıyla açıklığa kavuşturulamamıştır, dahası artmış fruktoz tüketiminin, KYA patofizyolojisinde rol oynayabilecek oksidatif stres ve inflamasyon ile ilişkili olduğunu gösteren birçok çalışma vardır. Bu çalışmanın amacı, fruktoz tüketimi ile izole KYA arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.

Yöntemler: Aralık 2018-Nisan 2019 tarihleri arasında koroner anjiyografi uygulanan kararlı anjina pektorisli hastalar değerlendirildi. İzole KYA’lı 45 hasta, hasta grubu (KYA grubu) ve 50 normal koroner akım paterni (NKAP) olan birey kontrol grubu olarak kabul edildi. Besin tüketiminin ayrıntılarını sağlamak için katılımcılar diyet kaydı kullandı, iki gruptan gelen tüm veriler karşılaştırıldı.

Bulgular: KYA grubunda yüksek-hassasiyetli CRP (Hs-CRP) düzeyleri (p=0.024), beyaz kan hücresi sayısı (p=0.038) ve sigara içme oranı (p=0.012) daha yüksekti. Toplam enerji (p=0.029), karbonhidrat (p=0.047) ve fruktoz tüketimi (p<0.001) KYA grubunda daha yüksekti. Çok değişkenli lojistik regresyon analizleri, daha yüksek Hs-CRP seviyeleri, fruktoz tüketimi ve sigara içmenin KYA ile bağımsız olarak ilişkili olduğunu gösterdi.

Sonuç: Çalışmamızda KYA grubunda fruktoz tüketimi daha yüksektir. Yüksek fruktoz tüketimi, KYA patofizyolojisinde rol oynama potansiyeline sahiptir.
Objective: The precise pathophysiology of slow coronary flow (SCF) has not yet been clarified; however, many studies have shown that significant fructose consumption is associated with oxidative stress and inflammation, which may play a role in the pathophysiology of SCF. The aim of this study was to investigate the association between fructose consumption and isolated SCF.

Methods: Patients with stable angina pectoris who underwent coronary angiography between December 2018 and April 2019 were evaluated for this study. In all, 45 patients with isolated SCF were selected as the patient group (SCF group) and 50 patients with a normal coronary flow pattern were enrolled as a control group. Participants used a dietary record to provide details of nutrient consumption and all of the data from the 2 groups were compared.

Results: The high-sensitivity C-reactive protein (Hs-CRP) level (p=0.024), white blood cell count (p=0.038), and smoking rate (p=0.012) were higher in the SCF group. Total energy (p=0.029), carbohydrate (p=0.047), and fructose consumption (p<0.001) were also higher in the SCF group. Multivariable logistic regression analysis demonstrated that a higher level of Hs-CRP, fructose consumption, and smoking were independently associated with SCF.

Conclusion: The SCF group demonstrated a higher level of fructose consumption. Excessive fructose consumption may play a role in SCF pathophysiology

CASE REPORT
10.A case of heart failure mimicking COVID-19 pneumonia: The role of clinical and chest computed tomography findings in the differential diagnosis
Zekeriya Doğan, Çiğdem Ileri, Çağan Yıldırım, Halil Ataş, Altuğ Çinçin, Beste Özben, Bülent Mutlu
PMID: 33034577  doi: 10.5543/tkda.2020.51792  Pages 698 - 702
Akut kalp yetersizliği en sık görülen kardiyak acil durumlardan biridir. Kalp yetersizliğinden kaynaklanan akciğer ödemi, akciğer bilgisayarlı tomografi taramalarında eksüdatif bir hastalığı taklit edebilir. Aralık 2019’da Çin’de Coronavirus Hastalığı-2019 (COVID-19) salgını başlamış ve kısa sürede tüm dünyaya yayılmıştır. Bu pandemi döneminde, akut dispne ile başvuran hastalarda COVID-19 pnömonisini dışlama eğilimi artmış olup bu durum benzer semptomlar ile gelen akut dekompanse kalp yetersizliği olan hastaların tanı ve tedavisinde gecikmeye yol açabilmektedir. Bu yazıda, akut miyokart enfarktüsü geçirmesinden bir hafta sonra dispne ile acil servise başvuran diyabetik bir hastayı sunuyoruz. Amacımız kalp yetersizliği ve COVID-19 pnömonisinde ayırıcı tanıya dikkat çekmektir.
Acute heart failure (HF) is one of the most common cardiac emergencies. Pulmonary edema caused by HF may mimic an exudative disease on chest computed tomography scans. Coronavirus disease 2019 (COVID-19) emerged in China in December 2019 and quickly spread around the world. During this pandemic period, the need to exclude the possibility of COVID-19 pneumonia in patients with acute dyspnea may cause a delay in the diagnosis and treatment of patients with acutely decompensated HF who have similar symptoms. This case report describes a diabetic patient admitted with dyspnea one week after she suffered an acute myocardial infarction. The objective of this report is to draw attention to the differential diagnosis of HF and COVID-19 pneumonia.

11.A rare presentation of a patient with COVID-19: Cardiac tamponade
Kemal Emrecan Parsova, Levent Pay, Yusuf Oflu, Ramil Hacıyev, Göksel Çinier
PMID: 33034578  doi: 10.5543/tkda.2020.56727  Pages 703 - 706
SARS-CoV-2’nin neden olduğu Coronavirus hastalığı 2019 (COVID-19) sadece hafif grip benzeri semptomlardan ağır progresif pnömoniye kadar değişen geniş bir klinik prezentasyona sahiptir. Enfeksiyonun seyrinde miyokardit, akut miyokart enfarktüsü, kalp yetersizliği, kardiyak ritim bozukluklarını içeren kardiyak tutulum gözlenebilir; ama önceden COVID-19 tanısı almış çok nadir sayıda hastada kardiyak tamponat tanımlanmıştır. Elli sekiz yaşında kadın hasta iki hafta önce başka bir hastanede atipik pnömoni nedeniyle hastaneye yatırılmış. Nazofaringeal sürüntü incelemesinde COVID-19 pozitif saptanmış. Hasta komplikasyonsuz bir hospitalizasyon süreci geçirmiş ve bir hafta önce taburcu edilmiş. Hasta acil servisimize nefes darlığı ve bacaklarda şişme şikayeti ile geldi. Yatak başı yapılan transtorasik ekokardiyografide (TTE) global olarak azalmış sol ventrikül sistolik fonksiyonları ile birlikte ejeksiyon fraksiyonu (EF) %30 ve tüm kalbi çepeçevre saran ve diyastolik doluşta restriksiyona yol açan ciddi perikardiyal effüzyon görüldü. Hasta perikardiyal tamponat tanısı ile koroner yoğun bakım ünitesine (KYBU) kabul edildi. Yatakbaşı perikardiyosentez yapıldı ve serohemorajik sıvı drene edildi. COVID-19 enfeksiyonu olan hastalarda dispne gelişmesi veya dispnenin kötüleşmesi durumunda perikardiyal effüzyon ve perikardiyal tamponat ayırıcı tanıda düşünülmelidir
The clinical presentation of coronavirus disease 2019 (COVID-19), which is caused by severe acute respiratory syndrome coronavirus 2, can range from only mild, flu-like symptoms to severe progressive pneumonia. Cardiac involvement may be observed during the course of the infection and may include myocarditis, acute myocardial infarction, heart failure, and cardiac rhythm disturbances, but cases describing cardiac tamponade in patients previously diagnosed with COVID-19 are very rare. A 58-year-old female had been hospitalized in another hospital 2 weeks prior to the currently described presentation due to atypical pneumonia. A nasopharyngeal swab specimen was positive for COVID-19. The hospitalization was uncomplicated and she was discharged after a week. She presented at our emergency department with symptoms of shortness of breath and swelling in both legs. A bedside transthoracic echocardiography showed globally depressed left ventricular contraction with an ejection fraction of 30% and there was significant pericardial effusion, which surrounded the entire heart and restricted diastolic filling. The patient was admitted to the coronary intensive care unit with the diagnosis of pericardial tamponade. Bedside pericardiocentesis was performed and serohemorrhagic fluid was drained. Pericardial effusion and pericardial tamponade should be considered in the differential diagnosis of patients with COVID-19 exhibiting dyspnea or worsening of dyspnea. A 58-year-old female has been hospitalized in another hospital two weeks ago due to atypical pneumonia. Her nasopharyngeal swab specimen was positive for COVID-19. She had an uncomplicated course during the hospitalization and was discharged a week ago. She presented to our emergency department (ED) with symptoms of shortness of breath and swelling in both legs. We performed bedside transthoracic echocardiography (TTE) which showed globally depressed left ventricular contraction with ejection fraction (EF) of 30% and there was significant pericardial effusion which surrounded the entire heart and restricted diastolic filling. The patient was admitted to the coronary intensive care unit (CICU) with the diagnosis of pericardial tamponade. Bedside pericardiosentesis was performed and serohemorrhagic fluid was drained.
Patients with COVID-19 infection who develops or have worsening dyspnea, pericardial effusion and pericardial tamponade should be considered in differential diagnosis.

INVITED REVIEW
12.State-of-the-art look at premature ventricular complex diagnosis and management: Key messages for practitioners from the American College of Cardiology Electrophysiology Council
Erdi Babayiğit, Taner Ulus, Bülent Görenek
PMID: 33034580  doi: 10.5543/tkda.2020.69786  Pages 707 - 713
Ventriküler erken vurular (VEV), klinikte en sık karşılaşılan aritmilerden birisidir. Genellikle iyi huylu olarak kabul edilmesine rağmen, kardiyomiyopati gelişimine sebep olabilir ve nadiren de ani kardiyak ölüm ile ilişkili olabilir. Yakın zamanda Amerika Kardiyoloji Koleji Elektrofizyoloji Konseyi VEV’lere ilişkin tanısal ve tedavi edici hususlar hakkında klinik pratiğe ilişkin son durumu bildiren bir derleme yayınlamıştır. Biz bu yazıda güncel raporların ışığında VEV’lerin tanısı, yaklaşım ve tedavi yöntemleri hakkında önemli noktaları sunduk.
Premature ventricular complexes (PVCs) are one of the most common arrhythmias seen in daily practice. Although PVCs are generally considered benign, they can lead to the development of cardiomyopathy and, rarely, can be associated with sudden cardiac death. Recently, the American College of Cardiology Electrophysiology Council published a state-of-the-art review on PVCs to provide diagnostic and therapeutic considerations for clinical practice. Presented are some important points about the diagnosis, approach, and treatment of PVCs.

CASE IMAGE
13.Pulmonary embolism in a young man infected with COVID-19 pneumonia
Arda Can Doğan, Ahmet Güner, Yalçın Avcı, Hicaz Zencirkiran Agus, Ezgi Gültekin Güner
PMID: 33034574  doi: 10.5543/tkda.2020.03688  Page 714
Abstract | English Full Text

14.Multiple Saphenous Vein Graft Aneurysm
Selma Arı, Hasan Ari, Fahriye Vatansever, mehmet melek, Tahsin Bozat
PMID: 33034582  doi: 10.5543/tkda.2020.73332  Page 715
Abstract | English Full Text | Video

OTHER ARTICLES
15.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 716
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale