ISSN 1016-5169 | E-ISSN 1308-4488
Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 51 (1)
Volume: 51  Issue: 1 - January 2023
EDITORIAL COMMENT
1.Coronary Slow Flow: A mysterious disease that has not yet been clarified
Nihat Kalay, Şaban Keleşoglu
PMID: 36689287  doi: 10.5543/tkda.2023.95035  Pages 1 - 2
Abstract |Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
2.Uric Acid Is Associated with Worsening of Diastolic Function and Adverse Outcomes in Patients with Coronary Slow Flow
Yonghong Niu, Hongju Zhang, Xiao Dong Li, Yutong Cheng, Su Wang, Qian Wang, Chayakrit Krittanawong, Edward A. El-Am, Ning Ma, Tao Sun
PMID: 36689291  doi: 10.5543/tkda.2022.32035  Pages 3 - 9
Amaç: Koroner yavaş akımlı hastalarda ürik asidin diyastolik fonksiyonun kötüleşmesi ve klinik sonuçlar üzerindeki etkisi belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışma, koroner yavaş akım hastalarında serum ürik asit, diyastolik fonksiyonun kötüleşmesi ve majör advers kardiyovasküler olaylar arasındaki olası ilişkileri araştırmayı amaçlamaktadır.

Yöntemler: Anjiyografik olarak koroner yavaş akım tanısı konulan 537 hastadan prospektif olarak kan örnekleri alındı. Bunlardan 425 hastaya stres ekokardiyografi ile maksimum koşu bandı eforunun hem öncesinde hem de sonrasında kapsamlı kardiyak fonksiyon değerlendirmesi yapıldı. Serum ürik asit ile majör advers kardiyovasküler olaylar arasındaki ilişki, Cox orantılı tehlikeler regresyon modeli kullanılarak incelendi.

Bulgular: 425 hastadan (ortalama yaş: 58 ± 11 yıl; %52,2 erkek) 176’sında (%41,4) egzersizstresinden sonra diyastolik fonksiyonda kötüleşme meydana geldi. Diyastolik fonksiyonu kötüleşen hastalarda, diğerlerine kıyasla serum ürik asit seviyeleri yüksekti (sırasıyla 5,7 [4.1,6.7] ve 4.3 [3.6, 5.3] mg/dL; P <.001). Yüksek serum ürik asit seviyeleri, diyastolik fonksiyonu kötüleşen hastalarda nötrofil sayıları ve yüksek duyarlı C-reaktif protein ile de anlamlı şekilde ilişkiliydi, ancak yüksek olmayanlarda böyle bir ilişki yoktu. Çok değişkenli regresyon analizi, serum ürik asidin diyastolik fonksiyonun kötüleşmesinin bağımsız bir öngörücüsü olduğunu ortaya koydu (odds oranı = 1.87 [1.17-3.82], P =.023). Ayrıca, serum ürik asit, ekokardiyografik ve klinik değişkenler için düzeltme yapıldıktan sonra bile majör advers kardiyovasküler olaylarla ilişkili bulundu (risk oranı = 1.56 [1.03-2.89], P =.016).

Sonuç: Serum ürik asit, diyastolik fonksiyonun kötüleşmesi ile ilişkilidir ve inflamasyon aracılık edebilir. Bu bulgular, ürik asidin koroner yavaş akımı olan hastalarda majör advers kardiyovasküler olaylar için bir risk faktörü olduğunu göstermektedir.
Objective: The impact of uric acid on worsening of diastolic function and clinical outcomes in patients with coronary slow flow remains unclear. This study aims to investigate possible associations between serum uric acid, worsening of diastolic function, and major adverse cardiovascular events in coronary slow flow patients.

Methods: Blood samples were obtained prospectively from 537 patients who had been angiographically diagnosed with coronary slow flow. Of those, 425 patients underwent comprehensive cardiac function assessment both before and after maximal treadmill exertion by stress echocardiography. The association between serum uric acid and major adverse cardiovascular events was examined using Cox proportional hazards regression model.

Results: Among the 425 patients (mean age: 58 ± 11 years; 52.2% men), worsening of diastolic function occurred in 176 (41.4%) after exercise stress. Patients with worsening of diastolic function had elevated levels of serum uric acid compared to those without
(5.7 [4.1, 6.7] vs 4.3 [3.6, 5.3] mg/dL, respectively; P <.001). Higher serum uric acid levels were also significantly associated with neutrophil counts and high-sensitive C-reactive protein in patients with worsening of diastolic function but not in those without. Multivariate regression analysis found serum uric acid to be an independent predictor of worsening of diastolic function (odds ratio = 1.87 [1.17-3.82], P =.023). Moreover, serum uric acid remained associated with major adverse cardiovascular events even after adjusting for echocardiographic and clinical variables (hazard ratio = 1.56 [1.03-2.89], P =.016).

Conclusion: Serum uric acid is associated with worsening of diastolic function and may be mediated by inflammation. These findings indicate that uric acid is a risk factor for major adverse cardiovascular events in patients with coronary slow flow.

3.Genetic Variants Associated with Severe Hypertriglyceridemia: LPL, APOC2, APOA5, GPIHBP1, LMF1, and APOE
Amir Hossein Abedi, Ilgın Yıldırım Şimşir, Fahri Bayram, Huseyin Onay, Su Özgür, Adam Mcintyre, Peter Toth, Robert Hegele
PMID: 36689289  doi: 10.5543/tkda.2022.98544  Pages 10 - 21
Amaç: Yüksek trigliserid (TG) düzeyleri; aterosklerotik kardiyovasküler hastalık (ASKVH) ve pankreatit riskinde artma ile ilişkilidir. Amacımız, Türkiye'nin iki farklı coğrafi bölgesinde ciddi hipertrigliseridemi (HTG) ve pankreatit birlikteliğini değerlendirmek ve ülkemizdeki monogenik HTG’ye yol açan varyantları tanımlamaktır.

Yöntemler: Çalışmamızda 2014-2019 yıllarında endokrinoloji polikniklerine başvuran, TG düzeyi ≥500 mg/dL (5,7 mmol/L) olan HTG vakaları incelenmiştir. LPL, APOC2, APOA5, GPIHBP1, LMF1 ve APOE genleri, potansiyel olarak patojenik varyantları taramak için yeni nesil dizileme kullanılarak sekanslanmıştır.

Bulgular: Yüz otuz altı hastanın 64'ünde (%47,1) potansiyel olarak patojenik varyantlar tespit edildi. 42 (%30,9) vakada LPL, 10 (%7,4) vakada APOA5, 5 (%3,7) vakada APOC2, 5 (%3,7) vakada LMF1 ve 2 (%1,5) vakada APOE varyantları saptandı. Pankreatit geçiren grupta (n = 76, %56,3) LPL varyantları, pankreatit öyküsü olmayan (n = 60, %43,7) gruba göre daha yüksek sıklıkta (P <0,001) görüldü. Pankreatit geçiren hastaların medyan TG'si 2083 mg/dL (23,5 mmol/L) ve pankreatit geçirmeyen hastaların medyan TG'si 1244,5 mg/dL (14,1 mmol/L) idi.

Sonuç: Pankreatit ve ASKVH’ın önlenmesi için HTG tanısına doğru bir yaklaşım önemlidir. Sekonder nedenleri dışladıktan sonra primer HTG için varyantların değerlendirilmesi, hasta merkezli hassas bir tedavi planının yapılmasına yardımcı olabilir.
Objective: High triglyceride (TG) levels are associated with an increased risk for atherosclerotic cardiovascular disease (ASCVD) and pancreatitis. The objectives for this study were to evaluate for the coexistence of severe HTG and pancreatitis in two different geographic regions of Turkey and to identify rare variants that cause monogenic HTG in our country.

Methods: In our study from 2014 to 2019, patients with severe HTG who presented to the endocrinology outpatient clinics with TG levels >500 mg/dL (5.7 mmol/L) were evaluated. The LPL, APOC2, APOA5, GPIHBP1, LMF1, and APOE genes were sequenced using next generation sequencing to screen for potentially pathogenic variants.

Results: Potentially pathogenic variants were identified in 64 (47.1%) of 136 patients. Variants in LPL were seen in 42 (30.9%) cases, APOA5 variants in 10 (7.4%) cases, APOC2 variants in 5 (3.7%) cases, LMF1 variants in 5 (3.7%) cases, and APOE mutations in 2 (1.5%) cases. In the subgroup that experienced pancreatitis (n = 76, 56.3%), LPL variants were seen at higher frequency (P <0.001) than in the subgroup with no history of pancreatitis (n = 60, 43.7%). Patients who developed pancreatitis (56.3%) demonstrated a median TG of 2083 mg/dL (23.5 mmol/L), and patients without pancreatitis (43.7%) demonstrated a median TG of 1244.5 mg/dL (14.1 mmol/L) (P <0.001).

Conclusion: Accurate approach to HTG diagnosis is important for the prevention of pancreatitis and ASCVD. Evaluation of variants in primary HTG after excluding secondary causes may help provide a patient-centric precision treatment plan.

4.Gender-Dependent Comparison of Coronary Computed Tomography Angiographic Characteristics among Patients with Suspected Atherosclerosis: A Single-Center Experience
Aslan Erdoğan, Eyup Özkan, Mehmet Rasih Sonsöz, Ömer Genç, Ersin Ibişoğlu, Yelda Özateş, Duygu Inan, Muhammed Mert Göksu, Yiğit Can Kartal, Ali Fuat Tekin, Berk Erdinç, Gazi Çapar, Ahmet Güler, Alev Kılıçgedik, Ali Karagöz
PMID: 36689283  doi: 10.5543/tkda.2022.75572  Pages 22 - 31
Amaç: Bu çalışmada göğüs ağrısı ile başvuran hastalarda koroner arter hastalığı (KAH) risk faktörleri, ateroskleroz varlığı ve şiddeti ve plak tipi dağılımında cinsiyete dayalı farklılıkları incelemeyi amaçladık.

Yöntemler: Ağustos 2020-Ekim 2021 tarihleri arasında kardiyoloji polikliniğimize göğüs ağrısı ile başvuran ve bilgisayarlı koroner tomografik anjiyografi (BTA) yapılan toplam 1496 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların BTA'larından elde edilen plak özellikleri, Agatston skoru ve Koroner Arter Hastalığı Raporlama ve Veri Sistemi (CAD-RADS) skoru cinsiyete göre karşılaştırıldı.

Bulgular: Değerlendirilen 1496 hastanın yüzde 47,9'u kadındı. Kadınların %35.4'ünde ve erkeklerin ise %52,9'unda ateroskleroz saptandı (P <0,001). Diabetes mellitus [155 (%21,8) ve 123 (%15,7); P <0,001] ve hipertansiyon [271 (%38,1) ve 249 (%32); P <0.001] oranları kadınlarda erkeklerden daha yüksekti. Plak yükü ve yüksek riskli plak oranı erkek cinsiyette daha yüksek bulundu (P <0,001). Orta-yüksek derecedeki koroner darlık (CAD-RADS ≥3) oranı, erkeklerde %21.6, kadınlarda %12.2 olarak izlendi (P <0,001). Agatston skoru tüm yaş gruplarında erkeklerde kadınlara göre daha yüksek bulundu (P <0,001). KAH şiddeti kadınlarda yaşla birlikte keskin bir şekilde arttı (P etkileşimi = 0,003).

Sonuç: Kadın hastalarda geleneksel risk faktörü oranları daha yüksek olmasına rağmen, erkek cinsiyet, artmış koroner plak yükü, yüksek riskli plak, CAD-RADS ve Agatston skorları ile ilişkilendirildi. Bu nedenle cinsiyete bağlı farklılıkları dikkate alan hasta temelli yaklaşımlar etkin tedavi ve takip sağlayabilir.
Objective: In this study, we aimed to examine gender-based differences in coronary artery disease (CAD) risk factors, the presence and severity of atherosclerosis, and the distribution of plaque type in patients presenting with chest pain.

Methods: A total of 1496 patients who applied to our cardiology outpatient clinic with chest pain and underwent computed coronary tomographic angiography (CTA) between August 2020 and October 2021 were included in the study. Plaque characteristics, Agatston score, and Coronary Artery Disease-Reporting and Data System (CAD-RADS) score obtained from the patients’ CTAs were compared by gender.

Results: Of the 1496 patients evaluated, 47.9% were female. Coronary atherosclerosis was detected in 35.4% of females and 52.9% of males (P <0.001). Diabetes mellitus [155 (21.8%) vs. 123 (15.7%); P <0.001] and hypertension [271 (38.1%) vs. 249 (32%); P <0.001] rates were higher in females than in males. Plaque burden and high-risk plaque rate were found to be higher in males (P <0.001). Next, the rate of moderate-to-high coronary artery stenosis (CAD-RADS ≥3) was observed at 21.6% in men and 12.2% in women (P <0.001). Agatston score was found to be higher in males than in females for all age groups (P <0.001). The severity of CAD increased sharply with age in females (P interaction = 0.003).

Conclusion: Although female patients demonstrated higher rates of traditional risk factors, the male gender was associated with increased coronary plaque burden, high-risk plaque, CADRADS, and Agatston scores. Therefore, patient-based approaches that consider gender-related differences could provide effective treatment and follow-up.

5.Remember Diabetes Mellitus When Assessing Renal Blood Flow in Hypertensive Patients: A Renal Frame Count Study
Idris Buğra Çerik, Ferhat Dindaş, Mehmet Birhan Yılmaz
PMID: 36689284  doi: 10.5543/tkda.2022.77567  Pages 32 - 39
Amaç: Diabetes mellitus (DM), renal kan akışında ve glomerüler filtrasyonda dinamik değişikliklerle ilerler. Renal çerçeve sayısı (RFC), renal kan akışındaki mikrovasküler ve makrovasküler değişiklikleri gösterebilen sineanjiyografik bir parametredir. Bu çalışmada biz DM'nin renal perfüzyonda neden olabileceği değişiklikleri RFC kullanarak göstermeyi amaçladık.

Yöntemler: Çalışmaya renal anjiyografi yapılan 55 DM hastası ve 55 DM olmayan hasta olmak üzere toplam 110 hipertansif olgu retrospektif olarak alındı. Tüm deneklerin RFC değerleri hesaplandı ve birbirleriyle karşılaştırıldı.

Bulgular: Bazal demografik özellikler ve antihipertansif ilaçlar açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu. Sol renal arterden ölçülen RFC değeri DM grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü. (sırasıyla 11,33±2,55, 13,49±3,24; p<0,001). Sağ renal arterden ölçülen RFC değeri DM grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük saptandı (sırasıyla 11.07±2.43, 13.33±3.07; p<0.001). Ortalama RFC değeri de DM grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla 11.20±2.18, 13.41±2.84, p<0.001). Ortalama RFC'yi etkileyebilecek değişkenleri belirlemek için yapılan çok değişkenli lineer regresyon analizinde, ortalama RFC değeri ile sadece HbA1C düzeyinin ilişkisi olduğu belirlendi.

Sonuç: Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma DM ile RFC arasındaki ilişkiyi araştıran ilk çalışmadır. DM hastalarında renal kan akımındaki artışa paralel olarak RFC azalmaktadır. RFC'nin klinik kullanımında bu ilişki dikkate alınmalıdır.
Background: Diabetes mellitus (DM) progresses with dynamic changes in renal blood flow and glomerular filtration. Renal frame count (RFC) is a cineangiographical parameter that is capable of presenting microvascular and macrovascular changes in the renal blood flow. We aimed to show the changes, which may be caused by DM in the perfusion, by using RFC.

Methods: Totally 110 hypertensive subjects consisting of 55 DM patients and 55 non-DM patients as a control group who underwent renal angiography were retrospectively enrolled in the study. The RFC values of all subjects were calculated and compared to each other.

Results: There were no significant differences between the two groups in terms of basal demographic characteristics and antihypertensive medications. The RFC value measured from the left renal artery was significantly lower in the DM group compared to the control group. (11.33±2.55, 13.49±3.24, respectively; p<0.001). The RFC value measured the right renal artery was detected to be significantly lower in the DM group than the control group (11.07±2.43, 13.33±3.07, respectively; p<0.001). The mean RFC value was also significantly lower in the DM group compared to the control group (11.20±2.18, 13.41±2.84, respectively;p<0.001). In the multivariable linear regression analysis conducted to determine the variables which may affect mean RFC, it was determined that only the HbA1C level had a relation with the mean RFC value.

Conclusion: To the best of our knowledge, this is the first study to show the influence of DM on RFC. RFC seems to decrease in DM subjects.

6.Conduction Disturbances and Arrhythmia Risk After Septal Reduction Therapy with Alternative Agents: A Pilot Study with EVOH-DMSO and Systematic Review
Serkan Asil, Kudret Aytemir
PMID: 36689282  doi: 10.5543/tkda.2022.69570  Pages 40 - 49
Amaç: Cerrahi septal miyektomi ve alkol septal ablasyonu, obstrüktif HKMP'de sol ventrikül çıkım yolu gradiyentini hafifletmek için önerilen tedavi yöntemleridir. Alkol septal ablasyonun cerrahiye göre birçok avantajı olmasına rağmen yaşamı tehdit eden bazı komplikasyonlarla da ilişkilidir. Bu nedenle merkezimiz septal arter embolizasyonu için alternatif ajanlar kullanmaktadır. Bu çalışmada, EVOH-DMSO ile septal ablasyon verilerimiz ışığında, tüm diğer alternatif ajan septal redüksiyon yöntemleri ve alkol septal ablasyonu sonrası iletim sistemi bozuklukları ve aritmi riski karşılaştırması amaçlanmıştır.

Yöntemler: EVOH-DMSO ile septal redüksiyon tedavisi alan 25 hasta retrospektif olarak, bunun yanında tüm alternatif ajan septal redüksiyon çalışmaları sistematik literatür taraması ile incelendi ve karşılaştırıldı.

Bulgular: Semptomatik obstrüktif HKMP’li 25 hasta (%52 kadın; ortalama yaş: 55,8±17,1) çalışmaya alındı. Pik sol ventrikül çıkım yolu gradiyenti prosedürden sonra önemli ölçüde azaldı (68'e karşı 20 mmHg; P <0,001). 12 aylık takipte mortalite olmadı. 2 (%8) hastada tam atriyoventriküler blok kaydedildi. İşlem sonrası RBBB insidansı belirgin artmıştı (işlem öncesi 2 hasta (%8), işlem sonrası 9 hasta (%36) p = 0,002). Takipte EKG ve Holter monitörizasyonunda sürekli ventriküler taşiaritmi olmadı ve atriyal fibrilasyon sıklığında değişiklik yaşanmadı. EVOH-DMSO'yu diğer alternatif ajanlar ile sistematik literatür taraması yaparak karşılaştırdık ve EVOH-DMSO'nun diğer alternatif ajanlardan daha yaygın olarak iletim sistemi sorunlarına neden olabileceğini saptadık.

Sonuç: EVOH-DMSO, diğer alternatif ajanlardan daha yaygın, ancak alkol septal ablasyondan daha az iletim sistemi sorunlarına neden olabilmektedir.
Objective: Surgical septal myectomy and alcohol septal ablation are recommended treatment modalities for alleviating Left ventricular outflow tract (LVOT) gradient in obstructive HCM. Alcohol septal ablation offers advantages over surgery in many ways. However, it is associated with some life-threatening complications. For this purpose, our center used alternative agents for septal artery embolization. This study compared and evaluated conduction system defects and arrhythmia risk after EVOH-DMSO septal ablation with other alternative agents and alcohol septal ablation.

Methods: Twenty-five patients who received septal reduction therapy with EVOH-DMSO were analyzed retrospectively, and all non-alcoholic agent’s septal ablation studies were systematically reviewed and compared.

Results: Twenty-five patients (52% female; mean age: 55.8 ± 17.1) with symptomatic obstructive HCM were enrolled. The Peak LVOT gradient was significantly reduced after the procedure (68 vs. 20 mmHg; P <0.001). During the 12-month follow-up, no mortality occurred. The complete atrioventricular block was noted in 2 (8%) patients. The incidence of right bundle branch block (RBBB) increased after the procedure (pre-procedural 2 patients (8%), post-procedural 9 patients (36%) P = 0.002). On ECG and Holter monitorization, no sustained ventricular tachyarrhythmia occurred during follow-up, and no change was found in the frequency of atrial fibrillation. We systematically compared EVOH-DMSO to other non-alcohol agents, and we found that EVOH-DMSO can cause conduction system problems more commonly than other non-alcohol agents.

Conclusion: EVOH-DMSO could cause conduction system problems more common than other non-alcohol agents but less than alcohol septal ablation.

7.Evaluation of Arrhythmia Prevalence, Management, and Risk Factors in Patients with Transcatheter and Surgically Closed Secundum Atrial Septal Defects
Eser Doğan, Engin Gerçeker, Gamze Vuran, Mehmet Murat, Ceren Karahan, Cüneyt Zihni, Uğur Karagöz, Mustafa Karaçelik, Murat Muhtar Yılmazer, Timur Meşe
PMID: 36689288  doi: 10.5543/tkda.2022.98384  Pages 50 - 55
Amaç: Atriyal septal defekt (ASD), tüm doğuştan kalp hastalıklarının %6-10'unu oluşturur. Sekundum ASD kapatma; cerrahi veya perkütan olarak yapılabilir. İşlem öncesi, sırası ve sonrasında ortaya çıkan çeşitli aritmileri belirleyip, yönetimini değerlendirmeyi amaçladık.

Yöntemler: Çalışmaya Ocak 2008 ile Ocak 2020 arasında izole sekundum ASD'nin transkateter veya izole cerrahi olarak kapatılması uygulanan 0-18 yaş arası toplam 427 hasta dahil edildi. Her iki grup için postoperatif EKG kayıtları, intraoperatif aritmiler ve tedavileri kaydedildi. Ekokardiyografi ve EKG, postoperatif 1. hafta, 1, 3 ve 6. aylarda ve sonrasında yıllık olarak değerlendirildi.

Bulgular: Transkateter kapama sonrası, izlemdeki bazal EKG kayıtlarında; 21 hastada inkomplet sağ dal bloğu paterni saptandı. 229 hastada EKG sinüs ritminde saptandı. Cerrahi kapama sonrası izlemdeki bazal EKG kayıtlarında; 23 hastada inkomplet sağ dal bloğu paterni, 3 hastada komplet sağ dal bloğu, 1 hastada komplet AV tam blok paterni saptandı. 150 hastanın EKG sinüs ritminde izlendi. Transkateter grubundaki 104 hasta ve cerrahi grubundaki 96 hasta için en az bir postoperatif takip Holter EKG kaydı alınabildi. Transkateter kapatılan 104 hastanın 97'sinde (%93,3) normal Holter EKG bulguları, 7'sinde (%6,7) aritmi vardı. Cerrahi olarak kapatılan 96 hastanın 85'ünde (%88,5) normal Holter EKG bulguları, 11'sinde (%11.5) aritmi vardı. Aritmi sıklığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (P = 0,164).

Sonuç: Erişkinlerde yapılan çalışmalarda aritmi sıklığının pediatrik yaş grubuna göre daha yüksek olması, çocukluk çağında ASD'nin erken tanı ve tedavisinin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Her iki grupta benzer aritmi insidansı saptanması, uygun hastalarda her iki kapatma yönteminin de güvenliğini ve etkinliğini desteklemektedir.
Objective: Atrial septal defect (ASD) accounts for 6-10% of all congenital heart disorders. Secundum ASD closure can be performed surgically or percutaneously. We aimed to identify the various arrhythmias that occur before, during, and after the procedure and evaluate their management.

Methods: The study included a total of 427 patients aged 0-18 years who underwent transcatheter or surgical closure of isolated secundum ASD between January 2008 and January 2020. Postoperative electrocardiogram (ECG) traces, intraoperative arrhythmias, and treatments were recorded for both groups. Echocardiography and ECG were evaluated at postoperative 1 week, 1, 3, and 6 months, and annually thereafter.

Results: After transcatheter closure, follow-up basal ECG showed incomplete right bundle branch block pattern in 21 patients and sinus rhythm in 229 patients. After surgical closure, incomplete right bundle branch block pattern was detected in 23 patients, complete right bundle branch block in 3 patients, and complete AV-block (Atrioventricular Block) pattern in 1 patient. The other 150 patients showed sinus rhythm. At least one postoperative follow-up Holter ECG record could be obtained for 104 patients in the transcatheter group and 96 patients in the surgical group. Of 104 patients who underwent transcatheter closure, 97 (93.3%) had normal Holter ECG findings and 7 (6.7%) had arrhythmia. Of the 96 patients who underwent surgical closure, 85 (88.5%) had normal Holter ECG traces and 11 (11.5%) had arrhythmia. There was no statistically significant difference in the frequency of arrhythmia (P = 0.164).

Conclusion: The higher frequency of arrhythmia in adult studies compared to the pediatric age group once again demonstrates the importance of early diagnosis and treatment of ASD in childhood. The similar incidence of arrhythmia in both groups supports the safety and effectiveness of both closure methods in eligible patients.

REVIEW
8.Instantaneous Wave-Free Ratio: Novel Adenosine-Free Method to Assess Intracoronary Physiology
Murat Çimci, Sophie Degrauwe, Marco Roffi, Yazan Musayeb, Bilgehan Karadağ, Juan F. Iglesias
PMID: 36689290  doi: 10.5543/tkda.2022.57183  Pages 56 - 62
Fraksiyonel akım rezervi, çoklu koroner arter hastalığı olan hastalarda ve borderline lezyon varlığında daha önce non-invaziv değerlendirilmemiş koroner anjiyografi işlemine giren hastalarda önemli bir strateji olarak kabul edilmiştir. Spesifik bir diyastolik aralıkta ölçülen instantaneous wave free ratio hiperemik olmayan bir basınç oranıdır. Vazodilatatör ajan gerektirmeme, işlem hızı, geri çekme fenomeni ile ardışık ve yaygın infiltre damarlarda birbirinden ayrı darlıkların değerlendirilmesi ve optimal koroner revaskülarizasyonun değerlendirilmesi ile gerekçelendirilmesine izin veren sanal perkütan koroner girişim gibi avantajlarına bağlı olarak instantaneous wave-free ratio, koroner fizyoloji alanında değerli bir seçenek olmuştur. Bu derlemede fraksiyonel akım rezervi ile koroner fizyolojik kavramını ve köşe taşı çalışmalarla instantaneous wave-free ratio’nun ortaya çıkışını farklı klinik senaryolarda kullanımıyla birlikte işaret etmek amaçlanmıştır.
Fractional flow reserve assessment was accepted as a crucial strategy in stable patients undergoing coronary angiography without prior noninvasive evaluation in the presence of borderline lesions and in patients with multivessel coronary artery disease. Instantaneous wave-free ratio, measured during a specific diastolic interval, emerged as a nonhyperemic pressure ratio. Due to its advantages such as not requiring a vasodilating agent, rapidity of procedure, pullback phenomena for the assessment of individual stenosis in tandem lesions or diffusely infiltrated vessels, and virtual percutaneous coronary intervention which allows the assessment and justification ‘of‘ optimal coronary revascularization, instantaneous wave-free ratio became a valuable option in the field of coronary physiology. This review aims to address coronary physiological concept with fractional flow reserve and emergence of instantaneous wave-free ratio through cornerstone studies as well as the use of instantaneous wave-free ratio in different clinical scenarios.

CASE REPORT
9.Stumpless ostial right coronary artery chronic total occlusion: Retrograde approach
Sharath Reddy
PMID: 36689281  doi: 10.5543/tkda.2022.05808  Pages 63 - 68
Koroner total oklüzyonların, özellikle aorto-ostial lezyonların perkütan koroner müdahaleleri zordur. Aorto-ostiyal kronik total oklüzyonlarda antegrad girişim (telleme-wiring) mümkün olmadığı için, retrograd girişim, tek strateji olmaya devam etmektedir. Bu yazıda, retrograd girişim ve snare yöntemi ile eksternalizasyon ile başarılı bir şekilde açılan güdüksüz sağ koroner arter ostial kronik total oklüzyon olgusunu sunmaktayız. Perkütan koroner girişimde stentleme stratejisini yönlendirmek için, diffüz daralma gösteren distal sağ koroner arter ve posterior sol ventrikül dalı anlayabilmek adına intravasküler ultrason yapıldı.
Percutaneous coronary interventions of the coronary total occlusions, especially of the aorto-ostial lesions, portray challenges. As the antegrade wiring is not feasible in aorto-ostial chronic total occlusions, the retrograde wiring remains the lone strategy. We present a successful case of stumpless ostial right coronary artery chronic total occlusion, which was successfully opened by retrograde wiring and externalization by snaring. Intravascular ultrasound was performed to comprehend the diffusely narrowed distal right coronary artery and posterior left ventricular branch (PLVB) to guide stenting strategy in percutaneous coronary intervention.

10.An Abnormal Left Main Coronary Artery Origin, Which is Rare in A Young Athlete with A Bicuspid Aorta
Uzeyir Rahimov, Emin Karimli, Shafag Mustafaeva, Ozgur Kocamaz
PMID: 36689286  doi: 10.5543/tkda.2022.83445  Pages 69 - 71
Biküspit aort kapağı erişkinlerde kalbin en sık görülen konjenital anomalilerinden biridir. Aynı zamanda koroner arter anomalilerinin daha yüksek insidansı ile ilişkilidir. Semptomatik genç bir sporcuda, sol ana koroner arterin sol arka koroner sinüs Valsalva'dan anormal çıkışı ile ilişkili nadir bir konjenital biküspit aort kapağı vakasını sunuyoruz.
A bicuspid aortic valve (BAV) is one of the most congenital anomalies of the heart in adults. It is also associated with a higher-than-expected incidence of coronary artery anomalies. We present a rare case of congenital BAV associated with anomalous origin of the left main coronary artery (LMCA) from the posterior left coronary sinus of Valsalva in young symptomatic athlete.

11.A Transient Inferolateral ST-Segment Elevation on the Electrocardiogram Due to an Iatrogenic Left-Sided Pneumothorax After an Urgent Tracheostomy in a Patient with Metastatic Hypopharynx Cancer
Kurtuluş Karaüzüm, Mustafa Doğuş Gökçek, Beyza Kalaş, İrem Karaüzüm, Ertan Ural
PMID: 36689292  doi: 10.5543/tkda.2022.28589  Pages 72 - 75
Göğüs ağrısı olan hastalarda elektrokardiyografide (EKG) ST-segment yükselmesi varlığı hekimler için uyarıcıdır. Bu hastalara genellikle acil koroner anjiyografi yapılmaktadır. Bununla birlikte, EKG’de ST-segment yükselmesine neden olabilecek perikardit, hiperkalemi, Brugada sendromu, hipotermi ve erken repolarizasyon gibi birçok klinik durum mevcuttur. Pnömotoraks, trakeostominin nadir bir komplikasyonudur ve semptomları ani gelişen göğüs ağrısı ve nefes darlığıdır. Ayrıca pnömotoraksın EKG’de ST-segment değişikliklerine neden olabileceği bilinmektedir. Biz de metastatik hipofarenks kanseri ve normal koroner anjiyografisi olan bir hastada acil trakeostomi sonrası gelişen iyatrojenik sol taraflı pnömotoraksa bağlı geçici akut inferolateral ST-segment yükselmesini sunduk.
The presence of ST-segment elevation on the electrocardiogram alerts physicians in patients with chest pain. Emergency coronary angiography is usually performed in these patients. However, there are many conditions that cause ST-segment elevation on the electrocardiogram, such as pericarditis, hyperkalemia, Brugada syndrome, hypothermia, and early repolarization. Pneumothorax is a rare complication of tracheostomy and its symptoms are sudden chest pain and dyspnea. Also, it has been known that pneumothorax may cause ST-segment changes on the electrocardiogram. We presented a transient inferolateral ST-segment elevation on the electrocardiogram due to an iatrogenic left-sided pneumothorax after an urgent tracheostomy in a patient with metastatic hypopharynx cancer and normal coronary
angiogram.

CASE IMAGE
12.An Extraction Complication: Extreme Twisting and Its Management
Serkan Çay, Fırat Özcan, Özcan Özeke, Meryem Kara, Serkan Topaloğlu
PMID: 36689285  doi: 10.5543/tkda.2022.82566  Pages 76 - 78
Abstract |Full Text PDF

OTHER ARTICLES
13.Comments on Cardiology
Ertan Ural
Pages 79 - 80
Abstract |Full Text PDF



Journal Metrics

Journal Citation Indicator: 0.18
CiteScore: 1.1
Source Normalized Impact
per Paper:
0.22
SCImago Journal Rank: 0.348

Quick Search



Copyright © 2023 Archives of the Turkish Society of Cardiology