Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 49 (7)
Volume: 49  Issue: 7 - October 2021
ORIGINAL ARTICLE
1.Relationship between disease severity and atrial fibrillation in chronic obstructive pulmonary disease
Ekrem Şahan, Sertan Bulut
doi: 10.5543/tkda.2021.43081  Pages 517 - 521
Amaç: Atriyal fibrilasyon (AF), en sık görülen tedavi gerektiren kronik aritmidir. Kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH), AF için risk faktörlerinden biridir, ancak bu ilişki sadece solunumu fonksiyon testi sonuçları üzerinden irdelenmiştir. Çalışmadaki amacımız güncel kılavuzlarda belirlenen klinik ciddiyete bağlı KOAH sınıflaması ile AF arasındaki ilişkinin aydınlatılmasıdır.
Yöntemler: Kasım 2019 ve Ocak 2017 arasında KOAH nedeni ile yatarak tedavi alan hastalar tarandı. Koroner arter hastalığı, kalp yetersizliği, kalp kapak hastalığı, diyabet, kronik böbrek hastalığı, hipertansiyon, tiroid disfonksiyonu ve uyku apne sendromu olan hastalar dışlandı. 2019 Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) kılavuzuna göre KOAH hastaları A,B,C ve D gruplarına ayrıldı ve bu gruplar ile AF ilişkisi araştırıldı.
Bulgular: Cinsiyet ve beden kitle indeksi açısından iki grup arasında fark yoktu. Yaş, LVEF, sol atrium, sağ atrium, sağ ventrikül ve SPAB açısında her iki grup arasında anlamlı fark mevcuttu. Klinik ve semptomatik ciddiyete göre KOAH hastaları sınıflandırıldığında, klinik ciddiyet arttıkça AF sıklığı artmaktaydı.
Sonuç: Solunum testindeki FEV1 değerinden bağımsız olarak, klinik olarak daha ciddi tabloya sahip KOAH olgularında AF görülme sıklığı daha fazladır.
Objective: The aim of this study was to elucidate the relationship between atrial fibrillation (AF) and chronic obstructive pulmonary disease (COPD) classification based on clinical severity determined in current guidelines. AF is the most common chronic arrhythmia that requires treatment. COPD is one of the risk factors for AF, but this relationship was only explored through respiratory function test results.
Methods: Patients who received inpatient treatment for COPD between November 2019 and January 2017 were screened. Patients with coronary artery disease, heart failure, valvular heart disease, diabetes, chronic kidney disease, hypertension, thyroid dysfunction, and sleep apnea syndrome were excluded. According to the 2019 Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) guidelines, patients with COPD were divided into groups A, B, C, and D, and the relationship between AF and these groups was investigated.
Results: There was no difference between the two groups (depending on the presence of AF) in terms of sex and body mass index. There was a significant difference between the two groups in terms of age, left ventricular ejection fraction (LVEF), left atrium, right atrium, right ventricle, and systolic pulmonary artery pressure. When patients with COPD were classified according to clinical and symptomatic severity, the frequency of AF increased as the clinical severity increased.
Conclusion: Regardless of the forced expiratory volume – first second (FEV1) value in the respiratory test, the incidence of AF is higher in patients with COPD with a clinically more severe picture.

2.The relationship between plasma proadrenomedullin level and severity of the disease in patients with isolated rheumatic mitral stenosis
Ali Rıza Demir, İlyas Çetin, Ali Kemal Kalkan, Yalçın Avcı, Mehmet Altunova, Begüm Uygur, Emre Yılmaz, Mehmet Ertürk
doi: 10.5543/tkda.2021.39232  Pages 522 - 532
Amaç: Bu çalışmanın amacı romatizmal mitral stenozu (MS) olan hastalarda plazma proadrenomedullin (ProADM) düzeylerini saptamak, ProADM konsantrasyonu ile stenoz ciddiyetinin göstergesi olan ekokardiyografik parametreler ve semptom düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemek ve kendini daha önce bu alanda ispatlamış N-terminal pro-brain natriuretic peptide (NT-proBNP) ile ProADM’yi kıyaslamaktır.
Yöntemler: Çalışmaya izole romatizmal MS tanısı ile takip ve tedavi altında olan ardışık 53 hasta ile bu hastalarla benzer yaş ve cinsiyet özelliklerine sahip 45 gönüllü dahil edildi. MS haslarında kendi içinde girişim endikasyonu olanlar ve olmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. Tüm deneklere detaylı ekokardiyografi yapılıp, NT-proBNP ve ProADM düzeylerinin tespit edilebilmesi için kan örneği alındı.
Bulgular: Romatizmal MS’i olan hasta grubunda NT-proBNP ve ProADM seviyesi kontrol grubuna göre anlamı düzeyde daha yüksekti. Benzer şekilde romatizmal MS’i olan hastalar içerisinde girişim endikasyonu olan hastalarda, girişim endikasyonu olmayanlara göre bu iki parametre daha yüksek saptandı (p<0.001 ve p<0.001). Bunun yanı sıra yapılan korelasyon analizinde romatizmal MS’i olan hastalarda NT-proBNP ve ProADM seviyeleri hastalık ciddiyetinin göstergesi olan ekokardiyografik bulgular ile çeşitli derecelerde anlamlı korelasyona sahip olduğu görüldü. Her iki parametrede New York Heart Association (NYHA) sınıfı arttıkça arttı ve bu artış istatistiki bir anlamlılığa sahipti. Bir diğer bulgumuz ise her iki parametre için hesapladığımız kestirim değerlerinin (NT-proBNP: 119.9 pg/mL, ProADM: 6.15 nmol/L) yüksek duyarlılık ve özgüllük oranlarıyla girişim endikasyonu olan hastaları tespit edebiliyor olmasıydı. NT-proBNP bu anlamda az farkla daha etkili görüldü.
Sonuç: İzole romatizmal MS’i olan hastalarda artmış olan NT-proBNP ve ProADM düzeyleri ekokardiyografiye ek bilgiler sağlayarak girişim endikasyonu olan hastaların ayırt edilebilmesinde klinisyenlere yardımcı olabilir.
Objective: In this study, we aimed to determine the plasma proadrenomedullin (ProADM) levels in patients with rheumatic mitral stenosis (MS), to evaluate the relationship between ProADM levels and the echocardiographic parameters that represent the severity of stenosis and symptoms, and to compare the ProADM and N-terminal pro-brain natriuretic peptide (NT-proBNP) levels, which is a well-known marker for rheumatic MS.
Methods: Our study included 53 consecutive patients with isolated rheumatic MS and 45 volunteers with similar age and gender features. Patients with MS were divided into two groups based on the presence of an indication for intervention. Detailed echocardiographic examinations were performed on all participants, and blood samples were collected to detect the NT-proBNP and ProADM levels.
Results: NT-proBNP and ProADM levels were significantly higher in the rheumatic MS group compared with the control group. In rheumatic MS groups, patients with an indication for intervention had higher levels of NT-proBNP and ProADM compared with patients without an indication for intervention. Moreover, NT-proBNP and ProADM levels were found to be significantly correlated with echocardiographic parameters, which revealed the severity of stenosis in various degrees. Both parameters increased as the New York Heart Association (NYHA) class increased, and this increase had a statistical significance. Additionally, the cut-off values of both parameters (NT-proBNP: 119.9 pg/mL, ProADM: 6.15 nmol/L) could detect patients with an indication for intervention with high sensitivity and specificity rates. NT-proBNP was found to be slightly more effective in this regard.
Conclusion: The increased NT-proBNP and ProADM levels in patients with isolated rheumatic MS can help clinicians in distinguishing patients with an indication for intervention by providing additional information to echocardiography.

EDITORIAL COMMENT
3.Pleiotropic effects of statins: New evidences
Kaan Okyay
doi: 10.5543/tkda.2021.21211  Pages 533 - 535
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
4.The relationship between long-term statin usage and myocardial injury related to percutaneous coronary interventions evaluated by high-sensitivity troponins
Ajar Koçak, Serkan Ünlü, Gökhan Gökalp, Niyazi Samet Yılmaz, Özlem Gülbahar, Adnan Abacı
doi: 10.5543/tkda.2021.11292  Pages 536 - 544
Amaç: Perkütan koroner girişimler (PKG) ilişkili miyokardiyal hasar, koroner arter hastalığı olan hastaların prognozunu olumsuz etkileyebilir. Çalışmamızın amacı, uzun süreli statin kullanımının elektif PKG ile ilişkili miyokardiyal hasar üzerine etkilerini araştırmaktır.
Yöntemler: Çalışmamıza toplam 102 hasta dahil edildi ve PKG öncesi statin kullanımına göre üç grupta değerlendirildi, ‘’potent statin’’ grubu (n=26), ‘’zayıf statin’’ grubu (n=23) ve ‘’statin içermeyen’’ grubu (n=53). PKG sırasında komplikasyonu gelişen hastalar belirlendi (n=31). Miyokardiyal hasar, işlemin 0, 2, 4 ve 12. saatlerinde seri yüksek duyarlılıklı troponin T (hsTnT) testi ile belirlendi.
Bulgular: Potent statin grubunda 2. ve 4. saatlerde hsTnT değerlerindeki artış diğer iki gruba göre anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p=0.008 ve 0.009). Prosedürel komplikasyon yaşanan hastalarda 2., 4. ve 12. saatlerde hsTnT düzeylerindeki artış potent statin grubunda diğer iki gruba göre daha düşüktü (sırasıyla p=0.032, 0.019 ve 0.006). Ayrıca işlem sırasında komplikasyon yaşanan hastalarda, potent statin grubunda 4. ve 12. saatlerde hsTnT düzeyleri miyokart enfarktüsü sınırını aşan hastalar daha azdı. (p=0.039 ve p=0.006, sırasıyla).
Sonuç: Bu sonuçlar, yüksek doz statin kullanan hastalarda elektif PKG ile ilişkili miyokardiyal hasarın daha az sıklıkta olduğunu göstermektedir. İşlem sırasında komplikasyon gelişen hastalarda bu sonuç daha belirgindi.
Objective: Myocardial injury related to percutaneous coronary interventions (PCI) might adversely affect the prognosis of patients with coronary artery disease. Our study aimed to investigate the effects of long-term statin usage on myocardial injury related to elective PCI.
Methods: In our study, total 102 patients were included and evaluated in 3 groups based on the statin usage before PCI, “potent statin” group (n=26), “weak statin” group (n=23), and “statin free” group (n=53). The occurrence of the procedural complications was identified (n=31). The myocardial injury was determined by serial high-sensitivity troponin T (hsTnT) testing at 0th, 2nd, 4th, and 12th hour of the procedure.
Results: The increase in hsTnT values in the 2nd and 4th hour was significantly lower in the potent statin group than in the other 2 groups (p=0.008 and p=0.009, respectively). In patients with procedural complications, the increase in hsTnT levels at the 2nd, 4th, and 12th hour were also lower in the potent statin group (p=0.032, p=0.019, and p=0.006, respectively). Also, in patients with procedural complications, hsTnT levels exceeding the myocardial infarction limit at the 4th and 12th hour were lower in the potent statin group (p=0.039 and p=0.006, respectively).
Conclusion: These results show that elective PCI related myocardial injury was less frequent in patients who were using high-dose statins. This result was more pronounced in patients who developed complications during the procedure.

5.Effects of new drug interaction index on drug adherence in older patients with hypertension
İbrahim Ersoy, Pınar Ersoy
doi: 10.5543/tkda.2021.21869  Pages 545 - 552
Amaç: Hipertansiyon, yaşlılarda tedaviye uyum düşük olduğu için yönetimi güç bir hastalıktır. Çalışmamızda yaşlı hipertansiflerde ilaç etkileşim endeksinin (İEE) ilaç uyum üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Kesitsel gözlemsel çalışmamıza, 01.02.2020 ile 30.09.2020 arasında üçüncü basamak hastanenin kardiyoloji polikliniğine başvuran 65 yaş ve üzeri, 418 hastayı dahil ettik. Hastaların sosyo-demografik özelliklerini, ek hastalıklarını ve aldıkları ilaçları sorgulayan bir anket hazırladık. İlaç uyumu için Morisky ilaç uyum skalası-8 (MMAS-8) kullanıldı. İlaç etkileşimleri, Lexicomp® uygulaması ile değerlendirildi. İlaç uyumunu etkileyen faktörlerin tespiti için tanımlayıcı testler ve çoklu lineer regresyon analizleri yapıldı. İlaç uyum indeksi, klinik ilişkili ilaç etkileşimlerinin toplam ilaç etkileşimlerine oranından hesaplanmıştır.
Bulgular: Araştırma popülasyonunun ortalama yaşı [± standart sapma (SS)] 72.91 (±6.47) idi ve 272/146’ü kadın/erkekti. En sık eşlik eden hastalık diyabetes mellitustu (%23.5). Hastaların %39.5’inde polifarmasi mevcuttu, günlük ortalama (SS) 4.27 (±2.57) sayıda ilaç alıyordu. En sık reçete edilen anti-hipertansifler tiazid ve türevleri (%29.8), anjiyotensin reseptör blokerleri (24.8%), anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü (%14.9) idi. Ortalama MMAS-8 skoru (SS) 4.55±0.98 idi ve katılımcıların 321 (%76.8)’inin ilaç uyumu kötüydü. Hastalarının %33.4’ünde klinik ilişkili ilaç etkileşimi vardı. Yeni ilaç etkileşim indeksini ortalama (SS) 0.345±0.017 idi. MMAS-8 skorunu belirlemede İEE’nin tahmini için yapılan receiver operating characteristic (ROC) eğrisi analizinde eğri altı alanı 0.616 saptadık [95% güven aralığı (GA): 0.547- 0.686].
Sonuç: Yaşlı hipertansiflerde ilaç etkileşim yoğunluğunu belirlemek için yeni bir endeks tanımladık. Bu endeks, ilaç uyumu tahmininde kullanışlı bir araç olabilir.
Objective: Hypertension is a challenging problem in the older population because of poor drug adherence (DA). We aimed to determine the DA and examine the drug interaction index (DII) on DA in older patients with hypertension.
Methods: In this cross-sectional, observational study, we enrolled 418 eligible patients aged ≥ 65 years between 1 February 2020 and 30 September 2020 in a tertiary hospital outpatient cardiology clinic. We prepared a questionnaire to record sociodemographic characteristics, morbidities, and drugs used by the population. The Morisky Medication Adherence Scale-8 (MMAS-8) was used for DA assessment. We identified drug interactions using the Lexicomp application. We calculated the DII from a ratio of clinically relevant interaction to total interaction. Descriptive tests and multiple linear regression analyses were performed to find independent factors on DA.
Results: The mean age (± standard deviation [SD]) was 72.91 (±6.47), and 272/146 were female/male in the study population. The most frequent comorbid disease was diabetes mellitus (23.5%). The percentage of patients having polypharmacy was 39.5, and the mean daily drug (±SD) use was 4.27 (±2.57). The most prescribed antihypertensive drugs were thiazide/derivates (29.8%) and angiotensin receptor blockers (24.8%). The mean MMAS-8 (±SD) was 4.55±0.98, and 321 (76.8%) participants had a poor DA. A total of 33.4% of patients had significant drug interaction. The mean DII (±SD) was 0.345±0.017. The area under the receiver operating characteristic (ROC) curve for DII was 0.616 (95% confidence interval [CI]: 0.547-0.686).
Conclusion: We defined a new index for drug interaction intensity. Furthermore, the DII may be a useful tool to study aspects of DA in older patients with hypertension.

EDITORIAL COMMENT
6.Assessment of awareness of risk factors and heart healthy lifestyle as a part of routine cardiovascular evaluation in secondary prevention
Meral Kayıkçıoğlu
doi: 10.5543/tkda.2021.21222  Pages 553 - 555
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
7.Assessment of secondary prevention awareness among patients with coronary artery disease: A survey including patients from 3 centers
Fatih Aydın, Ercan Akşit, Özge Turgay Yıldırım, Ayşe Hüseyinoğlu Aydın, Murat Samsa
doi: 10.5543/tkda.2021.32302  Pages 556 - 567
Amaç: Bu çalışmada koroner arter hastalarının ikincil korunma konusunda farkındalıkları ve bu konuda bilgileri hangi kanallar aracılığı edindikleri araştırılmıştır.
Yöntemler: Kardiyoloji polikliniğine ardışık olarak başvuran koroner arter hastalarına (n=912) 45 soruluk bir anket uygulanmıştır.
Bulgular: Katılımcıların 508’i (%55.7) koroner anjiyografi sonrası damarlarının durumunu bildiğini belirtti. Katılımcıların 493’ü hiç egzersiz yapmadığını belirtmiştir (%54.1). Katılımcıların 299’u herhangi bir diyet yapmadığını belirtmiştir. Erkekler kadınlarla karşılaştırıldığında diyet, kan şekeri ve kan basıncı dışındaki risk faktörlerinin daha sık farkındadır (p<0.001). Kadınlar erkeklerle karşılaştırıldığında kan şekeri ve kan basıncının risk faktörü olduğunun daha sık farkındadır (p<0.001). Yüksek gelirli hasta grubu, düşük/orta gelirli hasta grubuna göre kan şekeri dışındaki tüm risk faktörlerinin daha fazla farkındadır (p<0.001). Eğitim düzeyi arttıkça kan şekeri ve anti-trombositer ilaç farkındalık sıklığı artmaktadır (p<0.001). Öte yandan okuryazar/ilkokul/ortaokul grubunda kan şekeri ve anti-trombositer ilaç konusunda farkındalık sıklığı daha yüksektir (p<0.001). Ayrıca, hastaların cinsel yaşamı ve psikolojik sorunlarının kardiyoloji uzmanları tarafından nadiren sorgulandığı görülmüştür.
Sonuç: Koroner arter hastalarının ikincil korunma konusunda farkındalıkları çok düşük bulunmuştur.
Objective: In this study, we aimed to investigate the awareness of patients with coronary artery disease (CAD) about secondary prevention and the channels through which they obtained information on this issue.
Methods: A standard questionnaire including 45 questions was given to the patients (n=912) who were admitted to the cardiology outpatient clinics to investigate their secondary prevention awareness and lifestyle.
Results: Of the participants, 508 (55.7%) stated that they knew the condition of their vessels after coronary angiography; 493 (54.1%) stated that they did not exercise; 299 stated that they did not follow any specific diet. Men were more frequently aware of all risk factors except diet, blood glucose, and blood pressure compared to women (p<0.001). Women were more frequently aware that blood glucose and blood pressure are risk factors for CAD compared to men (p<0.001). The high-income patient group was more aware of all the risk factors, except blood glucose compared to the low/medium income patient group (p<0.001). The frequency of awareness, except for blood glucose and antiplatelet drugs, increased as the education level increased (p<0.001). However, the frequency of awareness of blood glucose and antiplatelet drug use was higher in the literate/elementary school/secondary school group (p<0.001). In addition, it was concluded that patients’ sexual life and psychological problems after being diagnosed with the disease were rarely questioned by cardiology specialists.
Conclusion: Awareness of patients with CAD about secondary prevention was found to be very low.

8.Subacute lower extremity arterial thrombosis; early outcomes of catheter directed thrombolysis with alteplase and importance of malnutrition assessed by CONUT score
Münevver Sarı, Ender Özgün Çakmak, Ali Karagöz, Fatih Yılmaz, Mehmet Aytürk, Serdar Fidan, Elnur Alizade, Uğur Arslantaş, Hacer Ceren Tokgöz, Zeynep Esra Güner, Gökhan Alıcı, Birol Özkan, Selçuk Pala
doi: 10.5543/tkda.2021.21140  Pages 568 - 578
Amaç: Bu çalışmanın amacı subakut alt ekstremite iskemisi olan hastalarda alteplaz ile kateter aracılı intra-arteriyel trombolitik tedavinin erken sonuçlarını yayınlamak ve CONUT (Controlling Nutritional Status) skoru ile değerlendirilen malnütrisyonun trombolitik tedaviye yanıt ve kanama ile ilişkili olup olmadığını belirlemektir.
Yöntemler: Bu, 2007-2020 yılları arasında, infraaortik subakut trombotik oklüzyon nedeniyle Rutherford sınıf 3 (%34.7), sınıf 4 (%40.7) ve sınıf 5 (%24.6) semptomları olan ve kateter aracılı tromboliz ile tedavi edilen 118 hasta ile yürütülen retrospektif bir çalışmadır.
Bulgular: Hemen tromboliz sonrası teknik başarı (TIMI grade 2/3) oranı %56, ilave tüm girişimlerden sonra genel teknik başarı oranı %83.9 olarak görüldü. Hastaların %74.5’inde klinik başarı elde edildi. Major kanama %11.8’inde meydana geldi. Ancak, giriş yeri hematomlarını çıkardığımızda major kanama oranı %5.1 idi. Hastane içi ölüm oranı %5.1 ve 30 günluk amputasyon oranı %12.7 idi. CONUT skoruna göre (≥2) hastaların %48.3’ünde malnütrisyon tespit edildi. Herhangi bir seviyedeki malnütrisyon, başarısız tromboliz yanıtı ve kanama ile ilişkiliydi. Diğer faktörler için ayarlama yapıldıktan sonra bile, CONUT skoru yetersiz litik yanıtı öngördü, ancak serum CRP veya nötrofil/lenfosit oranı litik tedaviye yanıt ile ilişkili bulunmadı. Yetersiz litik yanıtın diğer belirleyicileri semptom süresi, Rutherford sınıf 4/5 semptom ve kötü pedal akım olarak saptandı.
Sonuç: Subakut bacak iskemisi olan hastalarda, kateter aracılı intra-arteriyel trombolitik tedavi tek başına olmasa da ek müdahalelerle birlikte, önemli kanama ve ölüm riskine karşın birçok hastada etkiliydi. Malnütrisyon, yetersiz litik yanıt ve kanama ile ilişkiliydi. Hekimler uygun tedaviyi seçerken malnütrisyonun farkında olmalı ve ekstremite iskemisi olan hastaların beslenme durumunu dikkate almalıdır.
Objective: In this study, we aimed to report early outcomes of catheter-directed thrombolysis (CDT) with alteplase in patients with subacute limb ischemia and to assess whether there is a link between malnutrition (determined by Controlling Nutritional Status [CONUT] score) and response to thrombolysis and bleeding.
Methods: This was a retrospective study conducted between 2007 and 2020 with 118 patients with Rutherford class 3 (34.7%), class 4 (40.7%), and class 5 (24.6%) symptoms owing to infraaortic subacute thrombotic occlusion who were treated with catheter-directed thrombolysis.
Results: Immediate technical success (Thrombolysis in Myocardial Infarction [TIMI] grade 2/3) was achieved in 56%, overall technical success after all adjunctive procedures was seen in 83.9%. Clinical success was obtained in 74.5% within 30 days. Major bleeding occurred in 11.8%. When we excluded access site hematomas, the rate of major bleeding was 5.1%. In-hospital mortality rate was 5.1%, and the amputation rate within 30 days was 12.7%. Any-degree malnutrition was detected in 48.3% according to CONUT score (≥2). Any-degree malnutrition was associated with failed thrombolysis and bleeding. The CONUT score predicted insufficient lytic response even after adjustment for confounding factors; however, serum C-reactive protein or neutrophil/lenfosit ratio did not. Other predictors of immediate technical failure after thrombolysis were symptom duration, Rutherford class 4/5 symptoms, and worsened distal runoff.
Conclusion: In patients with subacute limb ischemia, CDT combined with adjunctive interventions was effective in many patients at the expense of a substantial risk of bleeding and death. Malnutrition was associated with insufficient lytic response and bleeding. Physicians should be aware of malnutrition and consider the nutritional status of patients with limb ischemia when selecting appropriate treatment.

CASE REPORT
9.Wild type transthyretin cardiac amiloidozis as a rare and overlooked underlying etiology in a patient with heart failure with preserved ejection fraction and left ventricular hypertrophy
Selda Murat, Yüksel Çavuşoğlu, İlknur Ak Sivrikoz
doi: 10.5543/tkda.2021.09310  Pages 579 - 584
Kardiyak amiloidoz (KA), katlanması bozulan endojen proteinlerin amiloid fibriller şeklinde kalpde ekstrasellüler birikimi ile ortaya çıkan nadir, ilerleyici, infiltratif ve restriktif bir kardiyomiyopatidir. En sık gözlenen KA tipleri, transtretin (TTR) ve immunglobulin hafif zincir (AL) amiloidozudur. TTR-KA, doğal (wild type) TTR (wtTTR) veya mutasyonel TTR (mTTR) KA şeklinde görülebilir. KA bugüne kadar nadir görülen bir hastalık olarak düşünülmüştür. Klinik uygulamada tanı sıklıkla atlansa da, korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği (KEF-KY) etiyolojik nedeni olarak giderek daha fazla tanınmaktadır. TTR-KA olguları kötü prognoza sahiptir. Erken tanı ve tedavi yaklaşımları ile prognozun anlamlı düzeltilebildiği gösterilmiştir. Nükleer sintigrafi gibi yeni tanısal teknikler biyopsi gerektirmeden erken tanı konmasını sağlamaktadır. Bu olgu raporunda, KEF-KY ve sol ventrikül hipertrofisinin sıklıkla atlanan ve nadir bir etiyolojik nedeni olan wtTTR-KA olgusu sunulmaktadır.
Cardiac amyloidosis (CA) is a rare, progressive, infiltrative and restrictive cardiomyopathy characterized by extracellular deposition of insoluble amyloid fibrils in the form of misfolded endogenous proteins in the heart. The most common types of CA are transthyretin (TTR) and immunoglobulin light chain (AL) amyloidosis. TTR-CA is further subdivided into wild-type (wtTTR-CA) and mutant (mTTR-CA) forms. CA has long been thought to be a rare disease. However, in clinical practice, it is frequently overlooked, but increasingly recognized as the cause of heart failure with preserved ejection fraction (HFpEF). Patients with CA show poor prognosis. Early diagnosis and novel therapeutic options have been shown to significantly improve prognosis. Novel diagnostic modalities such as nuclear scintigraphy allow the earlier diagnosis of TTR-CA without a biopsy. In this report, we present a case of wtTTR-CA as a rare and overlooked underlying etiology of HFpEF and left ventricular hypertrophy.

10.Direct aortic transcatheter aortic valve implantation
Emir Karaçağlar, Arzu Neslihan Akgün, Alp Aydınalp, Deniz Sarp Beyazpınar, Atila Sezgin, Haldun Müderrisoğlu
doi: 10.5543/tkda.2021.21018  Pages 585 - 587
Transkateter aort kapak implantasyonu (TAVI), orta ve hatta düşük riskli hastalarda cerrahi kapak replasmanına güvenli ve etkili bir alternatiftir. Doğrudan aortik (DAo) yol, şiddetli periferik vasküler hastalığı olan hastalarda kullanılabilir. Biz, 88 yaşında kardiyojenik şok ile hastanemize başvuran bir hastayı sunuyoruz. Ekokardiyografide aort kapak alanı 0.5 cm², ortalama gradiyent 55 mmHg ve pik gradiyent 92 mmHg olan ciddi aort kapak stenozu görüldü. Kurumumuz Kalp Ekibi tarafından TAVI önerildi. Çok kesitli Bilgisayarlı tomografide (ÇKBT) şiddetli periferik vasküler hastalık, abdominal aortanın kalibrasyonunda azalma ve çok sayıda hassas aterosklerotik plaklar görüldü. Hastaya Dao ile TAVI planlandı. Median sternotomi yapıldı. Önce predilatasyon yapılıp sonra 26 mm Medtronic CoreValve Evolut R kapak implante edildi. Hasta 96 saat sonra taburcu edildi. TAVI için varsayılan yaklaşım olarak transfemoral (TF) yaklaşım kullanılsa da, hastamızda şiddetli periferik vasküler hastalık, çok sayıda hassas aterosklerotik plaklar, abdominal aortun kalibrasyonunun azalması ve en dar noktada 4,5 mm olması nedeniyle hastamızda kontrendikedir. Prosedür öncesi dikkatli ÇKBT değerlendirmesi önemlidir ve prosedürün başarısını doğrudan etkiler. ÇKBT, başarılı DAo TAVI için mutlaka olması gereken en iyi kanülasyon bölgesini doğrulamak için de zorunludur.
Transcatheter aortic valve implantation (TAVI) is a safe and effective alternative to surgical valve replacement in intermediate and even in low‐risk patient cohorts. Direct aortic (DAo) route may be used in patients with severe peripheral vascular disease. Here, we present an 88-year old patient hospitalized with cardiogenic shock. Echocardiography revealed severe aortic valve stenosis with aortic valve area 0.5 cm², mean gradient of 55 mmHg, and peak gradient 92 mmHg. TAVI was considered by the Institutional Heart Team. Multislice computed tomography (MSCT) revealed severe peripheral vascular disease, decreased calibration of abdominal aorta, and multiple large vulnerable atherosclerotic plaques. The patient was scheduled for a DAo TAVI. A 26-mm Medtronic CoreValve Evolut R valve was implanted after predilatation with median sternotomy. The patient was discharged after 96 hours. Although transfemoral (TF) access is used as the default approach for TAVI, it was contraindicated in our patient owing to severe peripheral vascular disease and decreased calibration of the abdominal aorta at its narrowest point (4.5 mm) with multiple large vulnerable atherosclerotic plaques. Careful preprocedural MSCT evaluation is essential and directly affects the success of the procedure. MSCT is also mandatory to confirm the best cannulation zone that must be met for a successful DAo TAVI.

11.Stent implantation of an unusual morphology patent ductus arteriosus via Glidesheath slender
Merve Maze Aydemir, Bekir Yükçü, Hacer Kamalı, Alper Güzeltaş
doi: 10.5543/tkda.2021.21038  Pages 588 - 592
Patent duktus arteriozusa (PDA) stent implantasyonu işlemi, duktus bağımlı pulmoner dolaşımı olan yenidoğanlarda cerrahiye alternatif olarak uygulanan palyatif bir işlemdir. Ancak aortik ark anomalili hastalarda halen oldukça zorlu bir yöntemdir. Bu yazıda sağ aortik arkusu olan ve PDA’sı sol innominate arterden köken alan pulmoner atrezili bir yenidoğandaki deneyimimizi paylaştık. PDA uzun ve kıvrımlı olduğu için tek bir uzun stent yerine üç kısa stent yerleştirmeyi tercih ettik. Prosedür, arter yaralanmalarını azaltmak için Glidesheath kılıf ile femoral arter yaklaşımı ile uygulandı. Atipik morfolojilerdeki PDA’larda stent implantasyonu, birden fazla kısa stent ve Glidesheath kılıf kullanılarak başarıyla gerçekleştirilebilir.
The procedure of stenting the patent ductus arteriosus (PDA) is a palliative procedure applied as an alternative to surgery in newborns with ductus-dependent pulmonary circulation. However, it is still a very challenging method in patients with aortic arch anomalies. We describe our experience with a newborn with right atrial isomerism and dextrocardia, complete atrioventricular septal defect, aortic outlet right ventricle with pulmonary atresia, right aortic arch, and a PDA from the left innominate artery. Because the PDA was long and tortuous, we preferred placing three short stents instead of a single long stent. The procedure applied the femoral artery approach with a Glidesheath Slender to decrease arterial injuries. PDA stenting in challenging morphologies can be performed successfully using multiple short stents and via Glidesheath Slenders.

CASE IMAGE
12.Thrombus-in-transit: Simple solution for a complex situation
Ahmed Mohsen, Gihan Abo El Wafa, Abdallah Almaghraby, Mahmoud Abdelnabi
doi: 10.5543/tkda.2021.57004  Page 593
Abstract | Full Text PDF | Video

13.Why do we need to be vigilant over myocardial thickening in oncology patients? Lessons from a case
Çağdaş Topel, Samet Sevinç, Kadriye Memiç Sancar
doi: 10.5543/tkda.2021.74493  Pages 594 - 595
Abstract | Full Text PDF | Video

LETTER TO EDITOR
14.New Oral AntiCoagulant Use in REnal Disease and AF (NOACURE-AF) Where do we stand? An expert consensus view using the Delphi method
Ali Çoner
doi: 10.5543/tkda.2021.21180  Pages 596 - 597
Abstract | Full Text PDF

EDITORIAL COMMENT
15.Call for emergency action to limit global temperature increases, restore biodiversity, and protect health
Lukoye Atwoli, Abdullah H. Baqui, Thomas Benfield, Raffaella Bosurgi, Fiona Godlee, Stephen Hancocks, Richard Horton, Laurie Laybourn-langton, Carlos Augusto Monteiro, Ian Norman, Kirsten Patrick, Nigel Praities, Marcel Gm Olde Rikkert, Eric J. Rubin, Peush Sahni, Richard Smith, Nicholas J. Talley, Sue Turale, Damián Vázquez
doi: 10.5543/tkda.2021.21060921  Pages 598 - 601
Abstract | Full Text PDF

OTHER ARTICLES
16.Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Ertan Ural
Page 602
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2021 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale