Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 49 (6)
Volume: 49  Issue: 6 - September 2021
EDITORIAL COMMENT
1.Epicardial fat: More than an adipose tissue
Göksel Çinier, Sanem Nalbantgil
doi: 10.5543/tkda.2021.21189  Pages 427 - 429
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
2.Epicardial fat tissue may predict new-onset atrial fibrillation in patients with non-ST-segment elevation myocardial infarction
Hayati Eren, Muhammed Bahadır Omar, Lütfi Öcal
doi: 10.5543/tkda.2021.50759  Pages 430 - 438
Amaç: Son yıllarda, epikardiyal yağ dokusu (EFT) ile atriyal fibrilasyon (AF) gelişimi arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca farklı klinik durumlarda EFT’nin kardiyak artimi gelişimi için bir prediktör olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, mevcut literatürde ST segment yükselmesiz miyokart enfarktüsü (NSTEMI) olan hastalarda AF’nin gelişiminde EFT kalınlığının rolü çalışılmamıştır. Bu çalışmada NSTEMI’li hastalarda EFT kalınlığı ile hastanede takip sırasında yeni başlangıçlı AF gelişimi arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Bu çalışmaya NSTEMI tanısı konmuş 493 ardışık hasta dahil ettik. Hastane içi izlemde 68 hastada AF gelişti ve kalan 425 hasta kontrol grubu olarak belirlendi. NSTEMI için miyokart enfarktüsünde tromboliz (TIMI) risk skoru hesaplandı. Tüm klinik, ekokardiyografik ve laboratuvar parametreler iki grup arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: AF grubunda kontrollere göre EFT kalınlığı daha yüksekti (p<0.001). AF grubunda TIMI risk skoru daha yüksekti (p<0.001). Lojistik regresyon analizi, EFT’nin AF gelişimi için bağımsız belirleyici olduğunu gösterdi (OR: 3.521, %95 CI 1.616-6.314, p<0.001).
Sonuç: EFT kalınlığı daha yüksek olan NSTEMI hastalarında AF ortaya çıkışı daha sık gözlenmiştir. EFT, NSTEMI hastalarında AF’nin önemli bir belirleyicisidir.
Objective: In recent years, epicardial fat tissue (EFT) has been found to be strongly associated with the development of atrial fibrillation (AF). It was also reported to be a predictor of cardiac arrhythmias in different clinical situations. However, in the current literature, the role of EFT thickness in the development of AF in patients with non-ST-segment elevation myocardial infarction (NSTEMI) has not been studied. In this study, we aimed to investigate the relationship between EFT thickness and the development of new-onset AF in patients with NSTEMI during in-hospital follow-up.
Methods: We enrolled 493 consecutive patients who were diagnosed NSTEMI in this study. During in-hospital follow-up, 68 patients developed AF, and the remaining 425 patients were determined as the control group. The thrombolysis in myocardial infarction (TIMI) risk score for NSTEMI was calculated. All clinical, echocardiographic, and laboratory parameters were compared between the 2 groups.
Results: EFT thickness was higher in the AF group than in the controls (p<0.001). The TIMI risk scores were higher in the AF group (p<0.001). Logistic regression analysis demonstrated that EFT was an independent determinant for the development of AF (odds ratio 3.521, 95% confidence interval 1.616-6.314, p<0.001).
Conclusion: Incident AF was observed more frequently in patients with NSTEMI and higher EFT thickness. EFT was an important determinant of AF in patients with NSTEMI.

3.Differences in autoimmunity factors based on the activity of thromboangiitis obliterans
Abbas Shapouri-Moghadam, Seyed Jalil Tavakkol Afshari, Mohammad- Hadi Saeed Modaghegh, Mahmoud Mahmoudi, Hamid Reza Rahimi, Seyed Morteza Ehteshamfar
doi: 10.5543/tkda.2021.19014  Pages 439 - 447
Amaç: Buerger hastalığının (BH) tedavisi, etiyolojisi hala net olmadığı için tıbbi bir sorun teşkil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, farklı BH klinik özellikleri olan hastalarda otoimmün belirteçlerin serum seviyelerini değerlendirmektir.
Yöntemler: Bu çalışmada, 80 BH hastası, kesitsel bir tasarım kullanılarak üç gruba ayrıldı: göçmen tromboflebit, soğuğa duyarlılık ve ciltte renk değişikliği (hafif semptomlar); kronik ülserler, topallama ve geceleri ayaklarda yanma ağrısı (orta dereceli semptomlar); istirahatte ağrı ve spontan kangren (şiddetli semptomlar). İmmünoglobulin M romatoid faktöre karşı antikorlar (IgM RF), anti-nükleer antikorlar (ANA), siklik sitrüline peptide karşı antikorlar (anti-CCP), antifosfolipid antikorları (APA), anti-kardiyolipin antikorları (ACLA), anti-çift sarmallı DNA (anti-dsDNA) ve ekstrakted nükleer antijen (ENA) profili ölçmek için ELISA yöntemi kullanıldı.
Bulgular: Şiddetli semptomları olan deneklerde en düşük yaş (p=0.031), ESR (p<0.001), en yüksek iskemi prevalansı (p<0.001) gözlendi. Tüm hastalarda serum ANA ve IgM RF seviyeleri sırasıyla 1 U ve 15 IU/mL’den yüksekti. Ancak hastalığın hafif evreden orta evreye ilerlemesi bu belirteçleri anlamlı olarak etkilemedi (p>0.05). BH hastalarında diğer belirteçler negatifti.
Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, BH’nin geçici otoimmün fenomenlerle yakından ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, geçici spesifik olmayan otoimmün reaksiyonların BH patogenezine nasıl katkıda bulunduğunu araştırmak için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
Objective: The treatment of Buerger’s disease (BD) presents a medical problem as its etiology is still unclear. In this study, our objective was to evaluate the serum levels of autoimmune markers in patients with different clinical features of BD.
Methods: In this study, 80 BD patients were categorized in three groups using a cross-sectional design: migratory thrombophlebitis, cold sensitivity, and skin discoloration (mild symptoms); chronic ulcers, claudication, and burning pain of the feet at night (moderate symptoms); pain at rest and spontaneous gangrene (severe symptoms). Enzyme-linked immunosorbent assay was performed to measure antibodies against immunoglobulin M rheumatoid factor (IgM RF), anti-nuclear antibodies (ANA), antibodies against cyclic citrullinated peptide (anti-CCP), antiphospholipid antibodies (APA), anti-cardiolipin antibodies (ACLA), anti-double stranded DNA (anti-dsDNA), and extractable nuclear antigen (ENA) profile.
Results: Patients with severe symptoms showed the lowest age (p=0.031), ESR (p<0.001), and highest prevalence of ischemia (p<0.001). In all the patients, the serum levels of ANA and IgM RF were higher than 1 U and 15 IU/mL, respectively. However, the progression of the disease from mild to moderate did not affect these markers significantly (p>0.05). Other markers were negative in patients with BD.
Conclusion: The findings of this study indicate that BD may closely be correlated to transient autoimmune phenomena, despite the fact that further research is required to investigate how transient unspecific autoimmune reactions contribute to the BD pathogenesis.

4.Polymorphisms of F2 (G20210A), F5 (G1691A), F 7 (G10976A), F 13(G13T), FGB, ITGA2, ITGB3, PAI-I genes and its association with thrombotic complications in patients suffering from Takayasu aortoarteritis of Urals population
Irina Borodina, Gezel Salavatova, Lubov Shardina
doi: 10.5543/tkda.2021.69741  Pages 448 - 455
Amaç: Kardiyovasküler komplikasyonlar, özellikle trombotik olaylar Takayasu arteriti (TA) için karakteristiktir. Bu olaylar, hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde bozar ve sakatlığa ve erken ölüme neden olur. Koagülasyon faktörü II (F2, G20210A), koagülasyon faktörü V (F5, G1691A, Leiden), koagülasyon faktörü VII (F7, G10976A), koagülasyon faktörü XIII (F13, G13T), fibrinojen (FGB), kollejen ve ilişkili proteinlerin transmembran reseptörlerinin trombosit alfa alt birimi (ITGA2), trombosit glikoprotein (ITGB3) ve plazminojen aktivatör inhibitörleri (PAI-I ) genleri polimorfizmleri TA ile birlikte bulunur ve bunların patofizyolojik etkileşiminin çalışılması gerekmektedir.
Yöntemler: F2 (G20210A), F5 (G1691A, Leiden), F7 (G10976A), F13 (G13T), FGB, ITGA2, ITGB3, PAI-I nükleotid polimorfizmleri polimeraz zinciri reak­siyonu ile TA’lı toplam 43 hastada incelendi. Ayrıca herhangi bir trombotik komplikasyon öyküsü olmayan, cinsiyete ve yaşa göre ayarlanmış 130 sağlıklı kontrol dahil edildi.
Bulgular: TA hastaları arasında 17-77 yaş arası 34 kadın (ortalama 49, medyan 49 yıl; Q1-Q3 36-61) ve 20-66 yaş arası 9 erkek (ortalama 37.8, medyan 38 yıl; Q1-Q 3: 31- 45) hasta vardı. Yirmi iki TA hastasında (%51) trombotik komplikasyonlar kaydedildi. TA hastalarında ve sağlıklı kontrollerde trombofili belirteçleri genotiplerinin karşılaştırılması, ITGA2 geni (p<0.0001), ve PAI-I geni homozigot ve heterozigot mutasyonlarını (р=0.026) ortaya çıkardı. TA hastalarında kalıtsal trombofili belirteçlerinin görülme sıklığı değerlendirildi. PAI-I gen mutasyonunun saptanması, trombotik olay öyküsü olan TA hastalarında, tromboz öyküsü olmayan TA hastalarına göre anlamlı olarak daha sıktı (p=0.032). Trombotik olay öyküsü olan TA hastalarında, trombofili belirteçlerinin aynı anda birden fazla mutasyonunun (4’ten fazla gen) saptanması anlamlı derecede (p=0.0001) daha sıktı.
Sonuç: Kalıtsal trombofili genetik belirteçlerin değerlendirilmesi, TA hastalarında trombotik komplikasyonların ek (genetik) risk belirteçlerinin ortaya çıkarılmasına olanak sağlar ve trombotik komplikasyon riskini azaltmak için TA hastalarında antiplatelet ve/veya antikoagülan tedaviye karar vermede yardımcı olabilir.
Objective: Cardiovascular complications, especially thrombotic events, are characteristic for Takayasu arteritis (TA). These events significantly deteriorate the patients’ quality of life and cause disability and preterm death. Coagulation factor II (F2, G20210A), coagulation factor V (F5, G1691A, Leiden), coagulation factor VII (F7, G10976A), coagulation factor XIII (F13, G13T), fibrinogen (FGB), platelet alpha subunit of transmembrane receptor for collagens and related proteins (ITGA2), platelet glycoprotein (ITGB3), and plasminogen activator inhibitor-1 (PAI-I) gene polymorphisms coexist with TA, and their pathophysiologic interaction needs to be studied.
Methods: A total of 43 patients with TA were examined for nucleotides polymorphism in F2 (G20210A), F5 (G1691A, Leiden), F7 (G10976A), F13 (G13T), FGB, ITGA2, ITGB3, and PAI-I genes using polymerase chain reaction. Moreover, 130 sex- and age-adjusted healthy controls without a history of any thrombotic complications were enrolled.
Results: Among the patients with TA, there were 34 women aged between 17 and 77 (mean 49, median 49; Q1-Q3, 36-61) years and 9 men aged between 20 and 66 (mean 37.8, median 38; Q1-Q3: 31-45) years. Thrombotic complications were recorded in 22 (51%) patients with TA. Comparison of thrombophilia markers genotypes in patients with TA and healthy controls revealed homozygous and heterozygous mutation in ITGA2 (p<0.0001) and PAI-I genes (p=0.026). The frequency of occurrence of hereditary thrombophilia markers in patients with TA was assessed. Detection of the PAI-I gene mutation was significantly more frequent (p=0.032) in patients with TA with a history of thrombotic events than in those with no thrombosis history. Detection of multiple (more than 4 genes) simultaneous mutations of thrombophilia markers was significantly (p=0.0001) more frequent in patients with TA with a history of thrombotic events.
Conclusion: Assessment of hereditary thrombophilia genetic markers reveals additional (genetic) risk markers of thrombotic complications in patients with TA and may help in decision making for antiplatelet and/or anticoagulant treatment in patients with TA to reduce the risk of thrombotic complications.

5.Characteristics of a large-scale cohort with accessory pathway(s): A cross-sectional retrospective study highlighting over a twenty-year experience
Suat Görmel, Salim Yaşar, Serkan Asil, Erhan Bozkurt, Serdar Fırtına, Hatice Tolunay, Veysel Kutay Vurgun, Erkan Yıldırım, Yalçın Gökoğlan, Barış Buğan, Murat Çelik, Uygar Çağdaş Yüksel, Hasan Kutsi Kabul, Basri Amasyalı, Cem Barçın, Sedat Köse
doi: 10.5543/tkda.2021.90388  Pages 456 - 462
Amaç: Elektrofizyolojik çalışmayı (EPS) takiben kateter ablasyonu, Atriyoventriküler Reentrant Taşikardisi (AVRT) olan hastalar için tanı ve tedavinin temel dayanağıdır ve mükemmel uzun vadeli sonuç ve düşük bir komplikasyon oranı gösterir. Çalışmamızın amacı, aksesuar yolaklı hastalardaki deneyimlerimizi değerlendirmek ve verilerimizi literatür ile karşılaştırmaktı.
Yöntemler: Hastanemizde 1998-2020 yılları arasında aksesuar yol (AP) tanısı alan ve tedavisi olan 1437 hastayı dahil ettik. Tüm hastaların demografik verileri, aksesuar yolun konumu ve işlemle ilgili sonuçlar kaydedildi.
Bulgular: 1437 hastanın 1299’u (%90.4) erkekti ve çalışma popülasyonun ortalama yaşı 26.67 idi. 1418 AP’nin lokasyonu; sol serbest duvar boyunca (647 hasta, %45.6), posteroseptal bölgede (366 hasta, %25.3), anteroseptal bölgede (290 hasta, %20.4) ve sağ serbest duvar boyunca (115 hasta, %8.1) idi. İkinci AP var olma oranı %3.0 ve AVNRT birlikte var olma oranı %2.0 idi. 55 (%3.8) hastada relaps sebebiyle tekrarlayan işlemler yapıldı. Merkezimizin toplam başarı oranı %95.5 ve toplam komplikasyon oranı %0.26 idi.
Sonuç: Retrospektif analizimizin ışığında elektrofizyolojik çalışma, risk sınıflandırması ve tıbbi karar amacıyla askeri personel gibi yüksek riskli hasta grupları için AVRT gibi aritmilerin tanı ve yönetiminde oldukça işlevsel bir araçtır.
Objective: Catheter ablation following electrophysiologic study (EPS) is the mainstay of diagnosis and treatment for patients with atrioventricular reentrant tachycardia (AVRT), demonstrating excellent long-term outcome and a low rate of complications. In this study, our aim was to assess our experience in patients with accessory pathway (AP) and to compare our data with the literature.
Methods: We included 1,437 patients who were diagnosed and treated for AP in our hospital between 1998 and 2020. The demographic data of all the patients, AP location, and periprocedural results were recorded.
Results: Of the 1,437 patients, 1,299 (90.4%) were men; and the mean age of the population was 26.67 years. The location of 1,418 APs were along the left free wall (647 [45.6%] patients), in the posteroseptal region (366 [25.3%] patients), in the anteroseptal region (290 [20.4%] patients), and along the right free wall (115 [8.1%] patients). The ratio of the second AP existence was 3.0% and AVNRT co-existence was 2.0%. A total of 55 (3.8%) patients had recurrent sessions for relapse. Our center’s total success rate was 95.5%, and total complication rate was 0.26%.
Conclusion: According to our retrospective analysis, EPS is a highly functional tool in the diagnosis and management of arrhythmias such as AVRT for high-risk patient groups like military personnel with the aim of risk stratification and medical management.

6.Time in therapeutic range values of patients using warfarin and factors that influence time in therapeutic range
Lale Dinç Asarcıklı, Habibe Kafes, Taner Şen, Esra Gucuk İpek, Muhammet Cebeci, Murat Gül, Selçuk Kanat, Ahmet Temizhan
doi: 10.5543/tkda.2021.21015  Pages 463 - 473
Amaç: Uluslararası normalleştirilmiş oranın (INR) terapötik aralıkta geçen zamanı (Time in therapeutic range - TTR) varfarin tedavisinin etkinliği ve güvenliği için zorunludur. Bu çalışmada, varfarin kullanan hastalarda TTR değerlerini ve TTR’yi etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçladık.
Yöntemler: Kardiyoloji polikliniklerine başvuran valvüler-valvüler olmayan AF veya prostetik kalp kapağı için varfarin kullanan hastalar çalışmaya alındı. Terapötik aralıkta geçen süre doğrusal interpolasyon yöntemi ile hesaplandı. Hastalar varfarin endikasyonlarına ve TTR etkinliğine (TTR ≥%60) göre analiz edildi. Haftalık varfarin dozu, varfarin kullanım süresi, yıllık INR kontrol sıklığı ve hastaların hedef INR değeri konusunda farkındalıkları not edildi.
Bulgular: Katılan 248 hastanın (ortalama yaş: 57.21±12.45 yıl, %33.1’i erkek) TTR değeri %55.92±27.84 idi ve hastaların % 48.0’i etkin TTR’ye sahipti. Klinik ve demografik özelliklerin (yaş, cinsiyet, sosyoekonomik durum, komorbiditeler) TTR ve TTR etkinliği üzerinde etkisi gösterilemedi. Yıllık INR kontrolü sıklığı 10.02±3.80 idi. Yıllık INR kontrolü sıklığıyla TTR ilişkili bulundu (r=0.131, p=0.039). Hastaların sadece 1/3’ü (%30.2) hedef INR değerinin farkındaydı. Hastanın okur-yazarlık durumu ve ilaç kullanım süresi farkındalık üzerinde olumlu etki sağladığı görüldü (sırasıyla p=0.011 ve p=0.024).
Sonuç: Çalışmamız TTR ve TTR etkinliğinin düşük olduğunu ve bu iki parametrenin hastaların karakteristikleri ve varfarin endikasyonunuyla ilişkili olmadığını gösterdi. Maalesef valvüler AF ve protez kapak varlığında kullanılabilecek tek ilaç varfarindir. Bu nedenle kötü antikoagulasyon izleminin üstesinden gelmek için sık INR kontrolleri ile takip olmak, varfarin hakkında bilgi sahibi olmak ve farkındalık gereklidir.
Objective: The time in therapeutic range (TTR) of international normalized ratio (INR) is essential for the safety and efficacy of warfarin treatment. In this study, we aimed to determine TTR and the factors that affect TTR in patients using warfarin.
Methods: Patients taking warfarin for valvular and nonvalvular atrial fibrillation (AF) or prosthetic heart valves who were admitted to our cardiology outpatient clinic were enrolled. TTR was calculated using the linear interpolation method. The patients were analyzed according to warfarin indications and TTR efficiency (TTR ≥60%). Weekly warfarin dose, the duration of warfarin use, the frequency of INR visits per year, and the awareness of patients regarding target INR were noted.
Results: The TTR of 248 patients (aged 57.21±12.45 years, 33.1% male) was 55.92±27.84%, and 48.0% patients exhibited efficient TTR. Clinical and demographic characteristics (age, sex, socioeconomic status, and comorbidities) exerted no effect on TTR and TTR efficiency. The frequency of INR visits per year was 10.02±3.80. TTR was related to the frequency of annual INR visits (r=0.131, p=0.039). Only one-third (30.2%) of patients were aware of their target INR. The literacy of the patients and duration of warfarin use exerted a positive effect on awareness (p=0.011 and p=0.024, respectively).
Conclusion: The findings of our study demonstrated that TTR and TTR efficiency were low and not associated with the characteristics of patients or indications. Unfortunately, in patients with valvular AF and prosthetic valves, warfarin is the sole drug that can be used. Thus, awareness and knowledge regarding target INR are essential to overcome poor anticoagulation monitoring with frequent INR visits.

EDITORIAL COMMENT
7.Ethical evaluation of informed consent forms used in the cardiology clinics and the importance of institutional standardized approach
Ufuk İyigün
doi: 10.5543/tkda.2021.21184  Pages 474 - 476
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
8.Ethical evaluation of informed consent forms used in cardiology clinics and the importance of institutional standardized approach
Aksüyek Savaş Çelebi, Perihan Elif Ekmekçi, Müberra Devrim Güner
doi: 10.5543/tkda.2021.55534  Pages 477 - 487
Amaç: Bu çalışmanın amacı, üniversite, araştırma ve eğitim ve özel hastanelerin kardiyoloji girişimleri sırasında kullanılan bilgilendirilmiş olur formlarının (BOF) içeriğini etik standartlar açısından değerlendirmek ve Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) taslak formları ile karşılaştırmak ve kurumlar arasındaki farkları belirlemektir.
Yöntemler: Üniversite, araştırma ve eğitim ve özel hastanelerde kullanılan 185 form ve 19 TKD şablon formu seçildi ve 26 kritere göre analiz edildi. Hastanelerde kullanılan formların TKD şablonlarına uyumları da değerlendirildi. Veriler, kriterleri karşılayan BOF’ların yüzdesi olarak sunuldu ve Fisher’in kesin testi kullanılarak karşılaştırıldı, %95 güven aralıkları hesaplandı.
Bulgular: TKD şablonları etik standartlarla daha uyumluydu ve her üç tür sağlık hizmeti kurumuna kıyasla etik standartlara uygun daha fazla bilgi içeriyordu. Bu şablonlarda tedavi ve alternatif tedavilere ilişkin beklentiler, yaşam kalitesi, üçüncü taraf onayının açıklaması, hastanede kalış süresi ve normal hayata dönme süresi kriterlerinde bazı eksikler saptandı. Üç hastane türü arasında araştırma ve eğitim hastanelerinde kullanılan BOF’lar TKD şablonlarına daha uyumluydu. Özel hastane BOF’ları TKD şablonlarıyla en zayıf uyuma sahipti. Ayrıca anestezi BOF’u ve radyoaktiviteye maruz kalma hakkında ayrıntılı bilgi sunumu genel olarak eksikti.
Sonuç: Kardiyoloji müdahalelerinde kullanılan mevcut BOF’ların büyük etik eksiklikleri vardır ve iyileştirilmesi gerekir. TKD gibi uzmanlık örgütleri, bilgilendirilmiş olur süreci ve çeşitli kurumlar arasında sürecin standardizasyonu ve etik standartlara uyumları için rehberlik sunmak ve BOF şablonları geliştirmek ve sağlamak için önemli ve temel kurumlardır.
Objective: This study aimed to evaluate the content of informed consent forms (ICFs) used during cardiology interventions by the university, research and training (R&T), and private hospitals with regard to ethical standards and compare them with the Turkish Society of Cardiology (TSC) templates and among various institutions.
Methods: A total of 185 forms from the university, R&T, and private hospitals and 19 TSC templates were selected and analyzed for 26 criteria. Compliance with TSC templates was also evaluated. Data were presented as the percentage of ICFs satisfying the criteria and compared using the Fisher exact test, and 95% confidence intervals were calculated.
Results: TSC templates were more compatible and included more information to comply with ethical standards than ICFs of all 3 types of healthcare institutions. The areas of improvement for these templates were prospects of treatment and alternative treatments, quality of life, explanation for third-party consent, duration of hospitalization, and time to return to normal life. Among the 3 types of hospitals, R&T-ICFs were more compatible with templates. Private hospital ICFs had the poorest compliance with TSC templates. Separate anesthesia ICFs and detailed information about exposure to radioactivity were lacking.
Conclusion: The current ICFs for cardiology interventions have major ethical deficiencies and need urgent improvement. Professional societies such as TSC are essential institutions to develop and provide guidance and templates for ICFs to meet the ethical standards during the informed consent process and standardization of the process among various institutions.

REVIEW
9.Recognizing electrocardiographically subtle occlusion myocardial infarction and differentiating it from mimics: Ten steps to or away from cath lab
Emre K. Aslanger, H. Pendell Meyers, Stephen W. Smith
doi: 10.5543/tkda.2021.21026  Pages 488 - 500
ST-segment yükselmesi (STY) ile akut koroner tıkanıklığı (AKT) eş tutan STY miyokart enfarktüsü (ME)/ST-segment yükselmesiz (STYz) ME paradigmasının yanıltıcı olduğu giderek daha aşikâr hale gelmektedir. Güncel kılavuzlarca savunulan bu talihsiz paradigma AKT’lerin en az dörtte birini kaçırmakta, benzer bir oranda hastayı da gereksiz biçimde kateterizasyon laboratuvarına yönlendirmektedir. Bu nedenle, bir süredir oklüzyonlu/oklüzyonsuz ME (OME/NOME) paradigmasına geçiş çağrısında bulunmaktayız. Bu yeni OME/NOME paradigması elektrokardiyografiye (EKG) sınırlı olmasa da EKG; hızı, tekrarlanabilirliği, girişimsel olmayan doğası, yaygın kullanılabilirliği ve OME için yüksek tanısal gücü nedeniyle yine bu paradigmanın kilit taşını oluşturacaktır. Bu gözden geçirmede, OME tanısı için EKG’ye adım adım bir yaklaşım sunmaktayız.
Summary– It is increasingly evident that the ST-segment elevation (STE) myocardial infarction (MI)/non-STEMI paradigm that equates STEMI with acute coronary occlusion (ACO) is deceptive. This unfortunate paradigm, adhered to by the current guidelines, misses at least one-fourth of the ACOs, and unnecessarily over-triages a similar fraction of the patients to the catheterization laboratory. Accordingly, we have been calling for a new paradigm, the occlusion/nonocclusion MI (OMI/NOMI). Although this new OMI/NOMI paradigm is not limited to an electrocardiogram (ECG), the ECG will remain the cornerstone of this new paradigm because of its speed, repeatability, noninvasive nature, wide availability, and high diagnostic power for OMI. This review provides a step-by-step approach to ECG for the diagnosis of OMI.

CASE REPORT
10.Pheochromocytoma: An overlooked reversible cause of heart failure with reduced ejection fraction
Ali Çoner, Ali Gökhan Özyıldız
doi: 10.5543/tkda.2021.86087  Pages 501 - 505
Feokromasitoma benign karakterde olup katekolamin salınımı ile klinik semptomlar oluşturan adrenal medulla ile ilişkili nadir görülen bir tümördür. Hastaların klinik prezentasyonları oldukça değişken bir spektrum gösterebilir. Dilate veya hipertrofik kardiyomiyopati feokromasitomanın olası klinik sonuçlarından biridir. Kalıcı hipertansiyon, çarpıntı, baş ağrısı ve terleme kardiyomiyopatiye eşlik ediyorsa, ayırıcı tanıda feokromasitoma akılda bulundurulmalıdır. Katekolamin deşarjına neden olan aşırı adrenerjik uyarı, hipertansif krizi, pulmoner ödemi ve miyokardiyal hasarı tetikleyebilir. Bu yazıda cerrahi tedavi sonrasında kardiyomiyopatinin tamamen gerilediği feokromasitoma hastasının sunumunu yapmayı amaçladık.
Pheochromocytoma is a rare, benign tumor of adrenal medulla, and its clinical symptoms are related to catecholamine production. Clinical presentation may vary in a broad spectrum. Dilated or hypertrophied cardiomyopathies are the possible clinical outcomes of pheochromocytoma. Pheochromocytoma should be kept in mind in the differential diagnosis where resistant hypertension, palpitations, headache, and sweating accompany cardiomyopathy. Excessive adrenergic stimulation causing catecholamine discharge can trigger hypertension crisis, pulmonary edema, and myocardial necrosis. Here in this report, we aimed to present the case of a patient with pheochromocytoma related cardiomyopathy who was totally recovered after surgical excision of the tumor.

11.Endovascular treatment of upper extremity ischemia due to radiation-induced arteritis
Fatih Yılmaz, Berhan Keskin, Zübeyde Bayram, Serdar Fidan, Ali Karagöz
doi: 10.5543/tkda.2021.49139  Pages 506 - 508
Radyasyona bağlı arterit (RIA) nedeniyle periferik arterlerin semptomatik tıkanması son derece nadir bir durumdur. Hastalar genellikle radyoterapiden aylar veya yıllar sonra iskemik klaudikasyon semptomları ile başvururlar. Semptomatik hastalar için tedavi seçenekleri cerrahi veya endovasküler müdahaleleri içerir. RIA’da perkütan anjiyoplastinin başarı oranı aterosklerotik hastalığa göre daha düşük olmasına rağmen, literatürde RIA için başarılı perkütan anjiyoplastiyi gösteren az sayıda vaka raporu vardır. Bu raporda, perkütan anjiyoplasti ile başarılı bir şekilde tedavi edilen RIA’ya bağlı sağ üst ekstremite tıkanıklığı olan bir olguyu sunduk.
Symptomatic occlusion of the peripheral arteries due to radiation-induced arteritis (RIA) is an extremely rare condition. Patients generally present with the symptoms of ischemic claudication months or years after radiotherapy. Treatment options for symptomatic patients include surgical or endovascular interventions. Although success rate of percutaneous angioplasty in RIA is lower than in atherosclerotic disease, there are several case reports in the literature to demonstrate successful percutaneous angioplasty for RIA. In this report, we presented a case with right upper extremity occlusion due to RIA treated by percutaneous angioplasty successfully.

12.Filtering electrocardiogram: Music, math, and ST-elevation myocardial infarction
Emre K. Aslanger, Kardelen Ohtaroğlu Tokdil, Hasan Tokdil, Kıvanç Yalın
doi: 10.5543/tkda.2021.40156  Pages 509 - 511
Klinisyenler, biyolojik sinyallerin işlenmesi sırasında oluşabilecek potansiyel hatalardan kaçınabilmek için, kullandıkları cihazların temel çalışma prensipleri konusunda bir miktar fikir sahibi olmalıdır. Elektrokardiyogram (EKG) da buna dahildir; EKG sinyalinin kaydı ve işlenmesi sırasında pek çok tehlikeli yanlış tanıya yol açabilecek hatalar meydana gelebilir. Biz burada uygunsuz yüksek-geçiş filtresinin yanlış ST-yükselmeli miyokart enfarktüsü tanısına yol açtığı bir olgu sunuyoruz. Ayrıca sıklıkla göz ardı edilen bu durumun temel mekanizmalarını ve bu durumdan nasıl kaçınılacağını da tartışıyoruz.
Clinicians should have a basic understanding of the working principle of the instruments they use to avoid potential pitfalls caused by post-processing of the acquired biological signals. An electrocardiogram (ECG) is no exception; many different errors can arise during the acquisition or the processing of the ECG data, which may result in dangerous misdiagnoses. We present a case where the use of an inappropriate high-pass filter led to a false diagnosis of ST-elevation myocardial infarction. In addition, this report discusses the basic mechanisms of this frequently overlooked phenomenon and methods to avoid it.

CASE IMAGE
13.Critical left main coronary artery stenosis in a patient with homozygous familial hypercholesterolemia and aortic valve replacement
Nuri Köse, Tamer Kırat, Gökhan Ergün, İbrahim Altun, Fatih Akın
doi: 10.5543/tkda.2021.79137  Page 512
Abstract | Full Text PDF

14.AVNRT captured by smartphone ECG device
Kıvanç Yalın, Ahmet Kaya Bilge, Barış İkitimur, Zeki Öngen
doi: 10.5543/tkda.2021.02452  Page 513
Abstract | Full Text PDF

LETTER TO EDITOR
15.Is distal radial access a “bridge too far” for routine use in acute coronary syndrome?
Marin Pavlov, Nikola Kos
doi: 10.5543/tkda.2021.21142  Pages 514 - 515
Abstract | Full Text PDF

OTHER ARTICLES
16.Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Ertan Ural
Page 516
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2021 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale