Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 48 (5)
Volume: 48  Issue: 5 - July 2020
EDITORIAL COMMENT
1.Global burden of chronic kidney disease and decreased kidney function in Turkish heart failure patients
Guliz Kozdag Gold
PMID: 32633268  doi: 10.5543/tkda.2020.80303  Pages 451 - 453
Abstract | English Full Text

ORIGINAL ARTICLE
2.NT-proBNP level in stage 3-4 chronic kidney disease and mortality in long-term follow-up: HAPPY study subgroup analysis
Mustafa Aytek Şimşek, Muzaffer Değertekin, Ayça Türer Cabbar, Burak Hünük, Serkan Aktürk, Siyar Erdoğmuş, Bülent Mutlu, Ömer Kozan
PMID: 32633264  doi: 10.5543/tkda.2020.57746  Pages 454 - 460
Amaç: Bu çalışmada, evre 3-4 kronik böbrek hastalığı (KBH) olanlarda N-terminal pro-beyin natriüretik peptid (NT-proBNP) düzeyleri ile mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Çalışma “Türkiye’deki kalp yetersizliği prevalansı ve öngördürücüleri (HAPPY)” çalışmasının alt grup analizi olarak planlandı. HAPPY çalışmasında Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesinden rastgele seçilen 35 yaş üstü 4650 hasta alındı. Bu çalışmaya ise tahmini glomerüler filtrasyon hızı (eGFR) 60 ml dk -1/1.73 m2 altında olan 191 hasta dahil edildi. NT-proBNP ile mortalite arasındaki ilişki araştırıldı. Ayrıca Cox regresyon analizi kullanılarak toplam ve kardiyovasküler mortalite için prognostik değişkenler saptandı.
Bulgular: Ortalama takip süresi 76.12±22.45 aydı. Ortalama NT-proBNP düzeyi 423.54± 955.88 pg/mL idi. Takipte 51 katılımcı (%26.7) herhangi bir nedene bağlı ve 36 katılımcı (%18.8) kardiyovasküler nedene bağlı hayatını kaybetti. Hipertansiyon [Tehlike oranı (HR): 1.89; %95 güven aralığı (GA) 1.01–3.50; p=0.048], anemi (HR: 2.49; %95 GA 1.20–5,15; p=0.014), erkek cinsiyet (HR: 2.64 %95 GA 1.44–4,86; p=0.002 ve log NT-proBNP düzeyi (HR: 4.93; %95 GA 2.83–8.58; p<0.001) toplam mortalite için bağımsız öngördürücülerdi. Hipertansiyon (HR: 2.47; %95 GA 1.09–5.56; p=0.029), erkek cinsiyet (HR: 2.79; %95 GA 1.38–5,62; p=0.004, eGFR (HR: 0.94; %95 GA 0.91–0.98; p=0.005) ve log NT-proBNP düzeyi (HR: 6.31; %95 GA 3.11–12.81; p<0.001) ise kardiyovasküler mortalite için bağımsız öngördürücülerdi.
Sonuç: Bu çalışmada evre 3–4 KBH hastalarında NT-proBNP’nin güçlü bağımsız bir prognostik belirteç olduğu gösterilmiştir.
Objective: This was an investigation of the relationship between the N-terminal pro-brain natriuretic peptide (NT-proBNP) level and mortality in patients with stage 3-4 chronic kidney disease (CKD).
Methods: This study was designed as a subgroup analysis of the Heart Failure Prevalence and Predictors in Turkey (HAPPY) study. The HAPPY study included 4650 randomly selected individuals from the 7 geographical regions of Turkey. A total of 191 subjects from the original cohort with an estimated glomerular filtration rate (eGFR) <60 mL/min/1.1.73 m² were enrolled in this study and the relationship between NT-proBNP and mortality was investigated. Prognostic variables for total and cardiovascular mortality were also examined using Cox regression analysis.
Results: The mean length of follow-up was 76.12±22.45 months. The mean NT-proBNP level was 423.54±955.88 pg/mL. During follow-up, 51 subjects (26.7%) died from any cause and 36 subjects (18.8%) died from a cardiovascular cause. The presence of hypertension (hazard ratio [HR]: 1.89; 95% confidence interval [CI]: 1.01–3.50; p=0.048), anemia (HR: 2.49; 95% CI: 1.20–5.15; p=0.014), male gender (HR: 2.64; 95% CI: 1.44–4.86; p=0.002) and log NT-proBNP (HR: 4.93; 95% CI: 2.83-8.58; p<0.001) were independent variables for total mortality. The presence of hypertension (HR: 2.47; 95% CI: 1.09–5.56; p=0.029), male gender (HR: 2.79; 95% CI: 1.38–5.62; p=0.004), eGFR (HR: 0.94; 95% CI: 0.91–0.98; p=0.005) and log NT-proBNP (HR: 6.31; 95% CI: 3.11–12.81; p<0.001) were independent predictors of cardiovascular mortality.
Conclusion: NT-proBNP was found to be an independent prognostic marker in patients with stage 3–4 CKD.

3.Association of APOA5-1131T>C polymorphism with obesity in coronary artery disease
Neslihan Çoban, Aybike Sena Özuynuk, Aycan Fahri Erkan, Berkay Ekici, Maide Kaşit, Nihan Erginel Ünaltuna
PMID: 32633266  doi: 10.5543/tkda.2020.62874  Pages 461 - 471
Amaç: Koroner arter hastalığına (KAH) yol açan genetik risk faktörleri toplumlar arasında farklılıklar göstermektedir. Aterosklerotik KAH oluşumuna neden olan genetik faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılan bu çalışmada, APOA5 aday genindeki bir tek nükleotid polimorfizminin (SNP) KAH ve KAH risk faktörleri üzerindeki etkisi araştırıldı.
Yöntemler: Anjina veya akut miyokart enfarktüsü nedeniyle koroner anjiyografi yapılan 448 birey normal koroner arter (koroner lezyon ≤%30 darlık) ve anlamlı KAH (≥1 koroner lezyon ≥%50 darlık) taşımalarına göre iki gruba ayrıldı. Gensini ve SYNTAX skorları ile KAH’ın ciddiyeti ve yaygınlığı değerlendirildi. Bireyler APOA5 −1131T>C polimorfizmi için hidroliz probları kullanılarak genotiplendi ve sonuçlar incelendi.
Bulgular: Çalışmamızda, anlamlı KAH olmayan grupta, seçilen APOA5 gen varyantı serum lipit düzeyleri ile ilişkili bulundu (p<0.05). Ayrıca, APOA5 gen polimorfizminin incelenen klinik durum ve diğer parametreler üzerine olan etkisinin cinsiyete bağlı olarak değişkenlik gösterdiği belirlendi. APOA5 genindeki bu polimorfizm ve tip 2 diabetes mellitus arasında sınırda bir ilişki saptandı (p=0.055). Bu polimorfizmle obezitenin ilişkili olduğu ve APOA5 −1131C allelini taşıyanlarda obezite riskinin azaldığı saptandı (p<0.05). Lojistik regresyon analizinde yaş ve cinsiyete göre ayarlama yapıldığında, nadir allel taşıyıcılığının tüm grupta obeziteye karşı koruyucu etkiye sahip olduğu gözlendi (odds oranı: 0.48, %95 güven aralığı: 0.29–0.78, p=0.003).
Sonuç: Çalışmamızda, aterosklerotik KAH gelişimine yol açabilecek önemli genetik faktörlerden biri olarak gösterilen APOA5 gen polimorfizminin çalışma grubunda obezite ile ilişkisi saptanmıştır. APOA5 −1131T>C polimorfizmi obezite ve lipit düzeyleri gibi KAH’ın önemli risk faktörleri ile ilişkilendirilmiştir.
Objective: Genetic risk factors that cause coronary artery disease (CAD) demonstrate variations in different populations. In this study, a single nucleotide polymorphism in the APOA5 gene was targeted to determine genetic contributors to atherosclerotic CAD. The effects of this polymorphism on the development of CAD and known risk factors of the disease were examined.
Methods: A total of 448 patients with angina or acute myocardial infarction who underwent coronary angiography were grouped as individuals with normal coronary arteries (≤30% stenosis) and critical disease (≥50% stenosis). The angiographic severity and the extent of atherosclerotic CAD were assessed using the Gensini and SYNTAX scores. Individuals were genotyped for the APOA5−1131T>C polymorphism using hydrolysis probes and the results were evaluated.
Results: The APOA5−1131T>C polymorphism was associated with the serum lipid levels in the non-CAD group (p<0.05). In addition, the effect of APOA5 gene polymorphism on clinical status and other parameters was determined to vary depending on gender. A borderline association was found between APOA5 −1131T>C and type 2 diabetes mellitus (p=0.055). This polymorphism was found to be associated with obesity and it was observed that the APOA5 -1131C allele carriers had a reduced risk for obesity (p<0.05). Logistic regression analysis adjusted for age and gender indicated that APOA5 -1131C allele carriage had a protective effect against obesity in the study group (odds ratio: 0.48, 95% confidence interval: 0.29-0.78; p=0.003).
Conclusion: In this study, the APOA5 gene polymorphism, one of the genetic factors that may lead to atherosclerotic CAD, was found to be associated with obesity. The APOA5 −1131T>C polymorphism was associated with important risk factors for CAD, obesity and serum lipid levels.

4.Role of polymorphisms of the endothelial nitric oxide synthase gene in predicting slow-flow phenomenon after primary percutaneous coronary intervention
Reza Kiani, Sanam Alilou, Shirin Rafatnia, Yasaman Taslimi, Sima Habibzadeh, Safoora Gharibzadeh, Ata Firouzi, Shahin Rahim, Ali Zahedmehr, Farzaneh Mehrvarz, Mehrdad Moghadam Ahari, Parham Sadeghipour
PMID: 32633262  doi: 10.5543/tkda.2020.53849  Pages 472 - 483
Objective: The aim of the present study was to examine the association between 2 polymorphisms of the endothelial nitric oxide (eNOS) gene (-786T>C and +894G>T) and the no-reflow/slow-flow phenomenon in post-primary percutaneous coronary intervention (PPCI) patients.
Methods: A total of 103 post-PPCI patients were enrolled. Coronary no-reflow phenomenon was defined as a Thrombolysis in Myocardial Infarction (TIMI) flow grade 0–1 and coronary slow-flow phenomenon (CSFP) was defined as a TIMI flow grade ≤2.
Results: Due to the small number of post-PPCI patients with the no-reflow phenomenon (n=4), the primary comparison was made between CSFP (n=20) and normal flow (n=83) groups. There was a greater frequency of CSFP among carriers of the –786C allele of the eNOS –786T>C polymorphism (odds ratio [OR]: 3.90; 95% confidence interval [CI]: 0.87–17.45; p=0.07). However, no such association was detected between the +894T allele of the eNOS +894G>T and CSFP (OR: 0.92; 95% CI: 0.21–3.98; p=0.91). In the adjusted analysis, the -786T>C polymorphism did not reach statistical significance.
Conclusion: There was no significant association between CSFP and 2 of the most common polymorphisms of the eNOS gene in post-PPCI patients.

5.The effects of genetic polymorphisms and diabetes mellitus on the development of peripheral artery disease
Zafer Yalım, Serap Tutgun Onrat, Sümeyra Alan, Mustafa Aldemir, Alaettin Avşar, İsmet Doğan, Ersel Onrat
PMID: 32633259  doi: 10.5543/tkda.2020.15686  Pages 484 - 493
Amaç: Periferik arter hastalığı (PAD), ateroskleroz nedeniyle ekstremite arterlerinin daralmasından kaynaklanan bir durumdur. Geçtiğimiz yıllarda, birkaç gende polimorfizmin PAD gelişme riskine katkıda bulunduğu gösterilmiştir, ancak geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerinden bağımsız olan bu kalıtımsal faktörlerin katkısı hala belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmada, diabetes mellitus (DM) ve genetik arkaplanın PAD patogenezinde sadece ve birlikte etkilerini araştırdık.
Yöntemler: Çalışmamızda faktör V Leiden (G1691A), Faktör V H1299R, Protrombin G20210A, Faktör XIII V34L, B-Fibrinojen-455 G> A, PAI-1 4G/5G, HPA1, MTHFR C677T, MTHFR A1298C, ACE I/D, APO B R3500Q ve APOE polimorfizminin kardiyovasküler hastalık Strip panel kullanılarak etkilerini değerlendirmeyi planladık. Hastalar iki gruba ayrıldı: PAD’lı 100 hasta (50 DM+, 50 DM-), PAD olmayan 60 kontrol hasta (30 DM+, 30 DM-).
Bulgular: MTHFR A1298C ve PAI 4G/5G homozigot polimorfizmi, PAD hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla, p=0.035, p=0.004). Diğer genotipler ve polimorfizm sıklıkları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ayrıca DM varlığında PAI 4G/5G homozigot polimorfizmi PAD oluşumunu etkili olduğu belirlendi (p=0.021). Regresyon analizinde PAD oluşumunda DM+ hastalarda PAI-1 4G/5G gen homozigot polimorfizmi 17.1 kat daha riskli, (p=0.008) Güven Aralığı (GA) %95 (2.113–138.660), MTHFR A1298C homozigos polimorfizmi 316.6 kat daha riskli (p<0.001) GA %95 (10.763–9315.342) olduğu görüldü.
Sonuç: MTHFR A1298C ve PAI 4G/5G homozigoz polimorfizmi, PAD oluşumu ile ilişkili olabilir. PAİ 4G/5G homozigot polimorfizmi, DM varlığında PAD oluşumunda güçlü bir belirleyicidir.
Objective: Peripheral artery disease (PAD) is a condition caused by the narrowing of limb arteries due to atherosclerosis. In recent years, polymorphisms in a number of genes have been shown to contribute to the risk of PAD development. However, whether the contribution of these inheritable factors is independent of traditional cardiovascular risk factors remains unclear. This study was an investigation of the effects of diabetes mellitus (DM) and genetic background, examined singly and together, on the pathogenesis of PAD.
Methods: The effects of the factor V Leiden (G1691A), factor V H1299R, prothrombin G20210A, factor XIII V34L, B-fibrinogen -455 G>A, PAI-1 4G/5G, HPA1, MTHFR C677T, MTHFR A1298C, ACE I/D, APO B R3500Q, and APOE polymorphisms were evaluated using a cardiovascular disease strip assay (CVD StripAssay). Two groups were created: 100 patients with PAD (50 with DM, 50 without DM) and 60 controls without PAD (30 with DM, 30 without DM).
Results: There was a significantly greater presence of the MTHFR A1298C and PAI 4G/5G homozygous polymorphisms in the PAD patients compared with the control group (p=0.035, p=0.004, respectively). There were no significant associations between the other genotypes and polymorphism frequencies. In the presence of DM, the PAI-1 4G/5G homozygous polymorphism was linked to the formation of PAD (p=0.021). Regression analysis indicated that the PAI-1 4G/5G gene homozygous polymorphism demonstrated a 17.1 times greater risk for DM with PAD [95% confidence interval (CI): 2.113-138.660; p=0.008] and the MTHFR A1298C homozygous polymorphism demonstrated a 316.6 times greater risk (95% CI: 10.763-9315.342; p<0.001) for the possibility of DM with PAD.
Conclusion: The MTHFR A1298C and PAI 4G/5G homozygous polymorphisms may be associated with the development of PAD. The presence of the PAI 4G/5G homozygous polymorphism with DM was a powerful predictor for the development of PAD.

6.Perceived stress level is associated with coronary artery disease severity in patients with ST-segment elevation myocardial infarction
Serkan Kahraman, Fatma Cam Kahraman, Hicaz Zencirkiran Agus, Ali Kemal Kalkan, Fatih Uzun, Muammer Karakayalı, Mehmet Altunova, Samet Sevinç, Ali Rıza Demir, Emre Yılmaz, Mehmet Ertürk
PMID: 32633260  doi: 10.5543/tkda.2020.30020  Pages 494 - 503
Amaç: Stres koroner ateroskleroz ve kardiyovasküler sonlanımlar için önemli bir risk faktörüdür. Fakat, stres ile ilişkili koroner aterosklerotik yük daha önce araştırılmamıştır. Bu çalışmada, ST segment yükselmeli miyokart enfarktüsü (STYME) hastalarında algılanmış stres skalası (ASS) ile SYNTAX skorlarının ilişkisini araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Bu çalışmaya, STYME geçiren 440 hasta ileriye dönük olarak dahil edildi. ROC analizine göre belirlenen 17.5 eşik değerine göre ASS puanı düşük olan 361 hasta Grup 1’i, ASS puanı yüksek olan 79 hasta ise Grup 2’yi oluşturdu.
Bulgular: SYNTAX skoru [16.0 (10.0–22.5); 22.5 (15.0–25.5), p<0.001] ve SYNTAX skoru II [24.8 (19.0–32.6); 30.9 (22.3–38.9), p<0.001] grup 2 hastalarda anlamlı derecede yüksekti. Spearman analizinde ASS değeri SYNTAX skoru (r=0.153, p=0.001) ve SYNTAX skoru II (r=0.216, p<0.001) ile ilişkili saptandı. Ayrıca orta-yüksek SYNTAX skoru için ASS (Odds oranı: 2.434, Güven Aralığı: 1.446–4.096, p=0.001) bağımsız ön gördürücü olarak bulundu. Hastane içi mortalite gelişen grupta ise ASS skoru gelişmeyenlere göre daha yüksek saptandı [sırasıyla, 15 (10–20); 9 (4–16), p=0.007].
Sonuç: Stres, koroner aterosklerotik süreci ve yaygınlığı hızlandırıyor görünmektedir. Ayrıca, artmış stres seviyesi de yüksek SYNTAX skorunun bağımsız öngördürücüsü olarak bulunmuştur.
Objective: Stress is known to be a significant risk factor for coronary atherosclerosis and adverse cardiovascular events; however, the stress-related coronary atherosclerotic burden has not yet been investigated. The aim of this study was to investigate the relationship between the Perceived Stress Scale (PSS) and the SYNTAX scores in patients with ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI).
Methods: A total of 440 patients with STEMI were prospectively enrolled and divided into 2 groups according to the PSS score with a ROC curve analysis cut-off value of 17.5. In all, 361 patients with a low PSS score were categorized as Group 1 and 79 patients with a high PSS score were categorized as Group 2.
Results: The SYNTAX score [Group 1, 16.0 (10.0–22.5); Group 2, 22.5 (15.0–25.5); p<0.001] and the SYNTAX score II were significantly higher in Group 2 [Group 1, 24.8 (19.0–32.6); Group 2, 30.9 (22.3–38.9); p<0.001]. Spearman analysis demonstrated that the PSS score was associated with the SYNTAX score (r=0.153; p=0.001) and the SYNTAX score II (r=0.216; p<0.001). Additionally, the PSS (odds ratio: 2.434, confidence interval: 1.446-4.096; p=0.001) was determined to be an independent predictor of a moderate-to-high SYNTAX score. The PSS score of patients with in-hospital mortality was also higher than those who survived [15 (10–20); 9 (4–16), respectively; p=0.007].
Conclusion: Stress appears to accelerate the coronary atherosclerotic process and the associated burden. An increased stress level was found to be an independent predictor of a high SYNTAX score.

7.Low cardiac output syndrome score to evaluate postoperative cardiac surgery patients in a pediatric intensive care unit
Nagehan Aslan, Dinçer Yıldızdaş, Uğur Göçen, Sevcan Erdem, Fadli Demir, Ahmet Yontem, Özden Özgür Horoz, Yaşar Sertdemir
PMID: 32633258  doi: 10.5543/tkda.2020.13844  Pages 504 - 513
Amaç: Düşük kardiyak debi sendromu (DKDS) tanımlanması ve bu hasta grubunun takibi ile ilgili net bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bu klinik tanımlama eksikliğinden yola çıkarak, hastaların izleminde daha önce literatüre sunulmuş olan düşük kardiyak debi skoruna benzer bir DKDS skoru (DKDSs) kullandık ve yüksek DKDSs ile kötü klinik seyir ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Kardiyak cerrahi uygulanmış 54 hasta postoperatif dönemde ileriye dönük olarak incelendi. Düşük kardiyak debi gelişimini değerlendirmek için DKDSs kullanıldı. Her parametre 1 puan olacak şekilde skorlama yapıldı. DKDS skoru postoperatif 24 saat boyunca saatlik hesaplandı ve en yüksek skor tepe skoru (tDKDSs) olarak kaydedildi. Çocuk yoğun bakım ünitesine başvuru anında, 4., 8. ve 16. saatteki DKDSs kaydedildi ve skorların toplamından oluşan bir kümülatif skor (kDKDSs) hesaplandı.
Bulgular: Ortalama yaş 49.40±53.15 ay, DKDS oranı %24.07 idi. DKDS gelişen grupta kDKDSs, tDKDSs, vazoaktif inotropik skor (VİSt), laktat ortalaması, aort klemp ve total kardiyopulmoner baypas süreleri anlamlı olarak yüksekti. Çalışmamızda, kDKDSs ve tDKDSs ile hastane yatış süresi, çocuk yoğun bakımda yatış süresi, VİSt, laktat ortalaması, aort klemp süresi arasında anlamlı ve pozitif korelasyon saptandı.
Sonuç: Amacımız hastada kötü perfüzyonu gösteren parametreleri içeren ve daha önce tanımlanmış olan bir skorlama ile kardiyak cerrahi geçiren kritik çocuk hasta bakımında ortak bir dil kullanımına dikkat çekmekti. Geniş hasta grupları ile yapılacak bir çalışmanın ülkemizde postoperatif kardiyak cerrahi hastalarında kullanılabilecek bir skor gelişimi için önemli olacağını düşünmekteyiz.
Objective: There is no clear consensus regarding the definition of low cardiac output syndrome (LCOS) or the follow-up of this patient group. Given this lack of a clinical definition, the aim of this study was to use a LCOS score (LCOSs) similar to the low cardiac output score previously presented in the literature and evaluate the relationship between a high LCOSs and poor clinical outcome.
Methods: A total of 54 patients were prospectively evaluated after cardiac surgery. The LCOSs was used to evaluate the deve-lopment of low cardiac output. Each parameter was scored as 1 point. The score was calculated every hour for 24 hours postoperatively and the highest score was recorded as the peak score (pLOCSs). The LOCSs at the time of admission to the pediatric intensive care unit, at the 4th, 8th, and 16th hour were recorded and a cumulative score (cLOCSs) score was calculated.
Results: The mean age of the patients was 49.40±53.15 months and 24.07% had LOCS. In the group with LCOS, the cLOCSs, vasoactive-ınotropic score (VIS), lactate mean, aortic clamp time, and the total cardiopulmonary bypass time were significantly higher. In this study, a significant and positive correlation was found between the cLOCSs and pLOCSs and the length of hospital stay, length of stay in the pediatric intensive care unit, VIS, lactate mean, and aortic clamp duration.
Conclusion: The objective of this study was to draw attention to the potential use of a common language in the care of critical pediatric patients undergoing cardiac surgery with a previously defined scoring method that includes parameters indicating poor perfusion in the patient.

REVIEW
8.Cardiac scintigraphy-centered diagnostic process in transthyretin cardiac amyloidosis
Ilknur Ak Sivrikoz, Yüksel Çavuşoğlu
PMID: 32633270  doi: 10.5543/tkda.2020.90914  Pages 514 - 521
Kardiyak amiloidoz (KA), ilerleyici infiltratif bir kardiyomiyopatidir. Katlanması bozulan endojen proteinlerin amiloid fibriller şeklinde kalpte ve bazen beraberinde böbrek ve karaciğerde birikimi ile ortaya çıkar. En sık gözlenen KA formları, transtiretin (TTR) ve immünglobulin hafif zincir (AL) amiloidozudur. KA bugüne kadar nadir görülen bir hastalık olarak düşünülmüştür. Ancak yeni veriler korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği olgularının %13 ve yüksek riske sahip ciddi aort darlığı bulunan yaşlı olguların %16’sında TTR-KA bulunduğunu göstermektedir. TTR-KA olguları kötü prognoza sahiptir. Bu hastaların ortalama sağ kalım süresi 2–4 yıl olarak bildirilmektedir. Erken tanı ve tedavi yaklaşımları ile prognozun anlamlı düzeltilebildiği gösterilmiştir. Kemik ajanları ile yapılan sintigrafi, TTR-KA tanısında oldukça güvenilir ve uygulaması kolay bir yöntem olarak gösterilmektedir. Bu belgede, TTR-KA tanısal sürecinde kemik ajanları ile yapılan sintigrafinin rolü ve uygulama protokolleri gözden geçirilmiştir.
Cardiac amyloidosis (CA) is a progressive infiltrative cardiomyopathy. Amyloid fibrils in the form of misfolded endogenous proteins accumulate in the heart, as well as the kidneys, liver, and gastrointestinal tract. The most common forms of CA are transthyretin (TTR) and immunoglobulin light chain amyloidosis (AL). CA has long been thought to be a rare disease. However, recent reports have suggested that 13% of heart failure patients with a preserved ejection fraction and 16% of advanced-age patients with severe aortic stenosis have TTR-CA. Patients with TTR-CA have a poor prognosis, with a median survival of 2–4 years; however, early diagnosis and novel therapeutic options have been shown to significantly improve the prognosis. Scintigraphy using bone isotopes is considered a highly reliable and easy-to-use method in the diagnosis of TTR-CA. This is a review of the role of scintigraphic imaging with technetium-99m- labeled bisphosphonates in the diagnostic work-up process of TTR-CA and the applicable protocols.

HOW TO?
9.How to prevent cardiac implantable electronic device infections?
Yalçın Velibey, Mutlu Şeyda Öcalmaz
PMID: 32633267  doi: 10.5543/tkda.2020.79829  Pages 522 - 530
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
10.Monozygotic twins with familial hypercholesterolemia and high lipoprotein(a) levels leading to identical cardiovascular outcomes: Case report and review of the literature
Meral Kayıkçıoğlu, Hakan Gökalp Uzun, Aslı Tetik Vardarlı, Lale Tokgözoğlu
PMID: 32633265  doi: 10.5543/tkda.2020.62185  Pages 531 - 538
Homozigot Ailevi hiperkolesterolemi (HoAH), erken kardiyovasküler hastalığa yol açan nadir, otozomal dominant bir hastalıktır. Monozigotik ikizler intrauterin çevreyi, yaşı ve tüm genlerini ortak paylaştıklarından, AH’nin nedenlerini ve doğal seyrini araştırmak için çok özel bir kaynağı temsil edebilirler. Bu yazıda AH ve yüksek lipoprotein a (Lpa) düzeylerine bağlı olarak hemen hemen aynı erken koroner arter tutulumu olan 36 yaşında monozigotik ikiz kardeşleri literatür derlemesi ile birlikte sunuyoruz. Dizi analizi ile ikizlerin LDLR c.1060+10G>A (rs12710260) mutasyonu için homozigot ve LDLR c.542C>T (rs557344672) mutasyonları için heterozigot olduğu gösterilmiştir. Her ikisi de LDLR genindeki c.1060+7T>C (rs2738442), c.1586+53A>G (rs1569372) mutasyonları ve APOB genindeki c.4265A>T (rs568413) mutasyonları için homozigottur. Literatürde AH için bildirilen toplam 7 ikiz vaka vardır ve hiç birinde yüksek Lpa düzeyleri bildirilmemiştir. HoAH olan ikizler, beklenenden daha düşük LDL seviyelerine sahipti (tedavi öncesi 204 ve 223 mg/dL) ve neredeyse aynı koroner tutulumu izlendi. Her ikisi de yüksek Lpa seviyeleri (308 ve 272 nmol/L) ve çok düşük koroner kalsiyum skoru (16 AU) na sahipti ve de statinlere iyi yanıt (>%60) verdiler. Ayrıca, ilk kardiyovasküler olayları ailede neredeyse aynı yaşlarda (yani 32–34 yaşlarında) meydana gelmişti. Bu, kardiyovasküler olay gelişimi eşiğini aşan kümülatif LDL maruziyetinin benzer zamanlaması nedeniyle AH ailelerinin önemli bir özelliği olabilir. Sonuç olarak, yüksek Lpa seviyeleri ve hemen hemen aynı erken koroner arter tutulumu olan monozigotik HoAH ikizler, ömür boyu kolesterol yükü / maruziyeti hipotezine doğrulayacı bir kanıt sayılabilir.
Homozygous familial hypercholesterolemia (HoFH) is a rare, autosomal dominant disease that leads to premature cardiovascular disease (CVD). Since monozygotic twins share the intrauterine environment and have the same age and gene profile, they could represent a very special resource for the investigation of the causes and the natural course of FH. This report is a description of 36-year-old monozygotic twin brothers with almost identical early coronary artery involvement due to FH concomitant with high lipoprotein(a) (Lpa) levels and a review of the literature. Sequence analysis revealed that the twins were homozygous for the LDLR c.1060+10G>A (rs12710260) mutation and heterozygous for the LDLR c.542C>T (rs557344672) mutations. Both were also homozygous for the c.1060+7T>C (rs2738442) and c.1586+53A>G (rs1569372) mutations in the LDLR gene as well as c.4265A>T (rs568413) mutations in the APOB gene. In the literature, there are 7 twin cases with reported FH, but none with high Lpa levels. The HoFH twins in this case report had lower low-density lipoprotein (LDL) cholesterol levels than expected (before treatment 204 and 223 mg/dL), with almost identical coronary involvement. Both had an extremely high Lpa level (308 and 272 nmol/L) with a very low coronary calcium score (16 AU) and a good response to statins (>60%). There was a history of the first CVD event occurring at nearly the same age (32–34 years) in the family. This could be an important aspect of FH families as a result of the similar timing of cumulative LDL exposure exceeding the threshold of CVD events. In conclusion, this first report of monozygotic HoFH twins with elevated Lpa levels and almost identical early coronary artery involvement at the same age provides evidence to substantiate the hypothesis of lifetime cholesterol burden/exposure.

11.Complementary role of different imaging modalities in the diagnosis of concurrent obstructive aortic and mitral prosthetic valve thrombosis
Ahmet Güner, Mehmet Aytürk, Semih Kalkan, Abdülkadir Uslu, Mehmet Özkan
PMID: 32633263  doi: 10.5543/tkda.2019.55013  Pages 539 - 544
Protez kapak trombozu (PKT) hayati tehlike arz eden bir kapak işlev bozukluğudur. Semptomsuz olgularda ve PKT’li bazı semptomlu hastalarda, birinci basamak görüntüleme aracı olan transtorasik ekokardiyografi, uygun tedavi seçeneğini seçmek için zorunlu olan trombüs gösterimi açısından yetersiz kalabilir. Bu nedenle, klinik prezentasyona dayalı ayırıcı tanı zordur ve ekokardiyografi, sine floroskopi ve multimodalite görüntüleme, ekokardiyografi, sine floroskopi ve kardiyak bilgisayarlı tomografi dahil olmak üzere genellikle PKT ile pannus, vejetasyon ve hasta-protez uyumsuzluğu gibi protezle ilgili patolojiler arasındaki ayrım için gereklidir.
Prosthetic valve thrombosis (PVT) is a life-threatening valve dysfunction. In asymptomatic cases, as well as certain symptomatic patients with PVT, the results of the first-line imaging tool, transthoracic echocardiography, may be inconclusive in terms of illustrating the thrombus, which is necessary in order to select the proper treatment option. Hence, a differential diagnosis based on clinical presentation may be challenging, and multimodality imaging, including echocardiography, cine fluoroscopy, and cardiac computed tomography, is usually required to distinguish between PVT and other prosthesis-related pathologies, such as pannus, vegetation, and prosthesis-patient mismatch.

12.Development of acute severe right heart failure after transcatheter aortic valve implantation in patient with left ventricle assist device-acquired aortic regurgitation
Zübeyde Bayram, Cem Doğan, Emre Gürcü, Cihangir Kaymaz, Nihal Özdemir
PMID: 32633261  doi: 10.5543/tkda.2020.39132  Pages 545 - 551
Bir yıl önce, sol ventrikül destek cihazı (SVDC) implantasyon öyküsü olan 58 yaşında erkek hasta istirahat dispnesi ile başvurdu. Hastanın başvuru sırasında orta-ileri derecede aort yetersizliği (AY), pre-postkapiller pulmoner hipertansiyonu subklinik orta derece sağ ventriküler yetersizliği ve azalmış kardiyak debisi mevcuttu. AY tedavisi için transkatater aort kapak implantasyonu (TAVI) planlandı ve hastaya ‘self-expandable’ aort kapak takıldı. Hastada dakikalar içersinde hipotansiyon, sağ ventrikül ve inferiyor vena kavada dilatasyon, sol atriyum ve sol ventrikülde kollaps gelişti ve SCDC hızı azaltılmasına rağmen devam etti. SVDC hızının düşürülmesine rağmen kalp boşluklarının boyutlarında herhangi bir değişiklik görülmedi. Hastada ciddi sağ ventrikül yetersizliğinin geliştiğine karar verilerek veno-arteriyal EKMO tedavisi uygulandı. VA-EKMO’dan sonra sağ ventrikül boyutları azaldı, sol atriyum ve sol ventrikül boyutlarında ve SVDC akımında artış izlendi. Hasta sağ ventrikül yetersizliğinin devam etmesi nedeni ile EKMO’dan ayrılmadı ve işlemin 5. gününde hayatını kaybetti. Bu hastada, şiddetli AY’nin TAVI ile tedavisinden sonra aortadan sol ventriküle geri akımının azalmasının, kardiyak debi ve sağ ventrikül ön yükünde akut artışa ve sağ ventrikül ön yükündeki akut artışın da akut ciddi sağ kalp yetmezliğine neden olduğunu düşündük. Hastada orta derece sağ yetersizlik olsa bile, TAVI’den önce, sağ ventrikülü akut ön yük artışını tolere edebilecek şekilde medikal olarak hazırlamak gerekmektedir.
A 58-year-old man with a left ventricular assist device (LVAD), which had been implanted 1 year earlier, presented with rest dyspnea. Moderate to severe aortic regurgitation (AR), pre-postcapillary pulmonary hypertension, modarete right ventricular (RV) failure, and low cardiac output were observed at presentation. Transcatheter aortic valve implantation (TAVI) was performed to treat the AR and a self-expandable aortic valve was implanted. Within minutes, hypotension, RV and inferior vena cava dilatation, and left atrial (LA) and left ventricular (LV) collapse occurred and persisted despite LVAD speed reduction. It was observed that severe RV failure had developed and venoarterial extracorporeal membrane oxygenation (VA-ECMO) was applied. Following VA-ECMO treatment, the RV dimensions decreased, and the LA and LV dimensions began to increase, as well as the LVAD flow. Weaning from VA-ECMO was unsuccessful and exitus occurred on the fifth day after TAVI secondary to RV failure. It was surmised that the decrease in blood circulation from the aorta to the LV after treatment of severe AR with TAVI caused an acute increase in the cardiac output and the RV preload. The acute increase in the RV preload led to acute severe right heart failure. It is necessary to prepare the RV to compete with an acute increase in preload before TAVI even when there is only modarete RV failure.

CASE IMAGE
13.Electrogram-guided mapping after visualization of the tricuspid valve annulus for His bundle pacing
Serdar Bozyel, Kivanc Yalin, Tumer Erdem Guler, Tolga Aksu
PMID: 32633257  doi: 10.5543/tkda.2020.07755  Page 552
Abstract | English Full Text

14.Twenty-seven-year durability of St. Jude Medical Biocor bovine bioprosthesis in mitral position
Semih Kalkan, Ahmet Güner, Emrah Bayam, Macit Kalcik, Mehmet Ozkan
PMID: 32633269  doi: 10.5543/tkda.2020.91954  Page 553
Abstract | English Full Text

OTHER ARTICLES
15.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 554
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale