Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 33 (2)
Volume: 33  Issue: 2 - March 2005
ORIJINAL ARAŞTIRMA
1.The role of plasma N-terminal pro B-type natriuretic peptide to predict the clinical course of patients with hypertrophic cardiomyopathy
Fatih Bayrak, Gökhan Kahveci, Hakan Fotbolcu, Kürşat Tigen, Bülent Mutlu, Yelda Başaran
Pages 77 - 83
Amaç: Natriüretik peptidlerin hipertrofik kardiyomiyopatideki (HK) prognostik değeri üzerine bilgilerimiz yeterli değildir. Bu çalışmada, N-terminal pro B-tip natriüretik peptidin (Nt-proBNP) HK’li olgularda hastalığın seyri ile ilişkisi araştırıldı. Çalışma planı: Transtorasik ekokardiyografide sol ventrikülde hipertrofi (duvar kalınlığı en az 15 mm) saptanarak HK tanısı konan 61 hasta (36 erkek, 25 kadın; ort. yaş 47; dağılım 13-74) ileriye dönük olarak çalışmaya alındı. Tüm hastalardan Nt-proBNP için periferik tam kan örnekleri toplandı. Hastaların fonksiyonel kapasiteleri NYHA (New York Heart Association) sınıflandırmasına göre değerlendirildi. Hastalar ortalama 416 gün (dağılım 150-570 gün) süreyle kardiyovasküler ölüm, senkop ve kalp yetmezliği semptomlarında kötüleşme olarak tanımlan olumsuz klinik olaylar (OKO) açısından izlendi. Olumsuz klinik olayların bağımsız belirleyicisini araştırmak için tek ve çok değişkenli “stepwise Cox proportional hazard” regresyon analizi kullanıldı ve log Nt-proBNP'nin olumsuz klinik olayları göstermedeki yeterliliği ROC (receiver operating characteristic) analizi ile değerlendirildi. Bulgular: On bir hastada (%18) OKO gelişti. Bir hastada ani ölüm görüldü. Çokdeğişkenli analizde, log Nt-proBNP’nin OKO’nun tek bağımsız belirteci olduğu görüldü (p=0.002, %95 GA). ROC analizinde eğri alanı 0.9 bulundu. Log Nt-proBNP’nin en yüksek duyarlılık (%87) ve özgüllük (%88) gösterdiği değer 7.3 (1500 pg/ml) bulundu. Kaplan-Meier sağkalım analizinde olaysız sağkalım oranının Nt-proBNP düzeyinin 1500 pg/ml altında olan hastalarda anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Plazma Nt-proBNP düzeyi, HK’li hastalarda klinik seyrin öngörülmesinde kullanılabilecek, güvenilir ve tekrarlanabilir bir parametre olarak görünmektedir.
Objectives: Little information exists concerning the role of natriuretic peptides in the prognosis of hypertrophic cardiomyopathy (HCM). In this study, we evaluated the value of N-terminal pro-brain natriuretic peptide (Nt-proBNP) in predicting clinical prognoses of patients with HCM. Study design: On a prospective design, 61 consecutive patients (36 males, 25 females; mean age 47 years; range 13-74 years) were monitored following a diagnosis of HCM upon detection of hypertrophy of the left ventricle (at least 15 mm in thickness) by transthoracic echocardiography. Peripheral blood samples were obtained to determine Nt-proBNP levels. Functional capacity was classified according to the NYHA (New York Heart Association) system. The patients were monitored for adverse clinical events defined as cardiovascular death, syncope, or worsening of heart failure symptoms for a mean of 416 days (range 150-570 days). Independent prognostic factors of adverse clinical events were determined with the use of the univariate and stepwise multivariate Cox proportional hazard regression analysis. A receiver operating characteristic (ROC) curve was used to validate the predictive performance of log Nt-proBNP for adverse clinical events. Results: Adverse clinical events developed in 11 patients (18%). Mortality occurred in one patient. In the multivariate analysis, log Nt-proBNP was found to be the only predictor of adverse clinical events (p=0.002, %95 CI). With an area of ROC curve being 0.9, the best value of log Nt-proBNP with the highest sensitivity (87%) and specificity (88%) was 7.3, equivalent to a level of 1500 pg/ml. The Kaplan-Meier analysis showed a significantly higher event-free survival in patients having a Nt-proBNP level of less than 1500 pg/ml. Conclusion: Plasma levels of Nt-proBNP seem to be a reliable and practical parameter that can be used in predicting the clinical course of patients with HCM.

2.The long-term beneficial effects of stent angioplasty on blood pressure in renal artery stenosis
Mustafa Yavuzkır, Necati Dağlı, Erdoğan İlkay, Ilgın Karaca, Mehmet Balin, Nadi Arslan, Hüseyin Çeliker
Pages 84 - 89
Amaç: Renovasküler hipertansiyon tedavisinde renal anjiyoplasti-stent uygulamasının, kısa dönem sonuçları bilinmesine karşın, uzun dönemdeki etkileri tartışmalıdır. Çalışmamızda, renal arter stenozunda stent uygulamasının kan basıncı kontrolü üzerine uzun dönemdeki etkisi incelendi. Çalışma planı: Çalışmaya, ostial-proksimalde %70’in üzerinde aterosklerotik renal arter darlığı bulunan renovasküler hipertansiyonlu 26 hasta (17 erkek, 9 kadın; ort. yaş 59; dağılım 43-75) alındı. Yirmi beş hastada tek taraflı darlık vardı; Darlık oranı ortalama %83.2±5.9 idi. Ortalama stent çapı 7.11±0.3 mm, stent uzunluğu 15.36±2.2 mm idi. Hastalar ortalama 2.8 yıl izlendi. Bulgular: Hiçbir olguda hastane içi önemli olay gelişmedi. İşlem başarısı %100 idi. İzlem döneminde üç hasta (%11.5) öldü. Sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamaları, işlem öncesine göre işlemden sonra 24. saatte anlamlı düşüş göstermesine karşın, işlemden sonraki 24. saat ile izleyen aylarda elde edilen değerler arasında anlamlı farklılık görülmedi (p>0.05). Kan basıncı kontrolünde ilk dokuz ayda %81, uzun dönemde ise %69 düzelme sağladı. Uzun dönem izlemde kullanılan ilaçlar altı olguda (%23.1) kesildi, 12 olguda (%46.2) azaltıldı, dördünde (%15.4) değişmedi, bir olguda (%3.9) ise artırıldı. İşlemden sonra ortalama kreatinin düzeyinde anlamlı olmayan düşüş görüldü (p>0.05). İki hastada (%7.7) yeniden gelişen darlık balonla tedavi edildi. Sonuç: Renal arter stenozu tedavisinde stent uygulamasının kan basıncı üzerindeki olumlu etkileri uzun dönemde de sürmektedir.
Objectives: Although short-term results of renal angioplasty with stent placement are well-established in the treatment of renovascular hypertension, its long-term effects remain controversial. In this study, we aimed to evaluate the long-term effects of stent therapy on blood pressure control in renal artery stenosis. Study design: The study included 26 patients (17 males, 9 females; mean age 59 years; range 43 to 75 years) who had renovascular hypertension and ostial-proximal arteriosclerotic renal artery stenosis above 70%. Twenty-five patients had unilateral stenosis. The mean stenosis rate, stent diameter, length, and follow-up period were 83.2±5.9 percent, 7.11±0.3 mm, 15.36±2.2 mm, and 2.8 years, respectively. Results: The procedure was fully successful with no major adverse events. Three patients (11.5%) died during the follow-up period. Although the mean systolic and diastolic pressures significantly decreased at 24 hours after stenting, no significant differences were noted between the values measured at 24 hours and those obtained in the following period (p>0.05). Blood pressure was controlled by 81% within nine months, and by 69% throughout the follow-up period, during which medicaments were discontinued in six (23.1%), were reduced in 12 (46.2%), remained unchanged in four patients (15.4%), and were increased in one patient (3.9%). The mean creatinine level showed an insignificant decrease (p>0.05). Two patients developed restenosis (7.7%) which was treated with by balloon angioplasty. Conclusion: Our findings suggest that the beneficial effect of stent placement on blood pressure is not confined to the short-term in renal artery stenosis.

3.The prevalence of coronary artery disease, distribution of lesions, and associated risk factors in patients with chronic renal failure
Hüseyin Bozbaş, Mehmet Alparslan Küçük, Aylin Yıldırır, Taner Ulus, Halil Olcay Eldem, İlyas Atar, Alp Aydınalp, Bülent Özin, Haldun Müderrisoğlu
Pages 90 - 95
Amaç: Kronik böbrek yetmezliği (KBY) nedeniyle tedavi sırasında koroner anjiyografi yapılan olgularda koroner arter hastalığı (KAH) sıklığı, lezyonların dağılımı ve risk faktörleri geriye dönük olarak araştırıldı. Çalışma planı: Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle diyaliz uygulanmakta olan 112 hastaya (33 kadın, 79 erkek; ort. yaş 55.7) angina veya angina benzeri yakınmalar, iskemi bulguları veya böbrek nakli öncesi değerlendirme nedeniyle koroner anjiyografi yapıldı. Anjiyografik olarak anlamlı KAH, en az bir koroner arterde %50 veya üzerinde darlık görülmesi şeklinde tanımlandı. Bulgular: Seksen hastada (%71.4) KAH saptandı; 32 hastada (%28.6) koroner arterler normal bulundu. Koroner arter hastalığı görülen grupta ortalama yaş (p=0.002), erkek cinsiyet ve angina varlığı (p=0.03); lipid parametrelerinden sadece trigliserid düzeyi (p=0.02); aterosklerotik risk faktörlerinden sadece diyabetes mellitus anlamlı farklılık gösterdi (p=0.04). Bir olguda (%1.3) izole sol ana koroner darlığı, 17’sinde (%21.3) tek damar, 20’sinde (%25) iki damar, 42’sinde (%52.5) üç damar lezyonu saptandı. Dört olguda (%5) sol ana koroner, 70 olguda (%87.5) sol ön inen arter, 56 olguda (%70) sirkumfleks arter, 57 olguda (%71.3) sağ koroner arter tutulumu görüldü. Sol ventrikül sistolik ve diyastolik işlev bozuklukları KAH grubunda daha fazla görülürken, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu iki grupta benzer bulundu (p>0.05). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde yaş (p=0.01) ve erkek cinsiyetin (p=0.02) en önemli KAH belirteçleri olduğu görüldü. Bulgular ışığında, 21 hastanın (%26.3) tıbbi izlemine; 15’inde (%18.8) perkütan koroner girişim, 44’ünde (%55) koroner arter bypas ameliyatı yapılmasına karar verildi. Sonuç: Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda KAH sık görülmekte ve lezyonlar yaygın tutulum göstermektedir. Özellikle risk faktörlerinin varlığında tedavide geç kalınmamalıdır.
Objectives: We retrospectively investigated the prevalence of coronary artery disease (CAD), distribution of lesions, and associated risk factors in patients who underwent coronary angiography during treatment of chronic renal failure (CRF). Study design: A total of 112 chronic hemodialysis patients (33 women, 79 men; mean age 55.7 years) were examined by coronary angiography for angina or angina-like symptoms, ischemic findings, or for further evaluation before renal transplantation. Angiographically, significant CAD was defined as the detection of narrowing (50% or more) in at least one coronary artery. Results: Coronary artery disease was detected in 80 patients (71.4%). Patients with CAD exhibited significant differences with regard to age (p=0.002), male gender and the presence of angina (p=0.03), triglyceride level (p=0.02), and diabetes mellitus (p=0.04). Isolated stenosis of the left main coronary artery was detected in one patient (1.3%); 17 (21.3%), 20 (25%), and 42 patients (52.5%) had one-, two-, and three-vessel disease, respectively. The left main coronary artery was involved in four patients (5%), the left anterior descending artery in 70 (87.5%), the circumflex artery in 56 (70%), and the right coronary artery in 57 (71.3%) patients. Though not significant, systolic and diastolic dysfunction of the left ventricle was more common in CAD patients, whereas two groups had a similar left ventricular ejection fraction (p>0.05). Multivariate logistic regression analysis showed that age (p=0.01) and male gender (p=0.02) were independent predictors for CAD. Treatment consisted of monitoring in 21 (26.3%), percutaneous coronary intervention in 15 (18.8%), and coronary artery bypass surgery in 44 (55%) patients. Conclusion: The occurrence of CAD is frequent in patients with CRF, with the lesions showing diffuse involvement. Treatment should not be delayed especially in the presence of risk factors.

4.Coronary risk factors in young and healthy Turkish males: a cross-sectional analysis
Cem Barçın, Serkan Tapan, Hürkan Kurşaklıoğlu, Atila İyisoy, Sedat Köse, Selim Kılıç, Ersoy Işık
Pages 96 - 103
Amaç: Bu çalışmada, düzenli egzersiz yapan ve aynı diyetle beslenen sağlıklı genç erişkin erkeklerde koroner risk faktörleri belirlendi; sonuçlar TEKHARF kohort çalışmasında bildirilen değerler ile karşılaştırıldı. Çalışma planı: Askeri okulda okuyan 1173 erkek (ort. yaş 21.4±1.5) çalışmaya alındı. Olgular en az altı aydan beri aynı diyetle (yaklaşık 4000-4500 kcal/gün) beslenmekte ve düzenli olarak günde yaklaşık bir saat egzersiz yapmaktaydı. Biyokimyasal analiz için tüm olgulardan 12 saatlik açlıktan sonra kan alındı. Arteriyel kan basınçları, bel ve kalça çevreleri ölçüldü. Sigara içen olgular üç grupta değerlendirildi (günde 1-10 adet, 11-20 adet, 20’den fazla). Bulunan değerler olguların geldikleri yedi coğrafi bölgeye göre sınıflandırıldı. Bulgular: Yapılan ölçümlerde total kolesterol 149±26 mg/dl, LDL-kolesterol 85±23 mg/dl, HDL-kolesterol 48±9 mg/dl, trigliserid 80±31 mg/dl, açlık kan şekeri 86±8 mg/dl, sistolik kan basıncı 107±11 mmHg, diyastolik kan basıncı 68±9 mmHg, vücut kitle indeksi 22.2±1.6 kg/m2, bel çevresi 77±5 cm bulundu. Sigara içenlerin oranı %39.8 (n=467) bulundu. Yedi coğrafi grup arasında sadece açlık glikoz düzeyi açısından anlamlı farklılık saptandı. Hiçbir olguda hipertansiyona rastlanmadı. Metabolik sendrom bir kişide görüldü. LDL kolesterol düzeyi sekiz olguda (%0.7) 160 mg/dl’nin üzerinde bulundu. HDL kolesterol açısından sigara içmeyen ve içen tüm gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı. Lineer regresyon analizinde HDL kolesterolün bağımsız öngördürücülerinin sigara miktarı, serum trigliserid ve total kolesterol olduğu görüldü. Sonuç: Düzenli egzersiz yapan, obezite ve hipertansiyonu olmayan sağlıklı genç erişkin Türk erkeklerinden oluşan bu kesitte erişkin hayata oldukça iyi bir lipid profili ile başlandığı görüldü.
Objectives: We determined coronary risk factors in a homogeneous population of young, healthy Turkish men having regular exercise and the same diet, and compared our results with those reported in the cohort study of TEKHARF. Study design: A total of 1,173 young men (mean age 21.4± 1.5 years) attending a military school were examined. All the subjects were living under similar conditions including diet (4000-4500 kcal/day) and exercise (at least 1 hour daily). Venous blood samples were collected after a 12-hour fasting. Arterial blood pressures, waist and hip circumferences were measured. Current smokers were divided into three groups (<10, 11 to 20, and >20 cigarettes daily). The results were evaluated according to the seven geographical regions of Turkey, from which the participants were collected. Results: The mean values obtained were as follows: total cholesterol 149±26 mg/dl, LDL-cholesterol 85±23 mg/dl, HDL-cholesterol 48±9 mg/dl, triglyceride 80±31 mg/dl, fasting blood glucose 86±8 mg/dl, systolic arterial pressure 107±11 mmHg, diastolic arterial pressure 68±9, body mass index 22.2±1.6 kg/m2, and waist circumference 77±5 cm. Smokers accounted for 39.8% (n=467). Fasting blood glucose was the only significant parameter between the seven geographical regions. None of the subjects was hypertensive. Metabolic syndrome was detected in one case. Eight individuals (0.7%) had an LDL level exceeding 160 mg/dl. HDL cholesterol differed significantly between smokers and nonsmokers. Linear regression analysis showed that smoking, serum triglyceride, and total cholesterol were significant predictors for HDL cholesterol. Conclusion: Our data suggest that Turkish men who are engaged in regular exercises and do not have obesity or hypertension starts adulthood with a very favorable coronary risk profile.

OLGU
5.Chronic total occlusion of the inferior vena cava: a rare phenomenon detected during right heart catheterization
Meltem Tekin, Alper Canbay, Sinan Aydoğdu, Erdem Diker
Pages 104 - 106
İnferior vena kavanın kronik tam tıkanıklığına klinikte sık rastlanmaz. Çoğunlukla kronik hastalık süreçlerine bağlı olarak gelişen bu durum, kardiyovasküler girişimlerin nadir bir komplikasyonu olarak da karşımıza çıkabilir. Yirmi yıl önce mitral kapak ameliyatı geçiren 64 yaşındaki bir kadın hastanın nefes darlığı ve göğüs ağrısı yakınmalarını değerlendirmek üzere yapılan sağ kalp kateterizasyonu sırasında inferior vena kavada tam tıkanıklık görüldü. Alt ekstremitelerden gelen kan geniş kolleteraller aracılığıyla vena azigosa, oradan da sağ atriyuma gidiyordu. Vena azigosun, inferior vena kavanın işlevini yüklenmesi nedeniyle, hastalık uzun süre asemptomatik bir seyir izlemişti. Anahtar sözcükler: Kateterizasyon; kronik hastalık; konstriksiyon, patolojik/etyoloji; ameliyat sonrası komplikasyon/cerrahi; vena kava, inferior/yaralanma/cerrahi.
Chronic total occlusion of the inferior vena cava is a rare entity. Although it mainly occurs during the course of chronic diseases, it may also appear as a complication of cardiovascular interventions. Total occlusion of the inferior vena cava was detected in a 64-year-old woman during right heart catheterization performed to evaluate her complaints of breathlessness and chest pain. She had mitral valve surgery of 20-year history. Venous blood coming from the lower extremities was found to be directed to the azygos vein through a wide collateral network, which was then transferred to the right atrium. Due to appropriate functioning of the azygos vein, the patient had remained totally asymptomatic until the onset of her complaints.

6.Metastatic chondrosarcoma to the heart
Yekta Gürlertop, Enbiya Aksakal, Serdar Sevimli, Bilgehan Erkut, Nesrin Gürsan
Pages 107 - 109
Mesane kitlesi nedeniyle ameliyata hazırlanan 58 yaşındaki erkek hasta, telekardiyografisinde kardiyotorasik oranın artmış bulunması üzerine kardiyolojik açıdan incelendi. Kalple ilgili şikayetleri olmayan hastanın transtorasik ekokardiyografi incelemesinde sağ atriyum ve apekste iki kitle belirlendi. Yedi yıl önce sol göğüs duvarından kondrosarkom tanısıyla ameliyat edilen hastada kalp yerleşimli metastatik tümör olduğu düşünülerek cerrahiye karar verildi. Ameliyat sırasında, kalp ve aortu kaplayan kitlenin rezektabl olmadığı sonucuna varılarak yalnızca biyopsi materyali alındı. Patolojik incelemede tümörün kondrosarkom olduğu belirlendi. Hasta onkoloji kliniğine sevk edildi. Ameliyat sonrası beşinci ayda hastanın kalple ilgili herhangi bir yakınması yoktu. Yerli literatürü taradığımızda, ülkemizde, kalbe metastaz gösteren kondrosarkom nedeniyle sunulan başka olguya rastlamadık.
A cardiac consultation was asked for a 58-year-old man prior to surgery for a bladder tumor, upon detection of increased heart size and cardiothoracic ratio by telecardiography. He did not have any cardiac symptoms. Transthoracic echocardiography showed two masses in the right atrium and ventricular apex, respectively. As he had undergone surgery, seven years before, for a chondrosarcoma in the left chest wall, a metastatic lesion was suspected, for which a decision for surgery was made. At surgery, the masses were found to be unresectable due to advanced involvement of the heart and the aorta, so only a biopsy was obtained. Histopathologic diagnosis was metastatic chondrosarcoma. The patient was submitted to the oncology department. He did not have any cardiac symptoms in the fifth postoperative month. To our knowledge, this is the first case report of a metastatic chondrosarcoma to the heart in the Turkish literature.

OLGU
7.Spontaneous dissection of the left anterior descending coronary artery
Oğuz Yavuzgil, Cemil Gürgün, Can Hasdemir, Hakan Kültürsay
Pages 110 - 114
Spontan koroner arter diseksiyonu miyokard infarktüsü ve ani kardiyak ölümün çok nadir görülen, ancak artan sıklıkta bildirilen bir nedenidir. Hastaların çoğunda tanı ölümden sonra konmaktadır. Az sayıda hastada tanı, akut koroner sendrom sırasında ya bu sendrom nedeniyle yapılan koroner anjiyografi ile konabilir. Aterosklerotik risk faktörleri ile birlikte kararlı angina pektoris ve dekompanse kalp yetersizliği olan 49 yaşındaki bir erkek hastada, medikal stabilizasyon sonrası yapılan koroner anjiyografide sol ön inen koroner arterde lineer bir diseksiyon saptandı. Talyum sintigrafisinde anterior ve inferior miyokard enfarktüsü gözlendiğinden perkütan ya da cerrahi revaskülarizasyon düşünülmedi ve hasta kardiyak transplant programına alındı.
Spontaneous coronary artery dissection is a very rare, but increasingly reported cause of myocardial infarction or sudden cardiac death. In most cases, diagnosis is made on postmortem examinations. In a minority of cases, it is detected incidentally on angiographic studies during or after an acute coronary syndrome. We present a 49-year-old man who had atherosclerotic risk factors, stable angina pectoris, and decompensated heart failure. Following medical stabilization of the patient, coronary angiography revealed a linear dissection of the left anterior descending coronary artery. On thallium scintigraphy, anterior and inferior myocardial infarction was detected, so percutaneous or surgical revascularization were not considered and the patient was submitted to cardiac transplantation.

8.The physiopathology and treatment of in-stent restenosis
Abdullah Doğan, Ömer Kozan, Nurullah Tüzün
Pages 115 - 125
Koroner arter hastalığının tedavisinde, stent kullanılarak yapılan perkütan koroner girişim, cerrahi revaskülarizasyona iyi bir seçenektir. Bununla birlikte, medikal ve teknik yeniliklere rağmen, stent-içi restenoz henüz çözülmemiş bir sorundur. Stent-içi restenozu geriletmek için brakiterapi ve gelişme olasılığını azaltmak için ilaç kaplı stentler güncel tedavi seçenekleridir. Bu derlemede stent-içi restenozun fizyopatolojisi ve tedavi yöntemleri gözden geçirilmiştir.
Percutaneous coronary intervention with stenting is an appropriate alternative to surgical revascularization in the management of coronary artery disease. Despite new medications and techniques, in-stent restenosis still remains an unresolved problem. Brachytherapy and drug-eluting stents are current therapeutic options to reduce in-stent restenosis and decrease the probability of its occurrence, respectively. This article revisits the pathophysiology and current therapeutic modalities of in-stent restenosis.

9.Distal mechanical protection in percutaneous coronary interventions
Bilal Boztosun, Güçlü Dönmez, Cevat Kırma
Pages 126 - 131
Perkütan koroner girişimler sonrası plak içeriklerinin emboli yoluyla ölümcül olaylara neden olması, distal embolizasyondan koruma amaçlı yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine yol açmıştır. İlk önce farmakolojik olarak embolinin ve beraberindeki miyokardiyal iskeminin giderilmesine çalışılmıştır. Özellikle akut miyokard infarktüsü sırasında uygulanan primer perkütan koroner girişim yapılan hastalarda, beraberinde glikoprotein IIb-IIIa reseptör inhibitörlerinin kullanılması ile başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Ancak, trombüs yükü fazla primer koroner girişimlerde, safen ven greftlere ve karotise yapılan girişimsel uygulamalarda bu ilaçlara rağmen distal embolinin tam olarak önlenemediği gösterilmiştir. Günümüzde, distal embolizasyonu önlemek veya tedavi etmek için çeşitli türde distal mekanik koruma yöntemleri geliştirilmiştir. Filtre ve balon sistemli olmak üzere iki ana gruptan oluşan bu mekanik cihazların yararları ve eksiklikleri literatür bilgisi ışığında gözden geçirildi.
The occurrence of fatal events after percutaneous coronary interventions associated with distal embolization of plaque contents has led to the development of new protection strategies. Firstly, pharmacological methods were attempted to deal with the emboli and accompanying myocardial ischemia. Among them, glycoprotein IIb-IIIa receptor antagonists were shown to be beneficial especially during primary percutaneous coronary interventions in patients with acute myocardial infarction. However, as far as the prevention of distal embolization was concerned, these medications were found not to offer a desirable efficacy especially in interventions for lesions with a heavy thrombus load, and in those involving degenerated saphenous vein grafts and carotid lesions. Today, several types of distal mechanical protection devices have been developed to prevent and/or treat distal embolization. They are classified under two headings, namely those having a filter system and a balloon system. The merits and demerits of these devices are reviewed in the light of the literature.

OLGU
10.Endocarditis of a prosthetic aortic valve
Saide Aytekin, Aylin Tuğcu, Mustafa Güden, İ.C.Cemşit Demiroğlu
Page 132
Abstract | Full Text PDF

11.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Pages 137 - 138
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale