Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 30 (12)
Volume: 30  Issue: 12 - December 2002
1.Summaries of Articles

Pages 732 - 734
Abstract | Full Text PDF

EDITORYAL YORUM
2.New Regulation on Academic Promotion, Proliferation of our Cardiology Journals and the Past Year of the Archives of TSC
Altan ONAT
Pages 735 - 736
Pulmoner histiositozis X'e bağlı gelişen pulmoner hipertansiyon prognozu kötü ve ilerleyici bir hastalıktır. İmmusupresif ajanlar, kalsiyum antagonistleri ve sürekli oksijen tedavisi geleneksel tedavi yöntemleri olup bazı hastalarda bu tedaviler ile de semptomatik iyileşme sağlanamamaktadır. Geleneksel tedavi yöntemleri ile tedavi edilmesine rağmen fonksiyonel kapasitesi evre 4 olan histiositozis X'e bağlı bir pulmoner hipertansiyon hastasında ek olarak uygulanan tek doz inhale iloprost ve oral sildenafil sitrat kombinasyonunun ekokardiyografik olarak ölçülen pulmoner arter basıncını düşürdüğünü saptadık. Bu tedavinin 1 hafta kullanılması ile de hastanın fonksiyonel kapasitesinde artış ve altı dakikalık yürüme testinde belirgin düzelme izlenmiştir. İnhale iloprost, oral sildenafil kombinasyonunun histiositozis X'e bağlı gelişen pulmoner hipertansiyon tedavisinde etkin bir tedavi yöntemi olduğunu düşünmekteyiz.
Pulmonary hypertension secondary to pulmonary histiocytosis X is a progressive disease and has a poor prognosis. Despite conventional treatments (immunosuppresive agents, calcium channel blockers and continious O2 therapies) symptomatic improvement may not be seen. We found that single dose iloprost inhalation and oral sildenafil citrate treatment decreased pulmonary artery pressure in a patient with pulmonary hypertension secondary to histiocytosis X whose functional capacity was NYHA class IV. After one week of treatment period, functional capacity and six minutes walking test were improved with this combination. Combination of iloprost inhalation and oral sildenafil citrate might be an effective treatment options in pulmonary hypertension secondary to histiocytosis X.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
3.Coronary Artery Bypass Surgery and Outcomes in Patients 75 Years of Age or Over
Hilmi TOKMAKOĞLU, Özer KANDEMİR, Bora FARSAK, Serdar GÜNAYDIN, Hakan AYDIN, Cem YORGANCIOĞLU, Kaya SÜZER, Yaman ZORLUTUNA
Pages 737 - 742
Amaç: Bu retrospektif çalışmada, kliniğimizde KABG uygulanan 75 yaş ve üstü olguların preoperatif risk faktörleri, mortalite-morbidite oranlarını, erken ve orta dönem sonuçlarını ortaya çıkartmayı ve bu sonuçların 75 yaş altı KABG uygulanan olguların sonuçlarıyla karşılaştırmayı amaçladık Materyal-Metod: Temmuz 1992 - Ağustos 2001 yılları arasında koroner arter hastalığı nedeniyle koroner baypass cerrahisi uygulanan 4745 olgudan 142'sinin 75 yaş ve üzerinde olduğu belirlendi (Grup 1). Bu hastalar retrospektif olarak incelenerek randomize kontrol grubu olarak seçilen 75 yaş altı hasta grubuyla karşılaştırıldı (Grup 2). Bulgular: Ortalama yaş Grup 1'de 76.6±2.3 yıl, Grup 2'de ise 56±3.7 yıl idi. Her iki grup arasında preoperatif risk faktörleri, sol ventrikül fonksiyon parametreleri ve koroner damar tutulumu açısından anlamlı fark bulunamadı. Erken postoperatif dönemde yoğun bakım yatış süresi, total yatış süresi, düşük debi ve atriyal fibrilasyon gelişim yüzdesi ileri yaş grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı. Hastane mortalitesi Grup 1'de ile %4.2 oranında, Grup 2'de ise % 1.4 oranında saptandı (p<0.2). Aktuel yaşam analizleri incelendiğinde Grup 1'de ortalama 58.5±2.7 ayda %95.7, Grup 2'de ise 72,4±3.6 ayda %97.1 saptanmıştır (p=0.5). Sonuç: Genç yaş hasta grubu ile kıyaslandığında ileri yaş hasta grubunda erken postoperatif dönem daha problemli seyretmesine rağmen kabul edilebilir sınırlarda mortalite ve morbidite oranlarıyla KABG uygulanabilir.
In this retrospective study we aimed to analyse preoperative risk factors, mortality and morbidity figures, early and midterm results of coronary bypass surgery in patients 75 years of age or over and, additionally, compared results with the lower age group (below 75 years). This review included 142 patients, out of a total 4745 patients who underwent coronary bypass between July 1992 and August 2001 (Group 1). The study group was compared with a randomly selected control group of patients below 75 years of age (Group 2). Results: Group 1 consisted of patients with a mean age of 76,6±2,3 years, while it was 56±3,7 years for the Group 2. There was no significant difference between the groups concerning preoperative risk factors, left ventricular function parameters and coronary artery disease involvement. Hospital stay, low cardiac-output and incidence of atrial fibrillation were found to be high in group 1. Also, hospital mortality for group 1 (4,2%) was higher than group 2 (1,4%, p=0,2). Actuarial survival rates were 95,7% in a mean period of 58,5±2,7 months for group 1 and 97,1% in 72,4±3,6 months for group 2 (p=0,5). In conclusion, when compared with younger patients, coronary bypass seems to be linked with early problems but still can be performed with acceptable mortality and morbidity rates.

4.Angiotensin-Converting Enzyme Gene Polymorphism in Turkish Hypertensive Patients and its Association with Left Ventricular Hypertrophy
Hakan TEZCAN, Serhan TUĞLULAR, Candan ÇİFTÇİOĞLU, Ali Serdar FAK, Turgay IŞBİR, Çetin ÖZENER, Emel AKOĞLU, Ahmet OKTAY
Pages 743 - 748
Anjiyotensin-konverting enzim (AKE) gen polimorfizmi ile sol ventrikül hipertrofisi (SVH) arasındaki ilişki farklı populasyonlarda çalışılmış ve çelişkili sonuçlar alınmıştır. Bu çalışmanın amacı esansiyel hipertansiyonu olan Türk hastalarda AKE genotipi ve allel dağılımını araştırmak ve bunun sol ventrikül hipertrofisiyle ilişkisini ortaya koymaktır. Çalışmaya benzer yaş ve cinsiyette 117 hipertansif hasta ve 75 sağlıklı kontrol alınmıştır. Sol ventrikül kütle indeksi (SVKİ) heriki grupta da iki boyutlu ekokardiyografiyle hesaplandı. AKE geninin 16. intronundaki insersiyon(I)/delesyon (D) polimorfizmini araştırmak üzere polimeraz zincir reaksiyonu kullanıldı. DD, ID ve II genotipi dağılımı hastalar (%42, %49 ve %9) ve kontrol grubu (%35, %53 ve %12) arasında farklı bulunmadı. Her iki gruptaki allel dağılımı da farklı bulunmadı; hasta ve kontrol grupları için, D alleli %66'ya karşı 62, I alleli %34'e karşı %38 olarak saptandı. Hipertansif grupta SVH sıklığı %35 idi. AKE genotip dağılımı (DD, ID, II) sol ventrikül hipertrofisi olan (%41, %57, %2) ve olmayan hastalarda (%42, %45, %13) farklı bulunmadı. SVKİ herüç genotipte faklı saptanmadı, ortalama değerler DD için 113±37 g/m2; ID için 110±36 g/m2; ve II için 96±11 g/m2 (p=0.5) idi. Sonuç olarak esansiyel hipertansiyonu olan Türk hastalarda AKE geni I/D polimorfizminin genotipik dağılımı ve allel sıklığı sağlıklı kontrollere göre farklı bulunmadı. Ayrıca AKE geni polimorfizminin sol ventrikül hipertrofisi ve sol ventrikül kütlesi ile anlamlı bir ilişkisi olmadığı ortaya kondu.
The association between ACE gene polymorphism and left ventricular hypertrophy has been studied in different populations with conflicting results. The aim of this study was to investigate this issue in Turkish patients with essential hypertension. One- hundred and seventeen hypertensive patients and 75 healthy controls were studied. Left ventricular mass indexes were examined by echocardiography and PCR technique was used to analyze ACE gene polymorphism. The distribution for DD, ID and II genotypes was not significantly different between patients (42%, 49% and 9%) versus controls (35%,53% and 12%). Allelic frequencies were also similar in both groups (66 vs 62% for D, and 34 vs 38% for I allele in patients vs controls respectively). The prevalence of LVH was 35% in hypertensive group and the genotypic distribution (DD, ID and II) was not significantly different between patients with and without LVH (41%, 57%, 2% vs 42%, 45%, 13%, respectively). The LVMI was not different among the carriers of the three genotypes; mean values were 113±37 g/m2 in DD; 110±36 g/m2 in ID; and 96±11 g/m2 in II patients (p=0.5). In conclusion, ACE gene polymorphism showed no association with either the occurrence of left ventricular hypertrophy or left ventricular mass in Turkish hypertensive patients.

5.Blood Pressure Levels in Turkish Adults: Initial Trend to Improved Blood Pressure Control
Altan ONAT, Yüksel DOĞAN, Hüseyin UYAREL, Köksal CEYHAN, Bülent UZUNLAR, Mehmet YAZICI, Mehmet ÖZMAY, Sadık TOPRAK, Vedat SANSOY
Pages 749 - 757
TEKHARF Çalışması kohortunun 2001 ve 2002 yazlarında izlendiği taramada, 2107 kişi ile 282 kişilik yeni alınan kohort kan basıncındaki değişimler açısından cinsiyet ve yaş grupları katmanlamasiyle değerlendirildi. Ayrıca, son 4 yılda izlenen aynı 1782 kişi (ortalama yaş 52.2±12.4) benzer şekilde incelendi. Örneklemde - yaşlanmadan arındırılmak suretiyle - ortalama sistolik ve diyastolik basınçların erkekte 3.8/2.3 mmHg düştüğü, farkların temelde 60 yaş ve üzerindekilerde yoğunlaştığı, kadında yalnız diyastolik basıncın 1.5 mmHg indiği anlaşıldı. Bu farklara, beden kitle indeksinde her iki cinsiyette 0.6 kg/m2 artma eşlik etti. Eski ve yeni kohortu içeren 2389 katılımcıda antihipertansif ilaç kullanan ya da ?140 ve/veya ?90 mmHg üzerindeki hipertansiyon prevalansı - hafif azalmayla - erkeklerde %36, kadınlarda %49 bulundu. Buna göre halen 5 milyon Türk erkeği ile 7 milyon kadınında hipertansiyon bulunduğu tahmin edildi. Örneklemde kan basıncı yüksek olan bireylerin %48'inin tansiyon ilacı kullandığı ve bunların %28'inin tansiyonunun normal sınırlarda tutulabildiği, böylece ülkemizde antihipertansif ilaç uygulamasının yaygınlaşma ve etkinlik kazanma sürecinin devam ettiği kaydedildi. İlaç kullanmayan kişilerin incelenmesinde erkeklerde sistolik ve diyastolik basınçlarda net 3/2 mmHg'lık düşüşler görüldü. Lojistik regresyon analizinde prevalan KKH için sistolik KB bu taramada da her iki cinsiyette anlamlı ve yaştan bağımsız bir değişkendi (OR 1.014 [CI 1.006-1.023]). Böylece, 1990'lı yıllarda ortalama kan basıncı düzeylerinde yetişkinlerimizde gözlemlenen yükselme eğiliminin kadınlarda durduğu, erkeklerde düşme eğiliminin başladığı yargısına varıldı. Gelişmenin gelecekte doğrulanması gerekirse de, altta antihipertansif ilaç kullanımının yaygınlaşması ile etkinleşmesinin ve toplumun bilinçlenmeğe başlamasının yattığı düşünülmektedir. Halen tansiyon ilacı alan her üç erkek ile 4 kadından birerinde tansiyon normal sınırlar içerisinde tutulabilmektedir.
Blood pressure (BP) was measured in 2389 subjects in the survey 2001/02 of the cohort of the Turkish Adult Risk Factor Study, and trends were studied after sex and age-group stratification. Comprised therein and similarly studied were 1782 identical men and women (mean age 52.2±12.4) followed up in the preceding 4 years. When age was kept constant, overall net mean BP in the male sample population declined by 3.8/2.3 mmHg and diastolic pressure in women by 1.5 mmHg. No significant difference was observed in systolic BP among women. These changes were accompanied by an increase of 0.6 kg/m2 in body mass index in both genders. The prevalence of hypertension, defined as being on antihypertensive medication, or displaying a blood pressure ?140 and/or ?90 mmHg, was 36% in men and 49% in women, indicating the existence of 12 million hypertensive Turkish adults. Forty-eight % of them were under drug treatment, and achieved rate of hypertension control rose to 28% as defined by keeping BP at normal levels. Thus antihypertensive treatment among Turks continued to become more widespread and effective. Among participants not subjected to antihypertensive medication, a net decline by approximately 2 mmHg was noted in systolic and diastolic pressures in men. In a logistic regression analysis for prevalent CHD, systolic BP proved to be again a determinant independent from age. We concluded that the trend of rising mean BP in Turkish adults observed in the 1990s seems to have halted in women and probably reversed in men. Though this positive development needs confirmation in the near future, it is believed that the more widespread use and effectiveness of antihypertensive drug treatment and the newly growing health-consciousness of the people are underlying it. Currently, each person out of every 3 men and 4 women using antihypertensive drugs keeps the BP under control.

DERLEME
6.Increased P-Wave Duration and P-Wave Dispersion in Patients With Aortic Stenosis
Hasan TURHAN, Ertan YETKİN, Kubilay ŞENEN, Mehmet İLERİ, Ramazan ATAK, Asuman BİÇER, Hatice ŞAŞMAZ, Sengül ÇEHRELİ, Erdal DURU, Emine KÜTÜK
Pages 758 - 762
Maksimum ve minimum P-dalga süreleri arasındaki fark olarak tanımlanan P-dalga dispersiyonu (PDD)'nun paroksismal atriyal fibrilasyonu (AF) öngörmede kullanışlı olduğu bildirilmiştir. AF, aort darlıklı hastalarda en sık aritmidir ve klinik bozulma için önemli bir prognostik göstergedir. Bu çalışmada amaç aort darlıklı hastalarda P-dalga dispersiyonunu değerlendirmekti. Çalışma populasyonu iki grup içeriyordu. Grup I dejeneratif aort darlıklı 98 hasta (76 erkek, 22 kadın, yaş 63±8 yıl) ve grup II herhangi bir kardiyovasküler hastalığı bulunmayan yaş ve cinsiyet açısından birebir eşleştirilmiş 98 sağlıklı birey içeriyordu. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylerin 12-derivasyonlu elektrokardiyogramı çekildi. Yüzeyel elektrokardiyogramın tüm derivasyonlarında P-dalga süresi ölçüldü. Maksimum ve minimum P-dalga süresi arasındaki fark PDD olarak tanımlandı. Tüm hastalar ve kontrol bireyleri sol atrium çapı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül duvar kalınlıkları, maksimum ve ortalama aort gradiyenti ölçümü için ekokardiografi ile değerlendirildi. Ayrıca hastalar dökümente paroksismal AF varlığı acısından değerlendirildi. Grup I'e ait maksimum P-dalga süresi (126 ms) ve PDD grup II'den anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0.0001). Buna ek olarak, paroksismal AF'u bulunan hastalar (130 ms) bulunmayanlara (121 ms) göre anlamlı derecede daha yüksek maksimum P-dalga süresine ve PDD'na sahipti (p<0.001). Minimum P-dalga süresi açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Ekokardiografik değişkenlerle PDD'u arasında anlamlı korelasyon yoktu. Sonuç olarak, artmış paroksismal AF riskini gösteren PDD'u aort darlıklı hastalarda, aort darlığı bulunmayan hastalardan anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Ağır aort darlıklı hastalarda paroksismal AF'u öngördürmede PDD'nun klinik kullanılabilirliğinin daha ileri değerlendirilmesi için daha uzun dönem prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
P-wave dispersion (PWD), defined as the difference between maximum and minimum P-wave duration, has been reported as being useful for the prediction of paroxysmal atrial fibrillation (AF). AF is the most common arrhythmia and an important prognostic indicator for clinical deterioration in patients with aortic stenosis (AS). The aim of the present study was to evaluate PWD in patients with AS. The study population consisted of two groups: Group I consisted of 98 patients with degenerative AS (76 men, 22 women; aged 63±8 years) and group II consisted of 98 age and sex matched healthy subjects without any cardiovascular disease. Twelve-lead electrocardiogram was recorded for each subject. The P-wave duration was calculated in all leads of the surface electrocardiogram. The difference between the maximum and minimum P-wave duration was calculated and this difference was defined as PWD. All patients and control subjects were also evaluated by echocardiography to measure the left atrial diameter, left ventricular ejection fraction, left ventricular wall thicknesses, maximum and mean aortic gradients. Patients were also evaluated for the presence of documented paroxysmal AF. Maximum P-wave duration (126 ms) and PWD of group I were found to be significantly higher than those of group II (108 ms). In addition, patients with paroxysmal AF (130 ms) had significantly higher PWD (121 ms) than those without paroxysmal AF. There was no significant difference between two groups regarding minimum P-wave duration. There was no significant correlation between echocardiographic variables and PWD. PWD, indicating increased risk for paroxysmal AF, was found to be significantly higher in patients with AS than in those without it. Further assessment of the clinical utility of PWD for the prediction of paroxysmal AF in patients with severe AS will require longer prospective studies.

7.Research Ethics and Scientific Misconduct in Biomedical Research
Emin KANSU, Şevket RUACAN
Pages 763 - 767
Bilim dünyasında emek verenlerin gelenekleri, belirli standartlar ve değer ölçülerinin yanısıra objektif olma, dürüstlük, açık sözlülük ve mesleki yönden üstün ahlaklı olma özelliklerini taşımalarını gerektirir. Bilimsel yanıltma (scientific misconduct) araştırmanın değerini veya güvenirliğini azaltan her türlü girişim olarak tanımlanmaktadır. Ancak, bu tanımı yaparken disiplinsiz ve düzensiz araştırma (sloppy research) kavramı ile bilimsel yalancılık/yanıltma (fraud) kavramını birbirinden ayırmak gerekir. Disiplinsiz ve düzensiz araştırma yapan bir araştırıcı, araştırma planlanmasını, uygun metod seçimini, metodları uygulamasını, sonuçların analizini ve yorumunu bilmemektedir. Bilimsel saptırma veya yalancılık (Fraud) ise araştırıcının bilinçli olarak ve amaçlı bir yaklaşımla çalışmanın metod veya sonuçlarını "kötü niyetle" saptırması ve değiştirmesi olarak tanımlanmaktadır. Bilimsel yalancılığın hiçbir özürü yoktur. Birey şüphe üzerine uygun ve objektif yöntemlerle incelenmeye alınmalı ve bilimsel yalancılık deliller ile kesinleşecek olursa kendisine gereken ceza muhakkak verilmelidir. Bilimsel yalancılığın önlenmesinde üç genel yaklaşımın yararlı ve önemli olduğu üzerinde durulmaktadır: a) Araştırıcıların eğitimi ve öğretimi, b) Araştırıcılar üzerinde baskıları azaltmaya yönelik tedbirlerin alınması, ve c) Araştırıcılar üzerinde mali baskıların azaltılması. Araştırıcının bilimsel yanıltma ve saptırma yaptığı belirlenecek olursa yasal cezai hükümler muhakkak uygulanmalıdır. Sonuçlarının başkalarına ve hastalara zarar vermesi önlenmiş olmaktadır.
Scientific research is based upon values such as integrity, honesty, trust and respect for academic, scientific and intellectual achievement. An integrity of the research study reflects the obeyence by scientists to honest and reproducible methods in proposing, performing, evaluating and reporting research. Scientific misconduct is defined as "any practices that seriously deviate from those that are commonly accepted within the scientific community for proposing, conducting or reporting research and ultimately damage the integrity of the research process". "Sloppy research" or questionable research practices include activities which can violate traditions of science, waste time and resources. Scientific misconduct and "fraud" includes mainly deliberate work or action during the application, performing research studies, presentation and/or publication process. The reasons for scientific misconduct or fraud are inadequate or lack of research discipline training and research ethics, Pressure to publish by the department and/or institution, personal ambition for rapid career advancement and academic promotion and desire for acknowledgement or financial gain. There are mainly three categories of approaches for prevention of scientific misconduct: a) education, training and establishment of ethical standards, b) encouraging practices to reduce the pressures predisposing to misconduct and c) investigation of alleged misconduct regarding the management of conflict. None of the sponsors can assure that a grant or contract will yield discoveries or a specific "desired outcome". All the research institutions and academic agencies should establish policies and regulatory guidelines to ensure a prompt organization to allegations of misconduct in science. All inquiries should be conducted within the institution. Whole inquiry should be arranged to ensure the confidentiality of process and investigations should be completed as rapidly as possible, preferably within 3 months.

8.Ethics in Publications: the Rights and Permissions
Yılmaz NİŞANCI
Pages 768 - 772
Tıpkı bir eşyada olduğu gibi fikir ürününün de bir sahibi vardır. Başkasına ait olan fikir ürününü kar veya çıkar amaçlı olarak sahibinden izinsiz olarak kullanmak suçtur. Ülkemizde de, dünyada olduğu gibi fikir ürünleri sahiplerinin maddi ve manevi haklarını koruyan yasalar vardır. Bu alanda soruşturma açılması ve gereğinde karşı tarafa ceza verilmesi için, mahkemelere suç duyurusunda bulunmak gerekir. Hukuki durumlardan daha önemlisi, fikir ürünlerinin izinsiz kullanılmasının suç olduğunun bilinmesi ve gerektiğinde yetkili kişi ve kurumlardan izin alınmasının zorunlu olduğu bilincinin yerleşmesidir.
There is an owner of each product that was produced by intellectual capacity and the owner has the right to give permission for usage of these productions by others (copyright) or not. Using an intellectually produced material in publications without permission and/or plagiarizing it with the purpose of benefit are crimes. In many countries, as well as in our country special laws preserve the rights of the owners. The most important thing is that people should have the conscientiousness to respect the rights of the owners, instead of bringing about illegal cases.

DERLEME
9.New Trends in Treatment of Heart Failure: Cellular Cardiomyoplasty, Gene Therapy and Nuclear Transfer
Mehmet TOKAÇ, Murad AKTAN, Ahmet AK, Selçuk DUMAN, Lale TOKGÖZOĞLU, Hasan GÖK
Pages 773 - 782
Kalp yetersizliği giderek artan majör bir halk sağlığı problemidir ve gelecek yüzyılın en yaygın kalp hastalığı olması beklenmektedir. Hastaların büyük bir bölümünde kalp yetersizliği koroner ateroskleroz ve miyokard infarktüsüne bağlı gelişmektedir. Kalp yetersizliği için güncel tedavi yöntemleri, kanıtlanmış fakat kısıtlı yararlılığı olan medikal tedavi ve hem uygulanabilirliği kısıtlı hem de bazılarının güvenilirliği kanıtlanmamış cerrahi yöntemlerdir. Kardiyomiyosit nekrozu ve bunu izleyen fibröz skar oluşumu temelde dönüşümsüz bir olaydır. Yetişkin insan kardiyomiyositleri çok sınırlı bir çoğalma yeteneğine sahiptir ve miyokard kayıp olan kardiyomiyositleri yerine koyabilecek kök hücrelerden yoksundur. Zedelenmiş miyokardın onarımı için hücre transplantasyonu gen tedavisi ve nükleer transfer kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde yeni yaklaşımlardır.
Heart failure is becoming a major public health problem, and is expected to be the prevailing cardiac disease of the next century. In the majority of patients, heart failure develops as a consequence of coronary atherosclerosis and myocardial infarction. Current therapeutic options for heart failure include medical therapy, of proven but limited benefit, and surgical options, which have either restricted applicability or unproven benefit. Necrosis of cardiomyocytes, and their subsequent replacement by fibrous scar, is an essentially irreversible process. Adult human cardiomyocytes have only a very limited ability to proliferate, and the myocardium has no myogenic stem cells capable of replacing the lost cardiomyocytes. Cell transplantation, gene therapy and nuclear transfer to repair injured myocardium are new approaches in the treatment of cardiovascular disease.

10.
Çalışmalarda Hangi Büyüklükte Örneklem Gereklidir?
Erdem Diker
Pages 783 - 784
Abstract | Full Text PDF

OTHER ARTICLES
11.

Pages 784 - 785
Abstract | Full Text PDF

12.Selected Forthcoming Meetings

Page 786
Abstract | Full Text PDF

13.Subject and Author Index

Pages 787 - 796
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2022 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale