Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 28 (4)
Volume: 28  Issue: 4 - April 2000
1.Summaries of Articles

Pages 206 - 209
Abstract | Full Text PDF

DERLEME
2.Physical Activity, Levels Unchanged Past 8 Years in Turkish Adults, Prove to be an Independent Determinant of Diastolic Pressure, Waist-to-hip Ratio, Blood Glucose and Cholesterol
Altan ONAT, Ali ÇETİNKAYA, İbrahim KELEŞ, Beytullah YILDIRIM, Ömer UYSAL, Vedat SANSOY
Pages 210 - 215
TEKHARF Çalışması orijinal kohortunun 8 yıl sonraki izlenmesinde 1838 kişide (ortalama yaş 48.6±14) incelenen fiziksel etkinlik derecelerindeki değişimler cinsiyet ve yaş grupları katmanlamasiyle değerlendirildi. Ağırlıklı ortalamaya göre, başlangıçta erkeklerde 2.64 derece olan fiziksel etkinlik, 1998'de toplam 0.18 derece azalışla 2.46 dereceye, kadınlarda 2.38 dereceden2.17 dereceye indi. 8 yıl yaşlanmanın 0.17 derece azalışa yol açacağı öngörüldüğüne göre, yaşlanmadan arındırılan ortalama fizik aktivite bu sürede fark göstermemiştir (kadınlarda saptanan net %2'lik azalma anlamlı sayılmadı). Eski ve yeni kohortu içeren 2566 katılımcıdaki verilerin (mültivariye) analizinde fiziksel etkinlik - yaşın dışında - her iki cinsiyette bel-kalça oranı ile doğrusal, diyastolik basınç ile ve erkeklerde kanda total kolesterol düzeyi ile ters anlamlı, glisemi ile her iki cinsiyette ters sınırda anlamlı bağıntı gözlemlendi. Fizik aktivite derecelerinin KKH ile ilişkisi ünivariye analizde her iki cinsiyette anlamlı (p<0.001) bulunduysa da, yaş-düzeltmeli bir modelde KKH için bağımsız bir etmen olarak anlamlı görülmedi. Yine de kadınlarda fizik aktivite 3. ve 4. derecelerinin odds oranı 0.7-0.8 dolayındayken, 1. ve 2. derecelerininki >1 idi. Sonuç olarak, erişkinlerimizde diyastolik hipertansiyon ile glukoz intoleransının ve erkeklerimizde hiperkolesteroleminin önlenmesinde yararlı olduğu düşünülen fiziksel etkinlikte, son 8 yıl içerisinde herhangi bir nicelik farkı kaydedilmediği yargısına varıldı.
At an 8-year follow-up of the original cohort of the Turkish Adult Risk Factor Study, physical inactivity was assessed in 1838 subjects (mean age 48.6±14), and trends were studied after stratifying for sex and age groups. In an interview by questionnaire, participants were characterized into 4 grades of physical activity in a combined assessment of both work and leisure activity. From a mean of 2.64 grades in men and 2.38 grades in women, physical declined to 2.46 and 2. 17 grades, respectively. In order to assess the overall change at constant age, an allowance was made for 8 years of aging in mean physical activity grade by -0.17 grade both in men and women. Overall net mean activity grade of the sample population remained essentially unchanged over 8 years, since a net diminution by 2% among women was not considered significant. Among 2566 adults comprising the new as well as the original cohort, physical activity grade was noted in multivariate analysis to be significantly and independently associated with waist-to-hip ratio, diastolic blood pressure, blood glucose in both genders, and with total cholesterol concentrations in men. Physical inactivity did not prove to be a significant independent marker of coronary hearı disease, though a trend was apparent among women. In conclusion, physical activity should be useful in combatıing diastolic hypertension, central obesity, glucose intolerance and hypercholesterolemia also among Turks.

3.Assessment of the Efficacy of Secondary Prevention in Patients with Coronary Artery Disease
Ruken Arık DJANMOHAMMEDİ, Vedat SANSOY, Zerrin YİĞİT, Tevfik GÜRMEN, Murat GÜLBARAN, Servet ÖZTÜRK, Deniz GÜZELSOY
Pages 216 - 224
Çalışmamızın amacı bir kardiyoloji merkezinde, koroner arter hastalıklı olgularda hastaneye yatışlarından sonraki birinci yılda değiştirilebilir koroner risk faktörlerinin ne ölçüde kontrol edilebildiğini inceleyerek sekonder korumanın etkinliğini araştırmaktır. Çalışma grubu 1996 yılı Ocak- Eylül ayları arasında kliniğimizde AMİ tanısıyla yatmış (85 hasta), PTKA veya KABC uygulanmış (sırasıyla 96 ve 92 hasta) ardışık toplam 273 hastanın (28-70 yaşları arasında, yaş ortalaması 56±10, %80'i erkek) retrospektif olarak hastane kayıtlarından belirlenmesiyle oluşturuldu. Verilerin toplanması 2 aşamada gerçekleştirildi. Birinci aşamada hastarın yatış kayıtları incelenerek indeks olay ya da girişim sırasında sigara kullanıp kullanmadıkları, kan basıncı, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol (LDL-K), trigliserid, vücut ağırlığı değerleri, fizik aktivite durumları, toplam risk düzeyleri ve taburcu oldukları sırada düzenlenen tedavileri saptandı. İkinci aşamada, en az 1 yıl sonra (ortalama 16±2 ay) bu hastalar kontrole çağrılıp , aynı risk faktörlerinin durumu yeniden belirlendi, lipid profilleri tayin edildi. Hastaneye yatış döneminde hastaların %55'inin sigara kullandığı saptandı, %40'ında beden kitle indeksi > 30 kg/m², %43'i.inde sistolik kan basıncı (SKB) > 140 mmHg, %26'sında diyastolik kan basıncı (DKB) > 90 mmHg, %61'inde LDL-K> 130 mg/dl bulundu. Birinci yıldan itibaren yapılan kontrollerde hastaların % 19'unun sigara içtiği, %47'sinin düzenli egzersiz yapmadığı, saptandı. %45'inde SKB>140 mmHg, %33'ünde DKB>90 mm-Hg olarak bulundu. Kontrol değerlendirmesinde hastaların % 38'inde LDL-K 130 mg/dl'nin üzerindeydi. Ulusal korunma kılavuzuna göre lipid düşürücü ilaç kullanması gereken hastaların % 15'i ilaç kullanmıyordu, ilaç kullananların da yaklaşık yarısında (%49) LDL-K 130 mg/dl'den fazlaydı. Hedef lipid düzeylerine ulaşmada en başarılı olunan grup PTCA uygulanan hastalardı. Tüm hastaların %93'ü Aspirin, AMİ geçirenlerin % 14'ü beta bloker, %19'u ACE inhibitörü kullanıyordu. Başlangıç ve kontroldeki risk düzeylerinin karşılaştrılmasında, hastaların ancak %23'ünde toplam risk düzeyinin bir kademe azaldığı görüldü. Sonuçlarımız, koroner arter hastalığında risk giderilmesine ilişkin eğitimlerin en yoğun olduğu, bu konudaki hekim bilincinin en yüksek düzeyde olması beklenen bir kardiyoloji merkezinde tedavi görmüş hastalarda bile, risk giderici uygulamalarda daha alınacak yol olduğunu göstermektedir.
The aim of study was to assess the efficacy of secondary prevention in patients with coronary artery disease in a cardiology center, investigating prevalance of modifiable risk factors a year after hospitalisation. Two-hundred and seventy-three consecutive patients (age 28-70 years, m ean age: 56± 10, 80% men) hospitalised in 1996, were identified retrospectively with the following diagnosis: AMI (85 patients), PTCA (96 patients) and CABG (92 patients). Data co lleeti on was conducted in two stages: 1) A retrospective review of hospital medical records 2) An interview and examination of the patients one year later. History of cigarette smoking, height, weight, blood pressure and lipid measurements, physical activity status, global cardiac risk and medications at discharge were abstracted from the hospital records, and the same information and measurements were determined at Ieast one year (mean follow-up time: 16±2 months) after the index event or intervention. At the time of the index event, 55% of patients smoked cigarettes, 40% were overweight (Body mass index ? 30kg/m2), 43% had elevated systolic (? 140 mm Hg), 26% had elevated diastolic (? 90 mm Hg) blood pressure, 61% had high low density lipoprotein cholesterol (LDL-C) ? 130 mg/dL. At the time of interview, done at least a year after the index event, 19% of the patients smoked, 37% were overweight, 45% had high systolic (? 140 mm Hg), 33% had high diastolic (? 90 mm Hg) blood pressure, LDL-C was ? 130 mg/dl in 38%, 15% of patients were not on lipid lowering drugs although indicated according to national guidelines. In patients on lipid lowering drugs, LDL-C was found to be > 130 mg/di in 49%. Fortyseven percent of patients reported that they do not exercise regularly. Secondary prevention efforts in terms of achieving target LDL-C level were found to be most succesful in PTCA patients. At interview, 93% of all patients were on Aspirin, of patients with previous MI, 14% and 19% were on beta-blockers and ACE-inhibitors, respectively. Global risk was found to be diminished one level in 23% of all patients. It is concluded that, there is a considerable potential for physicians to further improve the iınplementation of secondary prevention of coronary artery disease, even in a cardiology clinic, where the education and knowledge of physicians regarding coronary risk reduction are assumed to be highest.

4.Multiplane Transesophageal Echocardiographic Characteristics of Mitral Paraprosthetic Regurgitation and its Association with Hemolysis
Bengi YAYMACI, Birol SAY, Yelda BAŞARAN, Mustafa Cem Hakan, Kaan KIRALİ, Cevat YAKUT
Pages 225 - 229
Paravalvüler kaçaklar, protez kapaklarda nadir görülen ancak oldukça ciddi bir komplikasyondur. Bu çalışmanın amacı, paravalvüler kaçaklarda hemolizin varlığını, akım tiplerini ve kaçak şiddeti ile hemoliz arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktı. Çalışmaya sistemik hastalığı olmayan ve transtorasik ekokardiografi ile paravalvüler kaçak şüphesi bulunan 45 mitral pozisyonda St. Jude tipi mekanik protez kapaklı hasta alındı. Transözofajiyal ekokardiografi (TEE) ile 31 hastada, (16 kadın, 15 erkek, ortalama yaş 44±12 yıl) paravalvüler yetersizlik saptanırken, 14 hastada (8 kadın, 6 erkek, ortalama yaş 40±11 yıl) yalnızca fizyolojik kaçak saptandı. Tüm hastalarda hemogram değerleri, LDH (total), LDH izoenzimleri, LDH0/LDH² oranı, retikülosit sayısı, haptoglobin düzeylerine bakıldı. Retikülosit sayım sonuçlarında iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmazken total LDH değerleri ve LDH0/LDH² oranları paravalvüler kaçak izlenen grupta anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.04; p<0.01). Haptoglobin değerleri ise paravalvüler kaçak izlenen grupta daha düşük düzeyde bulundu (p<0.05 ). Paravalvüler kaçaklı grup içinde akım tipleri incelendiğinde; hemolizli grupta 6 olguda akselerasyon (hızlanma), 2 olguda fragmantasyon (parçalanma), 3 olguda kollüzyon (çarpışma), 2 olguda deselerasyon (yavaşlama), 4 olguda serbest jet paterni saptanırken, hemoliz olmayan grupta 1 olguda akselerasyon, 2 olguda fragmantasyon, 2 olguda deselerasyon, 12 olguda serbest jet paterni saptandı. Paravalvuler kaçak saptanan hastalar, kaçak şiddeti ve hemoliz arasındaki ilişki açısından incelendiğinde orta-ileri derecede kaçağı olan hastaların %55'inde (12/22), hafif-orta derecede kaçağı olan hastaların da %56'sında (5/9) hemoliz saptanmıştır (p=AD). Bu bulgular ışığında; paravalvüler kaçağın hemoliz insidansını arttırdığı, özellikle akselerasyon ve kollüzyon tipindeki akımlarda hemolizin daha yüksek düzeyde olduğu, kaçak şiddeti ile hemoliz arasında ilişki bulunmadığı sonucuna varılmışlır.
Paravalvular regurgitation (PR) is an uncommon but potentially serious complication of valve replacement operations. This study was designed to determine the relation of PR with the presence and degree of hemolysis and also the effect of flow characteristics on hemolysis. The study group consisted of 45 patients with St. Jude type valve prosthesis in mitral position who were referred to our transesophageal echocard iography (TEE) Jaboratory with the suspicion of presthetic valve dysfunction. Patients with systemic illness were excluded from the study. 31 patients had PR (16 female, 15 male, mean age 44±12 years) and 14 patients (8 female, 6 male, mean age 40±11 years) had only physiological reg urgitat io n. Haematological indices sensitive to hemolysis (total and isoenzymes of LDH, ratio of LDH ı!LDHı, reticulocyte count and serum haptoglobin levels) were measured. Even though reticulocyte count was similar between the two groups, total LDH levels and the LDHı/LDHı ratio were significantly higher in group with PR (p<0.004, p<0.001, respectively). Haptoglobin Jevels were lower in the group with PR (p<0.05). When flow characteristics were analysed among patients with PR, in the hemolysis group, six pat ients had acce le ra tio n, two pa tients fragmentation, three patients collision, two patients deceleration and finally four patients free jet pattem. In patients without hemolysis, one patient had acceleration, two patien ts fragmentat ion, two patients deceleration and finally twelve patients free jet pattern. When the relation between the degree of PR and hemolysis among patients with PR were examined, 55% (12/22) of patients with moderateto- severe PR, and 56% (5/9) of patients with mildto- ınoderate PR were found to have hemolysis. These results suggest that PR, particularly of acceleration and collision flow pattern, is associated with a greater ineidence of hemolysis, whereas no relation exists between the degree of PR and hemolysis .

5.Selenium and its Relation with Heart Disease
Elmas ORAK, Refiye YANARDAĞ, Hacı ORAK
Pages 230 - 238
Selenyum esansiyel eser elementlerden biridir. Eksikliğinin insanda hastalık etyopatogenezinde rol oynayabileceği ilk kez Çin'de Keshan yöresinde rastlanan endemik kardiyomiyopati (Keshan Hastalığı) ile anlaşılmıştır. Glutatyon peroksidazın ana elementi olması, selenyumun serbest radikallerin oluşturduğu hasarlara karşı koruyucu etkisinin olabileceğini gündeme getirmiştir. Bu nedenle pek çok hastalıkta ve bu arada bilhassa aterosklerotik kalp hastalığının etyopatogenezinde muhtemel etkileri için çok sayıda araştırmaya konu olmuştur. Bu derlemede selenyumun kalp hastalıkları ile ilişkisi literatür ışığında araştırılmıştır. Selenyum eksikliğinin gerek kardiyomiyopati, gerekse koroner arter hastalığı açısından morbidite ve mortalite üzerinde olumsuz etkilere sahip olduğu saptanmıştır. Ancak selenyum düzeyinin etyopatogenezdeki rolünün direkt sebepsel ilişkiden çok indirekt yolla olduğu kanaati hakimdir. Olumlu etkileri nedeniyle seçilmiş vakalarda standart tedavinin yanında selenyum verilmesinin yararlı olabileceği söylenebilirse de daha büyük ölçekli ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Türkiye'nin genelinde selenyum düzeyleri normal sınırlarda bulunmuştur. Bu nedenle eksikliğine atfedilebilecek problemler söz konusu değildir.
Selenium is one of the essential trace elements. Its possible etiopathogenetic role in human disease, when deficient, was first recognized with endemic cardiomyopathy (Keshan disease) seen in the Keshan region of China. Being the basic element of glutathion peroxidase, selenium's possible protective effect against injurious properties of free radicals has been brought into view. For this reason, its possible effects in diseases !ike atherosclerotic heart disease, in which free radicals may play etiopathogenetic role, have been subject material of many investigations. In this review, selenium's relation with heart diseases has been examined under the light of the literature. Selenium defic iency has negative effects on mortality and morbidity in regurd to cardiomyopathy and coronary artery diseases. There is no clear data about the direct role of selenium status in the etiopathogenesis of cardiovascular disease, rather it is believed to be dominantly by an indirect way. Even though it can be said that, because of the positive effects, seleni um co-administration with standard therapy could before beneficial in selected cases, larger scale prospective studies are needed. The selenium intake in Turkey in general is within normal limits. Hence, no problems attributable to selenium deficiency are present.

6.Cardiac Effects of Passive Smoking
Emrullah BAŞAR
Pages 239 - 244
Sigara içme koroner kalb hastalığına yol açan önlenebilir bir risk faktörüdür. Epidemiyoljik çalışmalar sigara içmediği halde dumana maruz kalmanın da koroner kalb hastalığı için önemli bir risk faktörü olduğunu göstermektedir. Dumana maruz kalmanın olumsuz etkisi sadece dumanın kendisinden değil, dumanda bulunan karbon monoksid, nikotin, polisiklik aromatik hidokarbonlar, ve belki de tamamı gösterilememiş dumandaki elementlerden kaynaklanmaktadır. Pasif içiciliğin zararlı etkisi çocuklarda ayrı bir önem taşımaktadır. Uzun süre dumana maruz kalan çocuklarda koroner arter hastalığının erken gelişmesi söz konusu olabilir. Bu nedenler, literatür bilgileri gözden geçirilerek pasif içiciliğin kardiyak etkileri tartışıldı.
Smoking is the most important, preventable cause of coronary heart disease. Epidemiologic studies show that passive smoking is also an important risk factor for coronary heart disease. The effects of passive smoking on the cardiovascular system are not caused by any single component of tobacco smoke but rather by the effects of many elements including carbon monoxide, nicotine, polycyclic aramatic hydrocarbons, and other not fully specified element in the smoke. Harmful effects of passive sınaking are important also for children. Children with longterm exposure to passive smoke may be at elevated risk for the development of premature coronary heart disease. Cardiac effects of passive smoking are reviewed in this paper.

7.Recommendations for Physical Activity in Children with Heart Disease and Dysrhythmias
Ayşe Güler Eroğlu
Pages 245 - 253
Bir çocuğun normal gelişmesi için fizik aktivite çok önemlidir. Kalp hastalığı olan çocuklarda egzersiz fonksiyonel kapasiteyi artırır ve myokardın oksijen ihtiyacını azaltır. Egzersiz sırasında ani ölüm riski olan çok az sayıda kalp hastalığı vardır. Kalp hastalığı olan çocuklarda egzersiz durumunun dikkatle değerlendirilmesi gereklidir. Kalp hastalığı olan çocuklarda hastalığın ciddiyeti, hastanın yapmak istediği fizik aktivitenin tipi, miktarı ve süresi gibi faktörler temel alınarak bireye özel öneride bulunmak gereklidir. Bu yazıda egzersizin kalp üzerine etkileri ve doğumsal kalp hastalıkları, edinsel kapak hastalıkları, sistemik hipertansiyon ve ritm bozukluğu olan çocuklarda egzersiz konusunda öneriler gözden geçirildi.
Physical activity is important for the normal development of a child. Exercise increases functional capacity and decreases myocardial oxygen demand in children with heart disease. There are relatively few heart disease that have been associated with sudden death during exercise. The exercise status of children with heart disease needs careful consideration. Children with heart disease need an individualized exercise recommendation based on factors such as severity of heart disease; type, intensity and duration of physical activity the patient wants to participate in. The effect of exercise on the heart and recommendations regarding exercise in patients with congenital heart diseases, acquired valvular diseases, systemic hypertension and cardiac dysrhythmias were reviewed in this article.

8.Echocardiography in Evaluation of Pulmonary Thromboembolism
Y.Bülent GÖRENEK, Y.Yüksel ÇAVUŞOĞLU, Necmi ATA
Pages 254 - 261
Pulmoner tromboembolizm (PT) sık karşılaşılan ancak sık olarak gözden kaçabilen önemli bir hastalıktır. Eğer zamanında tanı konulmaz ve uygun tedavi başlanmaz ise mortalitesi oldukça yüksek olmaktadır. PT'in tanısında pulmoner anjiyografi ve ventilasyon perfüzyon sintigrafisinin değeri büyüktür. Bununla birlikte bu yöntemlerin kendine özgü sınırlıkları vardır. Ekokardiyografi (eko) tek başına PT tanısında kullanılmayan ancak diğer yöntemlere yardımcı bazen de tamamlayıcı alternatif bir yöntemdir. İnvazif bir metod olmaması, kolay uygulanabilirliği, sık tekrarlanabilirliği ve ucuz oluşu sebebi ile PT'den şüphelenilen hastalarda tanıyı destekleyebilecek bir yaklaşımdır. Biz yazımızda PT'Ii olgularda eko'nin kullanım alanları ve sınırlıkları konusundaki bilgilerimizi özetlemeye çalıştık.
Pulmonary thromboembolism (PT) is a comman disease that is frequently missed in elinical diagnosis. In patients who fail to have the right diagnosis and treatment on time, the mortality of this illness is high. Ventilation-perfusion sean and pulmonary angiography are the definitive diagnostic tests for PT. Unfortunately, these methods have some limitations. Due to its being a safe, noninvasive and easily applicable technique, echocardiography is an altemative method in the evaluation of patients with PT. This review, is a summary on the use of echocardiography in PT and its limitations.

OLGU
9.Severe Mechanic Hemolysis After Complete Coil Occlusion of Patent Ductus Arteriosus Due to Streptokinase Treatment
Ümrah AYDOĞAN, Türkan ERTUĞRUL, Emel TORUN, Hakan GEMİCİ, Talat CANTEZ
Pages 262 - 265
Duktus arteriozus açıklığı nedeni ile transkateter yolla "Jackson coil" uygulanarak tam oklüzyon sağlanan bir hastada izlem sırasında femoral arter trombozu gelişti. Tromboza yönelik streptokinaz perfüzyonuna bağlandı. Ancak femoral kamplikasyonun düzelmesi ile birlikte hastada hemoglobinüri gözlendi. Fibrinolitik tedavinin kesilmesinden bir gün sonra duktal şantı devam eden ve mekanik hemoliz nedeniyle derin anemiye giren hastaya ikinci "coil" uygulanmak zorunda kalındı. Bu deneyim, antikoagülan/fibrinolitik tedavi gerektiren tanı oklüzyon sağlanmış duktus arteriozus açıklığı olgularında rekanalizasyon gelişebileceğini ve buna bağlı komplikasyonlara karşı hazırlıklı olunması gerekliliğini vurgulamaktadır.
Streptokinase was used for femoral artery thrombosis in a child after the implantation of a Jackson coil for her moderate sized patent ductus arteriosus. Severe hemoglobinuria developed after the observation of patency in femoral artery although complete occlusion of the patent ductus artericsus had been achieved angiographically. Leftto- right shunt did not stop even 35 hours after the cessation of streptokinase and severe anemia developed due to mechanical hemolysis. In order to get rid of this complication, a second Jackson coil was implanted in another procedure. This expe~ience shows that if anticoagulant/fibrinolytic therapy is necessary in completely occluded patent ductus arteriosus patients, preparedness for recanalization of the arterial duct and related complications is mandatory.

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale