Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 32 (6)
Volume: 32  Issue: 6 - September 2004
DERLEME
1.The Effect of Existence of Advanced Collateral Circulation on Myocardial Viability and Functional Recovery After Revascularization
Y.İbrahim BARAN, Sümeyye GÜLLÜLÜ, Bülent ÖZDEMİR, Aysel Aydın KADERLİ, Tunay ŞENTÜRK, Adem EKBUL, Ali AYDINLAR, Jale CORDAN
Pages 335 - 343
Kronik iskemiye bağlı fonksiyon bozukluğu olan fakat canlılığı devam eden (hiberne) miyokard; revaskülarizasyon girişimleri sonrası fonksiyonel iyileşme göstermektedir. Bu çalışmada total oklüzyonlu olgularda ilgili damar bölgesine olan gelişmiş kollateral dolaşımın; dobutamin stres ekokardiyografi (DSE) ile saptanan miyokard canlılığı ve koroner arter bypass greft cerrahisi (KABG) sonrası fonksiyonel iyileşme üzerine etkisi araştırılmıştır. Koroner arter hastalığı ve sol ventrikül fonksiyon bozukluğu olan, en az bir koroner arterinde total oklüzyon bulunan ve elektif KABG planlanan 58 olgu çalışmaya alındı. Tıkalı arter bölgesine olan kollateral dolaşım Rentrop sınıflamasına göre evre 0-3 arasında sınıflandırıldı. Tüm olgulara KABG öncesi düşük doz DSE yapılarak miyokard canlılığı araştırıldı. KABG sonrası üçüncü ayda tekrar ekokardiyografi yapılarak sol ventrikül fonksiyonları ve hiberne miyokardın fonksiyonel iyileşmesi araştırıldı. Gelişmiş kollateral dolaşımı olan 30 olgu, gelişmiş kollateral dolaşımı olmayan 28 olgu ile karşılaştırıldı. Gruplar arasında yaş, cins, geçirilmiş miyokard infarktüsü, hasta damar sayısı açısından anlamlı fark yoktu. Gelişmiş kollateral dolaşımı olan ve olmayan grupların parametreleri aşağıda sıralanmıştır. Akinetik segment sayısı: 141 ve 144, (AD), preoperatif DSE (+) segment sayısı: 83 (%58) ve 56 (%41) (p < 0,05), preoperatif duvar hareket skor indeksi (DHSİ); 1,88 ve 1,94 (AD), preoperatif ejeksiyon fraksiyonu (EF): %41,1 ve %40,4 (AD), iyileşen segmentlerin sayısı: 66 ve 47 (p < 0,05), segmentlerin iyileşme oranı: %69 ve %68 (AD), postoperatif DHSİ: 1,43 ve 1,63 (p < 0,05), postoperatif EF: %47 ve %44,4 (p<0,05) olarak bulundu. Her iki grupta KABG sonrası DSE (+) segmentlerde iyileşme, DHSİ'de azalma ve EF'de artma izlendi. Her iki grupta değişimler anlamlı iken; gelişmiş kollateral dolaşımı bulunan olgularda DSE ile saptanan miyokard canlılığı ve KABG sonrası fonksiyonel iyileşme anlamlı oranda daha yüksek bulundu. Gelişmiş kollateral dolaşım bulunan olgularda bazal sol ventrikül fonksiyonları benzer olmasına rağmen daha fazla miktarda canlı segment mevcuttur ve KABG sonrası daha yüksek oranda fonksiyonel iyileşme meydana gelmektedir. Bu bulgular gelişmiş kollateral dolaşımın miyokard canlılığı üzerine olumlu etkisi olduğunu vurgulamaktadır. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 335-343)
Hibernating myocardium that is dysfunctional due to chronic ischemia but still viable show functional improvement after revascularization. In this study, the effect of the collateral circulation to related territory of the totally occluded vessel on myocardial viability was assessed by dobutamine stress echocardiography (DSE) and functional improvement after coronary artery bypass surgery (CABG). Fifty-eight patients with coronary artery disease and left ventricular dysfunction, who had at least one totally occluded coronary artery and planned to have elective CABG were included into the study. The collateral circulation to the totally occluded vessel territory was graded from 0 to 3 according to the Rentrop classification. Before CABG, myocardial viability was evaluated by low dose DSE and left ventricular functions and functional recovery of the hibernating myocardium were assessed three months after CABG via echocardiography. Thirty cases with advanced coronary collateral circulation were compared to the twenty eight cases without collateral circulation. The groups were similar in terms of age, gender, previous myocardial infarction and the number of diseased vessels. The parameters of the cases with and without collateral circulation were as follows. The number of akinetic segments in cases with and without collateral circulation were 141 and 144, respectively (not significant). The number of preoperative DSE (+) segments were 83 (58%) and 56 (41%) in cases with and without collateral circulation (p<0.05), respectively. The preoperative wall motion score index (WMSI) were 1.88 and 1.94, respectively (p<0.05). Preoperatively, left ventricular ejection fraction (EF) were 41.1% and 40.4%, respectively. The number of segments with improvement were 66 and 47 (p < 0.05), the ratio of improvement in the segments were 69% and 68%, respectively. Postoperative WMSI's were 1.43 and 1.63 (p < 0.05) and postoperative EF was 47% and 44,4% (p < 0.05), respectively. In both groups after CABG significant improvement in DSE (+) segments, decrease in WMSI and increase in EF were noted. In cases with advanced collateral circulation myocardial viability assessed by DSE and functional improvement after CABG were significantly increased. Though basal ventricular functions are similar in cases with advanced collateral circulation they have much more viable segments and higher ratios of functional improvement after CABG. These findings underline the beneficial effects of advanced collateral circulation on myocardial viability. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 335-343)

2.Initial / İntensive Cardiovascular Examination Regarding Blood Pressure Levels:Evaluation of Risk Groups (ICEBERG 1-2)
Kemalettin BÜYÜKÖZTÜRK, Barış İLERİGELEN, Giray KABAKÇI, Nevres KOYLAN, Ömer KOZAN
Pages 344 - 349
Hipertansiyonun, hastanın risk profili yönünden değerlendirilmesi ve uygun tedavi yaklaşımlarının belirlenmesi önem taşımaktadır. Bu çalışma, primer hipertansiyon risk gruplarının belirlenmesi amacıyla başlatılmıştır. Primer hipertansiyon hastalarının rutin tanı ve izlemi sırasında kullanılan tetkiklerin saptanması, primer hipertansiyon alt gruplarında hipertansiyonun derecelendirilmesi ikincil amaçlar arasında yer almaktadır. Önem taşıyan ikincil amaçlar arasında hedef organ hasarı varlığı, eşlik eden hastalık varlığı ve mikroalbüminüri sıklığının belirlenmesi de bulunmaktadır. Ayrıca, ikincil amaçlar arasında; saptanan klinik tedavi yaklaşımlarının halen geçerli olan tanı ve tedavi kılavuzları ile uyumu ve bu tedavi yaklaşımlarının doktor, kurum ve hasta özelliklerine göre tanımlanacak alt gruplar arasındaki farklarının incelenmesi de hedeflenmektedir. Primer hipertansiyon hastalarında rutin inceleme ile saptanamayan vasküler hasarın, ileri tetkiklerin yapılması ile saptanabileceğinin gösterilmesi de ikincil amaçlar arasında bulunmaktadır. Çalışmaya ileri tetkik olanakları bulunan tam teşekküllü hastanelerdeki 20 merkezden 1,000 hasta ve sağlık ocakları ile ileri tetkik olanağı bulunmayan hastanelerdeki 200 merkezden 10,000 hasta olmak üzere, toplam 220 merkez, 11,000 hasta dahil edilecektir. Çalışmaya Aralık 2003'te başlanmıştır. Halen 10,000 civarında hasta çalışmaya dahil edilmiştir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 344-349 )
The evaluation of patient profile and treatment approaches are extremely important in the treatment of hypertension. The primary aim of this study is to define the risk groups of hypertensive patients. The secondary aims are to assess the diagnostic tests that are used in the diagnosis and follow-up, to assess the severity of hypertension, target organ damage, associated clinical conditions and the frequency of microalbuminuria, and also to define the concordance of treatment to the guidelines, clinical approaches, and differences of the approaches according to the characteristics of centers, patients and medical doctors, and to establish vascular damage in cases that advanced diagnostic tests are used. In this study, a total of 11,000 patients from 220 centers; 1,000 patients from 20 tertiary centers and 10,000 patients from other 200 centers will be enrolled in this study. Study has been started in December 2003. More than 10,000 patients were enrolled into the study until now. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 344-349)

DERLEME
3.Role of C-Reactive Protein for Atrial Fibrillation in Patients with Mitral Stenosis
Bahar PİRAT, Bülent ÖZİN, Serpil EROĞLU, Aylin YILDIRIR, Haldun MÜDERRİSOĞLU
Pages 350 - 355
Atriyumlarda gelişen yapısal değişikliklerin atriyal fibrilasyon (AF) fizyopatolojisinde rol oynadığı bilinmektedir. Kronik inflamasyon bu yapısal değişikliklere neden olan faktörlerden birisidir. Romatizmal kapak hastalıkları, AF'un çok yüksek oranda gözlendiği, kronik inflamasyonla seyreden hastalıklardır. Bu çalışmada mitral darlıklı hastalarda, bir inflamasyon göstergesi olan C-reaktif protein (CRP) ile AF ilişkisi değerlendirilerek inflamatuar sürecin AF gelişimindeki rolü araştırıldı. Merkezimizde 1996-2003 yılları arasında mitral darlığı tanısıyla izlenen 120 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar sinüs ritminde veya AF'da olmalarına göre iki gruba ayrıldı. Hastaların beyaz küre, sedimantasyon ve CRP değerleri, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik bulguları kaydedildi. Bu verilerin AF ile ilişkileri araştırıldı. Araştırmaya dahil edilen 120 hastanın 64'ü normal sinüs (Grup NSR), 56'sı AF (Grup AF) ritmindeydi. AF grubundaki hastaların ortalama yaşı NSR grubundan anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla 53.5 ± 11.1 ve 44.0 ± 11.9 yıl, p<0.001). AF grubunda NSR grubuna göre erkek hastaların sayısı daha fazla idi (AF grubunda 34 kadın, 22 erkek; NSR grubunda 54 kadın, 10 erkek; p=0.003). İki grup arasında beyaz küre sayıları ve eritrosit sedimentasyon hızları arasında fark yokken (p>0.05), serum CRP değerleri AF grubunda NSR grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla 14.3 ± 12.1 ve 8.1 ± 12.7 mg/l, p=0.007). Çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile AF gelişme riskini sadece yaş, sol atriyum boyutu ve mitral kapak alanının belirlediği saptandı (p <0.05). AF ritminde olan mitral darlıklı hastalarda CRP düzeylerinin sinüs ritminde olanlara göre belirgin yüksekliğin bulunması, CRP yüksekliğine eşlik eden yaş ve diğer faktörlerle ilişkili olup, CRP'nin bağımsız bir risk faktörü olduğu gösterilememiştir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 350-355)
Structural changes in the atria play an important role in the pathogenesis of AF. Chronic inflammatory processes might cause such changes in the atria of patients with valvular heart diseases and facilitate the occurrence of AF. In this study, we tried to find out whether C-Reactive Protein (CRP), a classical marker for inflammation, is associated with a higher incidence of AF in patients with mitral stenosis. A total of 120 patients with mitral stenosis who were admitted to our institution between years 1996 and 2003 were studied, retrospectively. The rhythm at the time of CRP evaluation was noted for each patient. White blood cell count, erythrocyte sedimentation rate (ESR) and CRP values, risk factors for development of AF, electrocardiographic and echocardiographic findings were recorded as well. Fixty-four of 120 patients were in normal sinus rhythm (Group NSR) and 56 had atrial fibrillation (Group AF). Mean ages of the patients in Group AF were higher than Group NSR (53 ± 11 versus 44 ± 12 yrs, p<0.001). Compared with the Group NSR, Group AF included more men (34 women and 22 men in Group AF vs 54 women and 10 men in Group NSR, p=0.003). White blood cell count and ESR were not different between the groups, while serum CRP levels in Group AF were significantly higher than Group NSR (14.3 ± 12.1 versus 8.1 ± 12.7 mg/l, p=0.007). In multivariate logistic regression only advanced age, left atrium diameter and mitral valve area were independent predictors of AF (p < 0.05). Increased serum CRP levels in patients with AF compared to patients with sinus rhythm, appears to be mediated by age and other correlates and CRP does not seem to be on independent risk factor. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 350-355)

4.Prevalance of the Metabolic Syndrome and Its Effect on Inhospital Outcomes in Patients With Unstable Angina Pectoris
Nazmiye ÇAKMAK, Mahmut ÇAKMAK, Ahmet AKYOL, Abdurrahman EKSİK, İzzet ERDİNLER, Ahmet Taha ALPER, Enis OĞUZ, Nurten SAYAR, Kadir GÜRKAN
Pages 356 - 363
Metabolik sendrom (MS), tüm dünyada giderek yaygınlaşan bir halk sağlığı sorunudur. TEKHARF çalışması veritabanına göre koroner kalp hastalığı (KKH) gelişiminin %53'ünden sorumlu tutulan MS, Türk toplumu için de oldukça önemli bir problemdir. Biz çalışmamızda, kararsız angina pektorisli hastalarda MS sıklığını, MS unsurlarının dağılımını, MS'un KKH ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hsCRP) ile ilişkisini araştırdık. Çalışmaya hastanede yatan ve öncesinde antilipidemik ilaç kullanmayan 100 kararsız angina pektorisli hasta dahil edildi (77 erkek, 23 kadın; ort. yaş 60.33±9.48 yıl). Tüm hastalarda MS unsurları tarandı, apoA, apoB ve hsCRP ölçümleri yapıldı. Beden kitle indeksleri hesaplandı ve hastaların tümüne koroner anjiyografi uygulanarak kritik darlık gösteren koroner damarların sayısı belirlendi. Hastaların %57'sinde MS saptandı. MS sıklığı erkeklerde %53 iken kadınlarda %69 olarak belirlendi. Erkek bireylerde en sık görülen üç unsur sırasıyla HDL-K düşüklüğü (%81), hipertrigliseridemi (%63) ve hipertansiyon (%53) iken kadınlardaki sıralama; artmış bel çevresi (%91), HDL-K düşüklüğü (%82) ve hipertansiyon (%65) şeklinde idi. Ayrıca MS'u olan ve olmayan gruplar arasında tek, iki, üç damar tutulumu ve hsCRP düzeyleri açısından anlamlı fark gözlenmedi (p>0.05). Hasta damar sayısı arttıkça hsCRP geometrik ortalama değerlerinin de arttığı görüldü Sonuç olarak MS, kararsız angina pektorisli hasta grubunda oldukça yüksek oranda tespit edildi. MS unsurlarının dağılımı erkek ve kadın hastalarda farklılık gösterdi. hsCRP değerlerinin kararsız angina pektorisli hastalarda arttığı, MS'un buna ek katkı yapmadığı belirlendi. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 356-363)
The metabolic syndrome (MS) is a public health problem which is becoming increasingly common worldwide. According to TEKHARF study database, MS was responsible for 53% of patients with established coronary heart disease (CHD) indicating its role es an important public health insure in Turkish adults. We studied prevalance, component distribution of the MS and its relationship with CHD and high-sensitivity C-reactive protein (hsCRP) in patients with unstable angina pectoris. Study population consisted of 100 hospitalized patients with unstable angina pectoris (M 77, F 23; mean age 60.33±9.48 yrs). These patients had not received lipid-lowering therapy before hospitalization. Components of the MS were screened and apoA, apoB and hsCRP levels were measured in all patients. Body mass index was calculated and all patients underwent coronary angiography. The number of coronary arteries with critical stenosis was determined. MS existed in 57% of patients. MS prevalance was 53% in men and 69% in women. Among components of the MS, most frequent three components were low HDL-cholesterol levels (81%), hypertriglyceridemia (63%) and hypertension (53%) in men and abdominal obesity (waist circumference >88 cm) (91%), low HDL-cholesterol levels (82%) and hypertension (65%) in women respectively. Between MS and non-MS groups; one, two, three vessels disease and hsCRP levels were not statistically significant (p>0.05). The geometric mean values of hsCRP increased in relation to the number of diseased coronary arteries. In conclusion, MS existed in a very high prevalence amory patients with unstable angina pectoris. The component distribution of the MS varied somew hat between male and females. Increased levels of hsCRP were measured in patients with unstable angina pectoris, but MS does not contribute to this augmentation. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 356-363)

5.Association of Cardiovascular Calcifications with Coronary Artery Disease
Adnan ABACI, Abdurrahman OGUZHAN, İbrahim ÖZDOGRU, Tarık SİRKECİ, Orhan ELÖNÜ, Ergun SEYFELİ, Burhanettin KIRANA TU KIRANATLI, Sibel SALUR, Ali Ergin ERGİN
Pages 364 - 370
Çalışmanın amacı koroner anjiyografi yapılan hastalarda, torasik aortadaki aterom plağı kalsifikasyonu veya aort kapak kalsifikasyonu ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Kardiyovasküler kalsifikasyonlar ile koroner arter hastalığı arasında ilişki olması durumunda, bu kalsifikasyonlar koroner aterosklerozun göstergesi olarak kullanılabilir. Çalışmaya koroner anjiyografi yapılan 1100 hasta alındı. Aort kapak kalsifikasyon varlığı ekokardiyografi ile değerlendirildi. Torasik aortadaki kalsifikasyonları saptamak için PA akciğer grafisi kullanıldı. Çalışmaya alınan 1100 hastanın 812'sinde (%73.8) koroner arter hastalığı saptanırken, 288'inde (%26.2) koronerler normal bulundu. Hastaların 420'sinde (38%) aort kapak kalsifikasyonu ve 180'inde (16%) torasik aorta plak kalsifikasyonu saptandı. Aort kapak kalsifikasyonu saptanan hastalarda, koroner arter hastalığı sıklığı (%88 karşı %65, p<0.0001) ve çok damar hastalığı oranı (%65% karşı %55, p=0.003) daha yüksek bulundu. Koroner arter hastalığı sıklığı ve çok damar hastalığı oranı, torasik aorta plak kalsifikasyonu saptanan hastalarda da yüksek bulundu (sırasıyla, %86 karşı %71, p<0.0001 ve %66 karşı %57, p=0.035). Logistik regresyon analizi ile koroner arter hastalığı risk faktörlerine göre düzeltme yapıldıktan sonra bile, aort kapak kalsifikasyonu (p=0.003) ve torasik aorta plak kalsifikasyonu (p=0.004), koroner arter hastalığı ile ilişkili bulundu. Aort kapak kalsifikasyonu olan hastalarda, torasik aorta plak kalsifikasyonu daha sık izlendi (%23% karşı. %12, p<0.0001). Sonuç olarak, çalşımamızda aort kapak kalsifikasyonu ve torasik aorta plak kalsifikasyonları ile koroner arter hastalığı arasında anlamlı ilişki saptadık. Ayrıca, aort kapak kalsifikasyonu ile torasik aorta plak kalsifikasyonu anlamlı olarak ilişkili idi. Kardiyovasküler kalsifikasyonların varlığı koroner arter hastalığı için bir gösterge olarak düşünülebilir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 364-370)
The aim of this study was to determine whether there is a significant association between calcification of the aortic valve or thoracic aortic calcified plaques and coronary artery disease (CAD) in patients undergoing coronary angiography. If an association could be established between cardiovascular calcifications and CAD, their presence might be used as a marker of coronary atherosclerosis. The study group consisted of 1100 patients who underwent coronary angiography. The presence of aortic valve calcification was identified by echocardiography. Chest X-rays were used to detect calcification in the thoracic aorta. Of the 1100 patients included in the study, 812 (73.8 percent) had CAD, and 288 (26.2 percent) had normal coronary arteries. Aortic valve calcification was present in 420 (38%) and aortic calcified plaques in 180 (16%) of the entire study population. The patients with aortic valve calcification had a significantly higher prevalence of CAD (88% vs 65%, p<0.0001) and higher rates of multivessel disease (65% vs 55%, p=0.003). Also, the prevalence of CAD (86% vs 71%, p<0.0001) and multivessel disease (66% vs 57%, p=0.035) were significantly higher in patients with aortic calcified plaques compared with the patients without aortic calcified plaques. Logistic regression analysis showed that aortic valve calcification (p=0.003) and aortic calcified plaques (p=0.004) were strongly and significantly associated with CAD after adjusting for coronary risk factors. In addition, patients with aortic valve calcification had a high incidence of aortic calcified plaques (23% vs. 12%, p<0.0001). In conclusion, we found a significant association of CAD with the presence of aortic valve calcification and aortic calcified plaques. Our study further demonstrates that aortic valve calcification is significantly associated with calcified plaques in the thoracic aorta. Therefore, the presence of these calcifications should be regarded as a sign for the presence of CAD. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 364-370)

6.Do Cyclooxygenase-2 Inhibitors Raise Coronary Event Risk?
Murat GENÇBAY
Pages 371 - 375
Siklooksijenaz-2 (COX-2) inhibitörleri yaşlı nüfusta oldukça yaygın kullanılmaktadır. Bu ilaçların aterotrombotik olaylar üzerindeki etkileri konusunda birbiriyle çelişir görünen yayınlar çıkmaktadır. COX-2'ye özgül inhibitörler (rofekoksib, celekoksib gibi) prostoglandin-I2 sentezini azalttığı için trombojenik bir duruma zemin hazırlarlar. Bu nedenle, COX-2 inhibitörü olan ajanların kardiyovasküler olaylarda artışa neden olabileceği endişesi yaygındır. Öte yandan da, COX-2 enziminin inflamasyonda önemli rolü vardır ve akut koroner sendromlarda, inflamasyon tetik çekici mekanizmadır. COX-2 inhibitörlerinin antiinflamatuar özelliğinden dolayı aterotrombotik olayları azaltacağı hipotezini destekleyen çalışmalar da bildirilmektedir. Ortadaki bu karışıklığı gidermek için; sadece bu amaca yönelen, iyi tasarlanmış, prospektif randomize çalışmalara gereksinim vardır. Ne var ki; COX-2 inhibitörlerinin, protrombotik etkisi ve miyokard önkoşullanmayı kötü yönde etkileyebileceği de düşünülürse, bu hipotezi test etmek için bir çalışma yapmanın etik sakıncası olabileceği de gözönünde bulundurulmalıdır. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 371-375)
Cyclooxygenase-2 (Cox-2) inhibitors are widely used in the elderly population. There have been contradictory studies on the effect of this class of agents on coronary atherothrombotic events. Cox-2 specific inhibitors (rofekoksib, celekoksib, etc.) decrease synthesis of prostaglandin-I2 and therefore predisposes to a prothrombotic state. They seem to have an adverse effect on myocardial preconditioning, as well . These issues have been the main concern about the use of this class of agents. In addition, Cox-2 enzyme has an important role in the inflammatory process which is a triggering factor on atherothrombosis. By contrast, some preliminary reports indicated that antiinflammatory properties of Cox-2 inhibitors might be useful during an acute coronary syndrome. These pros and cons on the use of Cox-2 inhibitors should be clarified with a large randomized prospective study. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 371-375)

7.Resynchronization Therapy in Heart Failure
Y.Mehmet MELEK, Özlem Batukan ESEN, Ali Metin ESEN, İrfan BARUTÇU
Pages 376 - 389
Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (CRT) atriyoventriküler, interventriküler ve intraventriküler ileti gecikmesine bağlı sol ventrikül (SV) fonksiyonlarındaki bozulmanın kardiyak stimülasyon yöntemi ile düzeltilmesidir. Kalp yetersizliği olan hastalarda optimal medikal tedaviye CRT uygulamasının ilavesi ile semptomlarda azalma, yaşam kalitesinde artış, egzersiz kapasitesinde artış, hastaneye yatışta azalma, SV strüktür ve fonksiyonlarında iyileşme sağlanmaktadır. Ayrıca mortalite üzerine olumlu etkilerinin olduğunu bildiren çalışmalar da mevcuttur. Ancak kılavuzlarda belirtilen bütün kriterlere uygun olmasına rağmen hastaların %30-50'si uygulanan tedaviye cevap vermemektedir. Hangi hastanın CRT'ye cevap vereceğinin çok iyi tespit edilmesi ve hasta seçiminde mutlaka kişisel değerlendirme yapılması gerekmektedir. Günümüzde CRT sonrası hemodinamik iyileşme ve tedaviye cevap için intraventriküler asenkronizasyon varlığı ve miktarının en önemli öngördürücü olduğu kabul edilmektedir. CRT öncesi mutlaka doku Doppler görüntüleme gibi yöntemlerle SV segmentlerinde haritalama yapılmalı ve septum ile hangi SV duvarı arasında en fazla gecikme olduğu tespit edilmelidir. Mümkünse SV elektrodu bu bölgeye implante edilmelidir. Ayrıca dar QRS kompleksine sahip hastaların yaklaşık yarısında intraventriküler asenkronizasyon tespit edilmiştir. Önümüzdeki günlerde hasta seçiminde günümüzde önemli bir kriter olan QRS genişliğinin dikkate alınmayıp özellikle intraventriküler asenkronizasyon varlığı ve miktarının ön plana çıkması beklenmektedir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 376-389)
Cardiac resynchronization therapy (CRT) is the correction of disturbed left ventricular (LV) function due to atrioventricular, interventricular and intraventricular conduction delay by cardiac stimulation. The addition of CRT to optimal medical therapy in patients with heart failure improves symptoms, quality of life, functional capacity, and decreases rate of hospitalization and also improves LV function and structure. Furthermore, studies reporting decrease in mortality are present. However, despite appropriate application of guideline criteria, 30% to 50% of patients do not respond to therapy. The precise determination of patients that will respond to CRT is crucial and individual evaluation is required in patient selection. Currently, presence and quantity of intraventricular asynchrony is accepted as the most important predictor of hemodynamic improvement and response to therapy after CRT. Before CRT, LV segments should be mapped by such methods as tissue Doppler imaging and the LV wall that has the longest delay relative to the septum should be determined. If possible, LV electrode should be implanted to this wall. In addition, intraventricular asynchrony was detected in approximately half of the patients with narrow QRS complexes. In future, it is expected that QRS width which was until recently an important criterion in patient selection will not be taken into consideration and the presence and quantity of intraventricular asynchrony will become more important. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 376-389)

OLGU
8.Double-Orifice Mitral Valve Anomaly
Oben DÖVEN, Y.Dilek ÇİÇEK, Mustafa YURTDAŞ, Y.Ahmet ÇAMSARI
Pages 390 - 392
Otuzsekiz yaşında kadın hasta efor ile ortaya çıkan nefes darlığı nedeniyle kliniğimize başvurdu. Fizik muayenede apikal sistolik üfürüm tespit edilmesi üzerine transtorasik ekokardiyografi planlandı. Transtorasik ekokardiyografide izole çift orifisli mitral kapak ve beraberinde 2/4. dereceden mitral yetersizliği ile hafif mitral darlığı tespit edildi. İzole çift orifisli mitral kapak mitral subvalvüler aparatusun konjenital anomalisi sonucu gelişen nadir görülen bir kardiyak malformasyondur. Mitral darlığı ve/veya mitral yetersizliği olan hastalarda etyoloji araştırılırken gözden kaçırılmaması gereklidir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 390-392)
A 38-year-old woman was admitted to our clinic with exercise dyspnea, in whom transthoracic echocardiographic examination was done because of a systolic murmur. Isolated double-orifice mitral valve with a grade 2/4 mitral insufficiency and mild mitral stenosis was found at transthoracic echocardiography. Isolated double-orifice mitral valve is a rare congenital malformation of the mitral subvalvular apparatus. It should be considered during echocardiographic evaluation of mitral stenosis and/or mitral insufficiency. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 390-392)

DERLEME
9.Ventricular Tachycardia Originating From the Valsalva Sinus of Left Coronary Cusp
Ata KIRILMAZ, Fethi KILIÇASLAN, Eralp ULUSOY, Kürşad ERİNÇ, Ergün DEMİRALP
Pages 393 - 396
Yirmibir yaşında erkek hasta sık çarpıntı atakları ile müracaat etti. Alınan 12 derivasyonlu EKG'si çıkış yolundan kaynağını alan hızı dakikada 144 olan ventriküler taşikardi gösteriyordu. Elektrofizyolojik çalışmada, programlı ventriküler uyarı ile uzamış ventriküler taşikardi indüklendi. DI'de S, V1'de R dalgası bulunması ve V5-6'da S dalgası olmaması taşikardinin sol ventrikül çıkış yolunda ve supravalvüler yerleşimli olduğunu gösteriyordu. Pace ve aktivasyon haritalaması ile diyastolik aktivasyon ablasyon kateterini sol koroner sinüs Valsalva bölgesine yönlendirdi. Koroner anjiyogram kılavuzluğunda verilen tek bir radyofrekans uygulaması taşikardiyi sonlandırdı. Erken ve geç komplikasyon olmayan olguda nüks izlenmedi. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 393-396)
A 21-year-old man presented with frequent episodes of palpitations. A 12-lead ECG revealed an incessant ventricular tachycardia (VT) originating from the outflow tract at a rate of 144 bpm. During electrophysiologic study, clinical sustained VT was repeatedly inducible with programmed ventricular stimulation. An S wave in lead I, a precordial R wave transition in lead V1 and the absence of S wave in leads V5 or V6 conducted the origin of VT as left ventricular outflow and supravalvular region. Pace- and activation-mapping and diastolic activity directed the ablation catheter to the Valsalva of the left coronary sinus. With the guidance of coronary angiography, a single radiofrequency application terminated the VT. No early or late complications or recurrence of VT was observed during follow-up. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 393-396)

© Copyright 2022 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale