Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 30 (11)
Volume: 30  Issue: 11 - November 2002
1.Summaries of Articles

Pages 664 - 668
Abstract | Full Text PDF

EDITORYAL YORUM
2.MOBİL TELEFONLARlN KALP PİLİ FONKSİYONLARI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Altan ONAT, Hüsniye YÜKSEL, Kâmil ADALET, İzzet ERDİNLER
Pages 669 - 670
Kemoterapi uygulamalarının ve protokollerinin artması kardiyak komplikasyonların daha sık görülmesine neden olmuştur. Bu makalede kemoterapi sonrası göğüs ağrısı ve elektrokardiyografi değişiklikleriyle kardiyoloji kliniğimizde izleme alınan iki ayrı olgu ele alınmıştır. Her ikisinin de koroner arterleri anjiyografik olarak normal bulunan olgularımızda; kolon karsinomu nedeniyle 5-Fluorouracil kullanımı sonrası vazospastik angina pektoris ve over karsinomu nedeniyle siklofosfamid+cisplatin tedavisi sonrası fatal olmayan toksik miyokardit tanıları konuldu.
The cardiac complications of chemotherapeutic agents are increasing with more common usage of chemotherapy protocols. In this report, we described 2 patients who had chest pain and electrocardiographical changes after chemotherapy. Both patients had normal coronary angiography. The patient who received 5-fluorouracil for a colon cancer was diagnosed as coronary artery vasospasm, and the other patient who received cyclophosphamid and cisplatin for an ovarian cancer was considered to have nonfatal toxic myocarditis.

3.Endothelin Levels in Patients with Cardiac Syndrome X at Rest and Exercise
Enes KOÇAK, Osman YEŞİLDAĞ, Mustafa YAZICI, Sabri DEMİRCAN, Asuman BİRİNCİ, Olcay SAĞKAN, Bahattin BALCI, Mahmut ŞAHİN, Özcan YIMAZ
Pages 671 - 674
Amaç: Çalışmamızda kardiyak sendrom X'li hastalardaki istirahat ve egzersiz sonrası plazma endotelin-1 düzeylerini belirleyerek sağlıklı bireylerle karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmada, 30 kardiyak sendrom X'li (grup A) hastada istirahat ve maksimal egzersiz sonrasında plazma endotelin-1 (ET-1) konsantrasyonları ölçüldü ve aynı yaş grubundaki 14 sağlıklı kontrol grubu ile (grup B) karşılaştırıldı. ET-1 düzeyi ölçümü için ELISA yöntemi kullanıldı. Tüm hasta ve kontrol grubunun yapılan koroner anjiyografileri normal olarak saptandı. Kardiyak sendrom X'li hastaların hepsinde Bruce protokolu ile yapılan maksimal treadmil egzersiz testi iskemi açısından pozitifti. Kontrol grubunun efor testleri normaldi. Bulgular: Kardiyak sendrom X'li hastalarda hem istirahatte hem de egzersiz sonrasındaki plazma ET-1 düzeyleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı derecede yüksek bulundu. (sırasıyla; 2.52±1.6 pg/ml karşın 1.38±1.8 pg/ml, p<0.001, 3.68±1.1 pg/ml - 1.37±0.2 pg/ml, p<0.001) Kardiyak sendrom X'li hastalardaki istirahat ve pik egzersiz sonrası ET-1 düzeyleri karşılaştırıldığında pik egzersiz sonrası değerler anlamlı olarak yüksek bulundu. (3.68±1.1 pg/ml karşın 2.52±1.6 pg/ml, p<0.001) Kontrol grubundaki istirahat ve pik egzersiz sonrası ET-1 düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık yoktu (p=0.17). Tartışma: Çalışmamızın sonuçlarına göre, kardiyak sendrom X'in patogenezinde plazma ET-1 artışının önemli bir rolü olduğu düşünülebilir. Bu hastalarda efor testi sırasında oluşan EKG değişiklikleri ve efor anginası, mevcut yüksek plazma ET-1 düzeyinin efor sırasında daha da yükselmesinden kaynaklanıyor olabilir.
We aimed to determine plasma endothelin levels in patients with cardiac syndrome X at rest and exercise, as compared to healthy subjects. Plasma endothelin-1 concentrations were measured in 30 patients with cardiac syndrome X (group A) at rest and after peak exercise, as compared to 14 healthy control subjects (group B) who were in a similar age group. ELISA method was used for the measurement of ET-1 levels. Coronary angiograms were normal in all patients and the control group. Symptom-limited maximal treadmill exercise tests with Bruce protocol were found positive in all patients with syndrome X. Exercise tests were normal in the control group. Results: In patients with cardiac syndrome X, plasma endothelin-1 levels were found significantly elevated either during rest or after peak exercise when compared with the control group (2.52±1.6 pg/ml, 1.38±1.8 pg/ml, p<0.001, 3.68±1.1 pg/ml, 1.37±0.2 pg/ml, p<0.001 respectively). In patients with cardiac syndrome X, plasma endothelin-1 levels after peak exercise were found significantly higher than at rest (3.68±1.1 pg/ml 2.52±1.6 pg/ml, p<0.001). No significant difference (p=0.17) existed between plasma endothelin-1 levels during rest and after peak exercise in the control group. It may be concluded that ET-1 increase has an important role in the pathogenesis of the cardiac syndrome X. ECG changes and exertional angina in these patients can be related to increase in plasma ET-1 levels.

DERLEME
4.Restoring Sinus Rhythm in Patients with Atrial Fibrillation Improves Excessive Cardiovascular Response to Isometric and Isotonic Exercises
Zerrin YİĞİT, Y.Fzt.Hülya AKDUR, Ümit ARABACI, Vedat SANSOY, Fzt.Nilgün GÜRSES, Deniz GÜZELSOY
Pages 675 - 680
Atriyal fibrilasyonlu (AF) hastalarda eforla çabuk yorulma ve çarpıntı yakınmaları daha sıktır. Sağlıklı kişilerde, egzersizle ortaya çıkan sempatik aktivitedeki artışa bağlı olarak kalp hızının ve sistolik arter basıncının arttığı bilinmektedir. Çalışmamızın amacı, AF'lu hastalarda ritm sinüse döndürüldükten sonra izotonik ve izometrik egzersize kardiyovasküler yanıttaki düzelmeyi saptayarak izotonik ve izometrik egzersiz toleranslarını karşılaştırmaktı. Çalışmaya valvüler olmayan kronik AF'lu (AF süresi >48 saat-<1 yıl) 27 olgu (yaş ort. 63. 10 ± 11.85; 14 kadın, 13 erkek) alındı. İki olguda sinüs ritmi sağlanamadı. Kalan 25 olgu ile çalışma sürdürüldü. Hastalara ritm sinüse çevrilmeden önce ve çevrildikten 48 saat sonra izotonik (treadmill) ve izometrik (handgrip) egzersiz testleri uygulandı. Hastaların istirahatte, egzersizin her kademesinde, maksimum egzersizde ve egzersizin kesilmesi sonrasındaki her dakikada EKG kayıtları alındı, kalp hızları ve kan basınçları ölçüldü. Egzersiz süreleri, kalp hızları, kan basınçları, hız-basınç çarpımları değerlendirildi. İstatistik değerlendirmede lineer korelasyon testi ve tekrarlanan ölçümler için ANOVA testi kullanıldı. İzometrik egzersizde istirahat kalp hızı (6.57 ± 15.02'a 81.81 ± 9.33), egzersizin 1.dk, 2.dk ve 3.dk kalp hızları ritm sinüse döndürüldükten sonra anlamlı olarak düşük bulundu (sırasıyla; p=0.0001, p=0.0014, p=0.0002 ve p<0.0001). İstirahat hız-basınç çarpımları arasında anlamlı fark bulunmamakla birlikte, egzersizin 1., 2. ve 3. dk'larında ölçülen hız-basınç çarpımları ritm AF iken anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla; p=0.049, p=0.048 ve p=0.022). Kan basınçları arasında gerek istirahatte gerekse egzersiz sırasında anlamlı fark saptanmadı. İzotonik egzersizle istirahat kalp hızı [95.20 ± 16.16'a 82.45 ± 9.71, (p=0.0015)], egzersizin tüm kademelerindeki kalp hızları, istirahat, egzersizin tüm kademelerindeki hız-basınç çarpımları sinüs ritmi sağlandıktan sonra anlamlı olarak düşük bulundu(hepsi için p<0.0001). Sinüs ritmi sonrasında olguların egzersiz süreleri ve MET değerleri anlamlı olarak arttı (sırasıyla p=0.0014 ve p=0.0054). Sonuç olarak AF'lu hastalarda kardiyoversiyonla sinüs ritminin sağlanması gerek izometrik gerekse izotonik egzersizde, egzersize aşırı kalp hızı yanıtını belirgin olarak düzeltmekte ve olguların efor kapasiteleri anlamlı olarak arttırmaktadır.
The aim of our study was to compare the tolerance to isometric and isotonic exercises by determining if an improvement would exist, or not, in the cardiovascular response to these exercises after reverting to sinus rhythm in patients with atrial fibrillation. Twenty seven cases with nonvalvular chronic (having periods ranging between 48 hrs and 1 year) atrial fibrillation, 14 female and 13 male (mean age 63.10 ± 11.85 years) were included in the study. Sinus rhythm could not be restored in two cases. The investigation was carried on the remaining 25 cases. Isometric and isotonic exercise tests were performed with all of the patients before and 48 hours after the rhythm was reverted to sinus. Isometric exercise test was performed by handgrip test, and isotonic exercise test was performed immediately after the isometric exercise test by using modified Bruce protocol, limited by symptoms. The electrocardiograms were recorded, and heart rates and blood pressures were measured at rest, at each stage of the exercise, at maximum effort and at every minute of the recovery period. Repeated measures of ANOVA test and linear regression test were used for statistical evaluations. Heart rate at rest was significantly low after reverting rhythm to sinus at isometric exercise (p=0.0001). This decrease continued to be significant at the 1st, 2nd and 3rd minutes of the test (p=0.0014, p=0.0002 and p<0.0001, respectively). Although there were no significant difference between pressure-heart rate products at rest, this value was significantly higher at the 1st, 2nd and 3rd minutes before reverting rhythm to sinus (p=0.049, p=0.048 and p=0.022, respectively). Also, no significant difference was determined between systolic and diastolic arterial pressures neither at rest, nor during exercise. In isotonic exercise, heart rate at rest (p=0.0015), at 1st, 2nd and 3rd minutes of the 1st stage (p<0.0001, for all), at the end of exercise (p<0.0001); the increase in heart rate at 1st, 2nd and 3rd minutes of the 1st stage and at the end of the exercise (p<0.0001, for all); pressure-heart rate products at rest, at 1st, 2nd and 3rd minutes of the 1st stage and at the end of the exercise (p<0.0001, for all) were all found to be significantly low after restoring sinus rhythm. The exercise periods and MET values of the patients increased significantly after sinus rhythm was restored (p=0.0014 and p=0.0054, respectively). Hence, restoring sinus rhythm by cardioversion in patients with atrial fibrillation improves excessive heart rate response to exercise, for both isometric and isotonic exercises. Effort capacities of the cases also increased significantly.

5.Clopidogrel Does Not Increase Bleeding and Allogenic Blood Transfusion Before Coronary Artery Surgery
Hasan KARABULUT, Fevzi TORAMAN, Serdar EVRENKAYA, Murat YÜCE, Sümer TARCAN, Cem ALHAN
Pages 681 - 684
Trombosit fonksiyon bozukluğu koroner arter cerrahisi sonrası görülen kanama komplikasyonunun en sık nedenlerindendir. Bu çalışmanın amacı, trombosit agregasyonunun spesifik ve güçlü irreversible inhibitörü olan clopidogrelin koroner baypas sonrası gerek kanama, gerekse kan ve kan ürünlerinin kulanımı üzerine olan etkisini araştırmaktır. İzole koroner arter cerrahisi uygulanan ardışık 1628 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 48'i ameliyat öncesinde clopidogrel kullanırken 1580 hasta clopidogrel kullanmıyordu. Operasyonların tümü aynı cerrahi ve anestezi ekibi tarafından yapıldı. Hastaların demografik verileri ile beraber protrombin zamanı, APTT, trombosit sayısı, distal anastomoz sayısı, baypas zamanı, kros klemp zamanı, kanama miktarı, kanama revizyonu oranı, homolog kan kullanımı ve taze donmuş plazma kullanımı karşılaştırıldı. Clopidogrel ve kontrol grubunda sırasıyla; protrombin zamanı 12.6±1.6; 11.5±1.7 sn (p= 0.013), APTT 32.6±4.5; 31.4±4.5 sn, trombosit sayısı 275.000±98.000; 280.000± 72.000 /dL, distal anostomoz sayısı 2.6±1.1; 2.8±1.1, baypas zamanı 55±26; 63±25 dk, postoperatif kanama miktarı 719±265; 612±350 ml, kanama revizyonu %0; %1; homolog kan kullanımı 0.5±0.9; 0.4±0.9 U/hasta, taze donmuş plazma kullanımı 1.1±1.2; 0.9±1.1 U/hasta, yoğun bakımda kalış süresi 20.1±2.9; 21.9±13.5 saat, hastanede kalış süresi ise 5.5±1.7; 5.4±2.1 gün olarak saptandı. Bu bulgulara dayanarak clopidogrel kullanımının koroner arter cerrahisi sonrası kanama miktarı, homolog kan ve kan ürünleri kullanımını ve kanama revizyon oranını etkilemediği söylenebilir.
Platelet dysfunction is one of the major reasons of postoperative bleeding following coronary artery surgery. The aim of this study was to evaluate the effects of clopidogrel, a specific and potent irreversible inhibitor of platelet aggregation, on bleeding and use of blood and blood products after coronary artery bypass surgery. We studied 1628 consecutive patients who underwent isolated coronary artery bypass grafting, and compared those with preoperative clopidogrel exposure prior to the operation (n=48) to those without exposure (n=1580). All operations were performed by the same surgical and anesthesia team. The clopidogrel group had higher prothrombin time level (12.6 ± 1.6; 11.5 ± 1.7 sec, p=0.013), however comparable APTT level (32.6±4.5 vs. 31.4±4.5 sec), platelet count (275.000±98.000 vs. 280.000±72.000 /dL), number of distal anastomosis (2.6±1.1 vs. 2.8±1.1), cardiopulmonary bypass time (55±26 vs. 63±25 min), total chest tube output (719±265 vs. 612±350 ml), reoperation for bleeding (%0 vs. %1); red blood cell transfusion (0.5±0.9 vs. 0.4±0.9 U/patient), use of fresh frozen plasma (1.1±1.2 vs. 0.9±1.1 U/patient) , intensive care unit length of stay (20.1± 2.9 vs. 21.9±13.5 hr), and length of hospital stay (5.5±1.7 vs. 5.4±2.1 days). The results of this study suggest that preoperative use of clopidogrel is not associated with increased bleeding and need for surgical exploration as well as risk of blood and blood product transfusion after coronary artery bypass surgery.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
6.Evaluation of Patients with Artificial Aortic Valves by Cardiopulmonary Exercise Testing According to Valve Size
Seden ÇELİK, Haldun AKGÖZ, Tamer AKBULUT, Şennur ÜNAL DAYİ, Şevket GÖRGÜLÜ, Orhan ÖZER, Tayfun GÜROL, Cüneyt KONURALP, Burak TANGÜREK, Sait Terzi, Tuna TEZEL
Pages 685 - 689
Amaç: Ciddi aort stenozu nedeniyle yapay aort kapak takılmış kişilerde ameliyat sonrası kapak boyutuna göre sol ventrikül fonksiyonu, fonksiyonel durum ve egzersiz süresinin kardiyopulmoner egzersiz testi ile değerlendirilmesi amaçlandı. Materyel ve Metod: Çalışmaya yaş ortalaması 46±12 (yaş aralığı 17-71) olan 8'i kadın, 32'si erkek, yapay aort kapak takılmış, yakınması olmayan 40 hasta alındı. Hastalar ameliyattan ortalama 5±4 yıl sonra incelendi. Tüm hastalar M-mod, iki boyutlu ve Doppler transtorasik ekokardiyografi ve kardiyopulmoner egzersiz testi ile değerlendirildi. Bulgular: Olgular kapak boyutu 21 numara ve daha küçük olanlar (Grup I) ile kapak boyutu 21 numaradan büyük olanlar (Grup II) olarak iki gruba ayrıldı. Olguların yaşları, sol ventrikülün sistolik ve diyastolik çapları, interventriküler septumun ve arka duvarın kalınlıkları ile ortalama yapay aort kapak gradyenti açısından her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Buna karşılık maksimum aort kapak gradyenti Grup I'de ort.40±15mmHg, Grup II'de ort.29±8mmHg değerinde elde edilirken fark anlamlı bulundu (p<0,03). Ayrıca hastaların pikVO2 değerleri (p<0,003), anaerobik eşikdeki VO2 (p<0,001), pik VO2 /kg (p<0,03) ve PVO2/KH (p<0,001) değerleri kapak boyutu büyük olan II. Grup'ta belirgin olarak yüksek bulundu. Sonuç: Kardiyopulmoner egzersiz testinde elde edilen pik VO2, anaerobik eşikdeki pik VO2 ve pik VO2/KH değerlerinin kapak boyutu büyük olan olgularda anlamlı olarak yüksek bulunduğu gözlendi. Bu durum kapak boyutu büyük olan olguların daha iyi bir fonksiyonel kapasiteye sahip olduklarını, daha geç yorulduklarını ve pik atım hacimlerinin daha yüksek olduğu şeklinde yorumlandı.
Objective: The aim of this study was to evaluate the effect of valve size on left ventricular function, functional status and exercise duration as assessed by cardiopulmonary exercise testing in patients with aortic valve replacement due to severe aortic stenosis. Methods: We studied on 40 asymptomatic patients (8 women, 32 men, mean age 46±12) in whom aortic prostheses had been implanted. M-mode, 2-D and, cardiopulmonary exercise testing parameters were evaluated in all patients at a mean of 5±4 years after operation. Results: Patients were classified in two groups; Group I consisted of 18 patients whose valve size was 21mm or smaller and Group II of 22 patients with a valve size greater than 21 mm. We did not observe any statistical difference between these two groups, according to age, left ventricular systolic and diastolic function, thickness of interventricular and posterior walls and mean aortic gradient. On the other hand, the maximal pressure difference between Group I and Group II was significant (40±15mmHg, 29±8mmHg, respectively; p<0,03). In addition, peak VO2 (p<0,003), anaerobic treshold VO2 (p<0,001), peak VO2 /kg (p<0,03), and peak PVO2/HR (p<0,001) were significantly higher in Group II. Conclusion: Cardiopulmonary exercise parameters such as peak VO2, anaerobic threshold, peak VO2 /kg and peak PVO2/HR were significantly higher in patients with greater valve size. Therefore, patients with greater valve size had a better functional capacity and higher peak stroke volume.

7.Assessment by Tissue Doppler Imaging of Effect of Volume Reduction on Diastolic Function in Hemodialysis Patients
Fatma YİĞİT, Ayşegül ÖRS ZÜMRÜTDAL, Semra TOPCU, Şenol DEMİRCAN, Fatih YALÇIN, Haldun MÜDERRİSOĞLU
Pages 690 - 693
Doku Doppler görüntüleme (DTI) yöntemi sol ventrikülün sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını değerlendirmede kullanılan yeni ve invaziv olmayan bir tekniktir. Çalışmamızın amacı hemodiyaliz hastalarında diyaliz öncesi ve sonrası DTI parametrelerini ölçüp bu yeni yöntemin ön yükten ve yaştan etkilenip etkilenmediğini değerlendirmektir. Bu amaçla çalışmaya yaş ortalaması 48 ± 14 olan 40 hemodiyaliz hastası (17 kadın, 23 erkek) alındı. Hastalara aynı doktor tarafından hemodiyalizden önce ve hemodiyalizden 1 saat sonra Doppler ekokardiyografi ve pulsed DTI ekokardiyografi uygulandı. Standart Doppler parametreleri (erken diyastolik (E) dalga hızı, geç diyastolik (A) dalga hızı, E/A oranı, E deselerasyon zamanı, izovolumik relaksasyon zamanı) ile doku Doppler parametreleri (mitral anulus erken diyastolik dalga hızı (e), mitral anulus geç diyastolik dalga hızı (a), e/a oranı) ölçüldü. Sonuçlar: Tüm hastalar değerlendirildiğinde hemodiyaliz sonrası E ve e dalgalarındaki azalma anlamlıydı (sırasıyla p<0,001 ve p=0,002). Ancak 45 yaş ve altında E dalgasındaki azalma anlamlıyken (p=0,003) e dalgasındaki azalma anlamlı değildi (p=0,16). 45 yaşından büyük olanlarda hem E, hem de e dalgası anlamlı şekilde azaldı (sırasıyla p<0,001 ve p=0,007). Deselerasyon zamanında ve izovolumik relaksasyon zamanında ise anlamlı değişiklik olmadı. E/A oranındaki azalma 45 yaşın üstündekilerde anlamlıyken (p=0,004), 45 yaş ve altında olanlarda anlamlı değildi (p=0,08). Her iki yaş grubunda e/a oranında anlamlı değişiklik olmadı. Diyabetes mellitus, koroner arter hastalığı, hipertansiyon ve cinsiyet açısından değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak, 45 yaşın üstündekilerde hem mitral akım velositesi, hem de mitral anuler velosite volum bağımlıdır. Ancak 45 yaşın altındakilerde volum değişikliği sadece mitral akım velositesini etkilemekte, mitral anuler velosite volumden etkilenmemektedir. Bu durumda diyastolik fonksiyonların 45 yaşın altındaki grupta volumden bağımsız olarak DTI ile değerlendirilebileceği sonucuna varılabilir.
Doppler tissue imaging (DTI) is a new echocardiographic application which allows non-invasive assessment of left ventricular systolic and diastolic performance. Our aim was to determine the DTI parameters of patients before and after hemodialysis and to evaluate if this method was preload dependent or not. Our study included 40 chronic hemodialysis patients (17 female and 23 male) aged between 20 and 75 (mean 48 ± 14) years. Doppler echocardiography and pulsed DTI echocardiography were performed by the same physician to patients before and 1 hour later after the same hemodialysis session. We measured standard Doppler parameters (early diastolic (E) velocity, late diastolic (A) velocity, E/A ratio, deceleration time and isovolumic relaxation time) and tissue Doppler parameters (mitral annular early diastolic (e) velocity, mitral annular late diastolic (a) velocity, e/a ratio). Results: E and e waves decreased after hemodialysis in all patients (p<0.001 and p=0.002). In the patients who were ?45 years old, E wave decreased significantly (p=0.003) but e wave did not change significantly (p=0.16). In the patients who were >45 years old both E and e waves decreased significantly (p<0.001 and p=0.007). Decceleration time and isovolumic relaxation time did not change. E/A ratio decreased significantly in patients over 45 years old (p=0.004) but not in those under 45 years old (p=0.08). In both groups e/a ratio did not changed significantly. There were no statistically significant differences between groups in regard to when diabetes mellitus, hypertension and gender (p>0.05). In conclusion, both mitral inflow velocities and mitral annular velocities are volume-dependent in subjects over 45 years. However, in subjects under 45 years old, mitral annular velocity is independent of volume whereas mitral flow velocity is dependent. Diastolic functions may be evaluated with DTI in subjects under 45 years old.

DERLEME
8.Estimates of Coronary Morbidity and Mortality in the Risk Factor Survey of 2002
Altan ONAT, Mehmet YAZICI, Beyhan ERYONUCU, Hüseyin UYAREL, Yüksel DOĞAN, Bülent UZUNLAR, Köksal CEYHAN, Mehmet ÖZMAY, Vedat SANSOY
Pages 694 - 698
TEKHARF Çalışmasının temelde Marmara ve İç Anadolu dışındaki bölgelerde oturan kohortu, toplam ve koroner kalp hastalığı (KKH) mortalitesi ile yeni koroner olay prevalanslarını da değerlendirmek amaciyle, 26 ay aradan sonra 2002 yılı Ağustos ayında tarandı. Ölüm konusunda 1. derece akraba ve/veya sağlık ocağı personelinden bilgi alındı; yaşayanlarda bilgi edinmekten başka, fizik muayene ve 12-derivasyonlu EKG kaydı yapıldı. Yeni koroner olay tanımına, son taramadan beri gelişen fatal ve fatal olmayan miyokard infarktüsü, yeni stabil angina ve/veya miyokard iskemisi girdi. 760'ı erkek, 785'i kadın olmak üzere, 1545 kişilik örneklemden 983'ü muayene edildi, 439 kişi hakkında bilgi edinildi ve 16 erkek ile 14 kadının öldüğü belirlendi. Yaklaşık 2850 kişi-yılı sürelik takip sağlandı. Ölenlerden 12'si KKH kökenli sayıldı. Yıllık tüm ölüm oranı bin erişkinde 10.5, koroner mortalite binde 4.2 düzeyindeydi. Kırkbeş ila 74 yaş kesiminde toplam mortalite binde 9.8, KKH ölüm prevalansı binde 4.6 olarak hesaplandı. Toplam 35 yeni fatal ve fatal olmayan koroner olay yıllık binde 14.1 erişkine karşılık geldi. Taramada ayrıca 11 yerleşim biriminden rastgele yöntemle 36 ile 66 yaşları arasındaki 287 erkek ve kadın yeni olarak kohorta dahil edildi. 2002 takip taramasında, tüm ölümler, koroner ölüm ve nonfatal yeni koroner olaylar beklentilerin az altında kalmış, bunun özellikle büyükçe şehirlerde ölümlerin tam belirlenmesindeki güçlükten kaynaklanabileceği düşünülmüştür. KKH prevalansı açısından, beklentilere uygun veri sağlanmıştır.
With the aim of assessing, among others, the coronary morbidity and mortality in the past 26-month period the last survey of the Turkish Adult Risk Factor Study was conducted in August, 2002. Epidemiological methods applied were as previously described. In a total of 1545 individuals of the cohort residing in five regions of Turkey, 983 men and women were examined. Furthermore, information was obtained in 439 persons, and death was ascertained in 16 men and 14 women. Twelve new deaths of coronary origin were diagnosed at a follow-up exceeding 2850 person-years. Estimated annual all-cause mortality amounted to 10.5 per mille, coronary mortality to 4.2 per mille. In the age-bracket 45-74 years, total mortality was 9.8 and coronary mortality 4.6 per mille. A total of 35 cases of new fatal and nonfatal coronary heart disease (CHD) corresponded to an annual rate of 14.1 per mille. Moreover, 287 men and women aged 36 to 66 years were randomly selected from 11 communities to be included in the survey's cohort for future follow-up. Coronary and overall mortality appeared to be slightly less than anticipated since year 2000, an observation that might originate from greater difficulty in complete identification of death cases in the larger cities.

9.The Effects of Mobile Phones on Pacemaker Functions
İzzet TANDOĞAN, Ahmet TEMİZHAN, Ertan YETKİN, Yeşim GÜRAY, Mehmet İLERİ, Erdal DURU, Ali ŞAŞMAZ, Şengül ÇEHRELİ, Kenan KÖSE
Pages 699 - 709
Çeşitli sistemler tarafından oluşturulan elektromanyetik alanın kalp pili fonksiyonları üzerindeki olumsuz etkileri bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı mobil telefonların kalp pili fonksiyonları üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Bu amaçla 679 kalıcı kalp pilli hasta üzerinde çalışıldı. Çalışma iki basamak halinde uygulandı. Kalp pili lead polaritesi birinci basamakta unipolar, ikinci basamakta bipolar olarak ayarlandı. Her iki basamakta kalp pili sensitivitesi önce nominal değerlerde iken, daha sonrada o kalp pili için minimal değere indirilerek test yapıldı. Kalp pili cebine göre simetrik olarak yerleştirilen iki farklı mobil telefon (power output 2W, GSM 900 MHz) ile 50 cm, 30 cm, 20 cm, 10 cm ve mobil telefon antenleri kalp pili cebi ile temas ettirilerek, mobil telefonların açılma, standby, çaldırma, konuşulma ve telefonların kapatılması aşamasında test yapıldı. Otuzyedi kalp pilli hastada etkilenme saptandı (%5.5). Lead polaritesinin unipolar olması durumunda etkilenme bipolar olmasına göre daha fazlaydı (Sırayla %4.12, %1.40, p<0.05). Sensitivitenin artırılması kalp pili etkilenme oranı üzerinde tek başına etkili değildi (p>0.05). Etkilenme açısından iki ve tek boşluklu kalp pilleri arasında fark yoktu (p>0.05). Bir DDD-R kalp pilinde ventriküler tetiklenme, 33 VVI(R) kalp pilinde asenkron moda geçiş ve 3 VVI kalp pilinde inhibisyon saptandı. Kalp pili yaşı ilerledikçe mobil telefondan etkilenme oranı artıyordu (p<0.05). Etkilenmelerin hepsi reversibl idi. Sonuç olarak mobil telefonlar belli şartlar altında kalp pili fonksiyonları üzerinde olumsuz etkilere neden olabilirler. Etkilenme durumu, kalp pili inhibisyonu hariç hastalarda önemli bir semptoma neden olmaz ve mobil telefonun uzaklaştırılmasıyla normale döner.
The negative effect of the electromagnetic field generated by different systems on the pacemaker functions is very well known. The aim of this study is to evaluate the effect of mobile phones on pacemaker functions. A total of 679 patients with permanent pacemakers enrolled in this study. The study was performed in two steps. Pacemaker lead polarity was unipolar in the first step and bipolar in the second step. Pacemaker sensitivity was first at nominal values, yet it was reduced to the minimal value for that pacemaker and then tested. Two mobile phones (power output 2W, GSM 900 MHz) were symmetrically located on either sides of the pacemaker pocket with the antenna being at distances of 50, 30, 20 and 10 cm and at close contact with the pocket. The tests were performed when both mobiles were opened, on stand-by, receiving a call, during the call and were closed. Thirty-seven patients with pacemakers were affected (5.5%). When the lead polarity was unipolar, the rate of being affected was higher when compared to the bipolar state (4.12% and 1.40%, respectively, p<0.05). The increase in sensitivity was not an independent factor on the rate of being affected (p>0.05). There was not any difference between the single and dual-chamber pacemakers in the rate of being affected. There was ventricular triggering in one DDD-R pacemaker, transition to asynchronous mode in 33 VVI(R) pacemakers and inhibition in 3 VVI pacemakers. The rate of being affected was increased as the pacemaker got age (p<0.05). All of these episodes were reversible. In conclusion, mobile phones might have negative effects on pacemaker functions under certain conditions. This does not result in any symptoms other than the inhibition of pacemakers and returns to normal when the mobile phones are taken away.

DERLEME
10.Treatment of Restenosis and Factors Predisposing Restenosis Following Coronary Angioplasty
Özcan ÖZDEMİR, Ahmet Duran DEMİR, Emine KÜTÜK
Pages 710 - 718
Oldukça yüksek başarı oranlarına sahip cerrahi dışı bir revaskülarizasyon metodu olan koroner anjioplastinin en büyük kısıtlılığı restenoz gelişimidir. Restenoza etki eden bir çok faktör vardır ve restenoz gelişim mekanizmasının anlaşılması ile bu konuda yapılan çalışmaların başarı oranları da artacaktır. Geçmişteki çalışmaların çoğunun başarısızlıkla sonuçlanmasına karşın, elde edilen sonuçlar gelecekteki tedavi modaliteleri açısından günümüzde daha iyimser bir görüş hakimdir. Günümüzde yeni gelişmeler restenozun önlenebileceğini düşündürmektedir. Bu yazıda restenozun önlenmesi ve tedavisi amacıyla yapılmış çalışmalar ve bu konudaki son gelişmeler üzerinde durulmuştur. Yazıda belirtilen, bazı farmakolojik ajanlar, anjiyoplasti tekniğindeki gelişmeler, ilaç kaplı stentler ve genetik tedavi yaklaşımları resetnozun önlenmesinde umut verici ilerlemelerdir. Perkütan koroner girişimlerin en önemli komplikasyonu ve sınırlaması olan restenozun önlenmesi cerrahi dışı bu revaskülarizasyon işlemlerinin çok daha etkili ve yaygın olarak kullanımına olanak sağlayacaktır.
Restenosis following coronary angioplasty still remains the major limitation of this procedure. A variety of factors can effect the rate of restenosis. With better understanding of the mechanism of restenosis, the success of trials to prevent will also improve. In spite of many past treatment failures and continued frustration by clinical consequences of restenosis, we have gained enormous insights and now have optimism regarding more definite future therapeutic strategies. Recent developments seem to prevent the restenosis. The aim of this paper is provide a review of therapeutic trials to decrease the rate of restenosis and management of patients with restenosis. Some pharmacologic agents, advances in angioplasty techniques, drug-eluting stents and new genetic treatment modalities, reported in this paper, are hopeful advancements. Prevention of the restenosis will give us an opportunity to perform these non-surgical revascularization procedures in more widespread fashion and effectively.

OLGU
11.Pulmonary Embolization of a Right Atrial Mass During Transesophageal Echocardiography
Hüsniye YÜKSEL, Nurten SAYAR, Haşim MUTLU, Göknur BİNİCİ, Barış ÖKÇÜN, Cengiz ÇELİKER, Nuran YAZICIOĞLU
Pages 719 - 721
Bu vaka spinal cerrahi sonrası gelişen sağ atriyal trombüsün transözofajiyal ekokardiyografi (TEE) inceleme esnasında embolizasyonunu rapor etmektedir. 50 yaşındaki kadın hasta spinal cerrahi sonrası gelişen senkop atağı nedeniyle ileri tetkik ve tedavi amacıyla yatırıldı. Transtorasik ekokardiyografik incelemede sağ atriyumda hareketli, sağ ventriküle prolabe kitle gözlendi. Daha ileri inceleme için aynı seansta hastaya TEE uygulaması planlandı. Özofajiyal entübasyon esnasında hasta ani sıkıntı ve fenalık hissinden yakındı. Hemen yapılan TEE incelemede sağ atriyal kitlenin kaybolduğu tespit edildi. Akut dönemde ve izlemlerinde hemodinamik olarak stabil seyreden hastaya hastane içi dönemde yapılan ventilasyon-perfüzyon sintigrafisinde pulmoner emboli tanısı doğrulandı. Yakın dönemde cerrahi anemnezi olduğundan tromboliz uygulanmayan hasta parenteral heparin ile başarı ile tedavi edilip taburcu edildi.
This report describes a rare case of right atrial thrombus (associated with spinal surgery) resulting in pulmonary embolization during transesophageal echocardiographic (TEE) examination. A 50-year-old female who had recently undergone spinal surgery was admitted because of syncope. Transthoracicechocardiography (TTE) reveald a mobile mass in the right atrium prolapsing into the right ventricle. During esophageal intubation of the TEE probe, the patient complained of sudden distress and TEE showed that mass in the right atrium had disappeared. Ventilation-perfusion lung scan confirmed the diagnosis of pulmonary embolism. She was treated successfully with intravenous heparin without any complication and recurrence.

12.Effects of Iloprost and Sildenafil Citrate in A Patient with Pulmonary Hypertension Secondary to Histiocytosis X
Taha OKAN, Bahri AKDENİZ, Ebru ÖZGÜN, Özhan GÖLDELİ, Atilla AKKOÇLU
Pages 722 - 725
Pulmoner histiositozis X'e bağlı gelişen pulmoner hipertansiyon prognozu kötü ve ilerleyici bir hastalıktır. İmmusupresif ajanlar, kalsiyum antagonistleri ve sürekli oksijen tedavisi geleneksel tedavi yöntemleri olup bazı hastalarda bu tedaviler ile de semptomatik iyileşme sağlanamamaktadır. Geleneksel tedavi yöntemleri ile tedavi edilmesine rağmen fonksiyonel kapasitesi evre 4 olan histiositozis X'e bağlı bir pulmoner hipertansiyon hastasında ek olarak uygulanan tek doz inhale iloprost ve oral sildenafil sitrat kombinasyonunun ekokardiyografik olarak ölçülen pulmoner arter basıncını düşürdüğünü saptadık. Bu tedavinin 1 hafta kullanılması ile de hastanın fonksiyonel kapasitesinde artış ve altı dakikalık yürüme testinde belirgin düzelme izlenmiştir. İnhale iloprost, oral sildenafil kombinasyonunun histiositozis X'e bağlı gelişen pulmoner hipertansiyon tedavisinde etkin bir tedavi yöntemi olduğunu düşünmekteyiz.
Pulmonary hypertension secondary to pulmonary histiocytosis X is a progressive disease and has a poor prognosis. Despite conventional treatments (immunosuppresive agents, calcium channel blockers and continious O2 therapies) symptomatic improvement may not be seen. We found that single dose iloprost inhalation and oral sildenafil citrate treatment decreased pulmonary artery pressure in a patient with pulmonary hypertension secondary to histiocytosis X whose functional capacity was NYHA class IV. After one week of treatment period, functional capacity and six minutes walking test were improved with this combination. Combination of iloprost inhalation and oral sildenafil citrate might be an effective treatment options in pulmonary hypertension secondary to histiocytosis X.

13.
İnfarktüs Sonrası Ventrikül Septum Rüptürü ve Kateter Yöntemleriyle Kapatma Girişimleri
Serdar ENER
Pages 726 - 727
Pulmoner histiositozis X'e bağlı gelişen pulmoner hipertansiyon prognozu kötü ve ilerleyici bir hastalıktır. İmmusupresif ajanlar, kalsiyum antagonistleri ve sürekli oksijen tedavisi geleneksel tedavi yöntemleri olup bazı hastalarda bu tedaviler ile de semptomatik iyileşme sağlanamamaktadır. Geleneksel tedavi yöntemleri ile tedavi edilmesine rağmen fonksiyonel kapasitesi evre 4 olan histiositozis X'e bağlı bir pulmoner hipertansiyon hastasında ek olarak uygulanan tek doz inhale iloprost ve oral sildenafil sitrat kombinasyonunun ekokardiyografik olarak ölçülen pulmoner arter basıncını düşürdüğünü saptadık. Bu tedavinin 1 hafta kullanılması ile de hastanın fonksiyonel kapasitesinde artış ve altı dakikalık yürüme testinde belirgin düzelme izlenmiştir. İnhale iloprost, oral sildenafil kombinasyonunun histiositozis X'e bağlı gelişen pulmoner hipertansiyon tedavisinde etkin bir tedavi yöntemi olduğunu düşünmekteyiz.

OTHER ARTICLES
14.Assoc. Dr. B. Yıldırım Seyithanoğlu

Page 727
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2022 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale