Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 30 (10)
Volume: 30  Issue: 10 - October 2002
1.Summaries of Articles

Pages 600 - 603
Abstract | Full Text PDF

DERLEME
2.A Proposed Scoring Scheme for Assessing Coronary Risk in Turkish Adults
Altan ONAT
Pages 604 - 611
Türk yetişkinlerinin bireysel koroner riskini tahmin etmeye elverişli bir puanlama sistemine ihtiyaç aşikardır. Buna yönelik olarak, PROCAM ve Framingham skorlamalarından esinlenen ve TEKHARF kohortu verilerinden yararlanılan bir sistem tasarımlandı. Test edildikten sonra belli risk dilimlerini yansıtacak sınır değerleri bulma amaçlandı. Bu amaçla TEKHARF 1997/98 taraması kohortunun 30-74 yaşındaki 1129 erkek ile 1139 kadının başlangıç verileri ve müteakip 3 yılda gelişen koroner olay sayıları kullanıldı. Kendi skorlamamız 9 risk değişkenini kapsadı: yaş, sistolik kan basıncı, sigara içimi, diyabet varlığı, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol, trigliserid düzeyleri, bel çevresi ve fiziksel aktivite. Veritabanımızda her katılımcıya başlıca risk faktörleri için erkeklerde PROCAM, kadınlarda Framingham risk skoruna göre teker teker puan verildi. Yaratılmış olan ve her iki cinsiyette kullanılabilecek TEKHARF sistemine göre de puan uygulandı. İki sisteme ilişkin bireysel verilerin korelasyonu erkeklerde r=0.98, kadınlarda 0.95 gibi çok yüksek bulundu. Kohort, risk puanına göre beştebir dilimlere ayrıldığında, diğer skorlama usullerindeki koroner kalp hastalığı (KKH) olay gelişme yüzdeleri ile TEKHARF usulündeki olay yüzdeleri her iki cinsiyet için fevkalade yakın çıktı. Böylece, KKH riski için geçerli bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Ortalama risk puanları sağlıklı erkeklerde 15.2±6.5, KKH tanısı konan erkeklerde 22.8±5.6 idi. Kadınlarda ilgili puanlar sağlıklılarda 15.6±9.7 (Framingham puanı 4.4±5.8), koroner hastalarında 26.4±5.4 (Framingham puanı 10.7±2.7) bulundu. Son olarak, fertlerin önündeki 10-yılık dönemde %20'lik koroner olay riski yansıtacak puanlar kohort veritabanından tahmin edilerek seçildi: erkekler için ?23 puan, kadınlar için ?26 puan. 30-74 yaşı nüfusumuzun %20.5'unun (tahminen 4.5 milyon kişinin) yüksek koroner risk kategorisinde bulunduğu öne sürüldü. Otuz ila 74 yaşındaki Türk erkek ve kadınlarında bireylerin KKH riski sıralamasını yüksek güvenirlilikle tahmine elverişli tek bir puanlama sistemi ortaya kondu. Yüksek ve ılımlı derecede yüksek riski belirlemeye yararlı puan sınırları şimdiden kullanılmak için önerildi. Bu sınırların ilerideki veriler aracılığıyla, az miktarda modifiye edilerek daha rafine edilebileceği düşünülebilir.
Since Turkish adults possess distinctive features in risk profile, the need for a suitable scoring system to assess the individual coronary risk is apparent. With this purpose, a scoring scheme was designed which was inspired by the PROCAM and the Framingham scores and was tested on the cohort of the Turkish Adult Risk Factor Study. The baseline data of the cohort of the 1997/98 survey, aged 30-74 years, comprising 1129 men and 1139 women were utilized as was the number of coronary events in the subsequent 3 years. Our scheme included 9 risk variables: age, systolic blood pressure, cigarette smoking, presence of diabetes, levels of LDL-cholesterol, HDL-cholesterol, triglycerides, waist circumference and physical activity grade. Each participant in the database was scored for principal risk factors according to PROCAM in men, and to the Framingham risk score in women. Individuals of both genders were also scored by the newly designed system. Correlation between individual point counts among the two scoring systems was as high as r =0. 98 in men and 0. 95 among women. When the cohort was divided into quintiles according to risk scores, the percent development of coronary heart disease (CHD) events and that by the devised scheme were very close in both genders. This disclosed that the new score was a valid scheme for CHD risk. Mean risk points among apparently healthy men was 15.2 ±6.5, in men with CHD 22.8±5.6. Respective points in apparently healthy women was 15.6±9.7 (Framingham score 4.4±5.8), in women with CHD 26.4±5.4 (Framingham points 10.7±2.7). Scores were finally selected in the database which reflected a ?20% coronary event risk in the subsequent 10-year period. These turned out to be ?23 points in men, and ?26 points in women. It was thereby estimated that 20.5% of Turkey's population aged 30-74 years (roughly 4.5 million persons) was comprised in the coronary high-risk category. This single scoring scheme is found suitable to rank the individual CHD risk both in Turkish men and women with a high reliability. The score ranges suited to estimate the high and intermediate risk may be used as of now. With the aid of future data, these ranges may slightly be modified and further refined.

OLGU
3.Effect of Acute Blood Pressure Reduction on Oxygen Kinetic Values in Hypertensive Cases
Şennur Ünal DAYİ, Sait TERZİ, Tamer AKBULUT, Haldun AKGÖZ, Ömer DAĞ, Burak TANGÜREK, Ayşegül ZOR, Şükrü AKSOY, Gülşah TAYYARECİ
Pages 612 - 615
Günlük aktivitelerimiz sırasında oluşan şikayetlerimizin değerlendirilmesinde submaksimal seviyede uygulanan egzersiz testleri değerlidir. Bilindiği gibi çoğu hipertansif olguda günlük aktiviteler sırasında çabuk yorulma ve nefes darlığı yakınması bulunmaktadır. Çalışmamızda kan basıncı kontrolünün oksijen kinetik değerleri üzerinde yarattığı etkileri değerlendirmeyi amaçladık. Kontrolsüz yüksek tansiyonlu toplam 28 olgu çalışmaya dahil edildi. Bu olgular kan basınç değerleri yüksek iken; sistolik kan basıncı (SKB): 183±13 mmHg, diyastolik kan basıncı (DKB): 94±9 mmHg ve kaptopril ile kan basıncı değerleri düşürüldükten sonra SKB: 133±8 mmHg, DKB:84±5mmHg modifiye Bruce protokolü 2. kademede iki kez birer saat arayla, 6 dakika süre ile yürütüldü. Olgularda her iki test arasındaki oksijen kinetik değerlerindeki (oksijen "defisit" ve ortalama yanıt süresi) değişkenlik araştırıldı. Olguların kan basıncı değerleri yüksek iken sabit hızda yaptıkları efor testi sırasında ölçülen oksijen "defisit" değeri 511±138 mililitre (ml), efora verilen ortalama yanıt süresi ise 44±12 saniye (sn) olarak bulundu. Kaptopril ile kan basıncı değerleri düşürüldükten sonra yapılan ikinci testte ölçülen oksijen "defisit" değeri 397±126 ml, ortalama yanıt süresi ise 36±9 sn bulundu. Aradaki fark istatistiki açıdan anlamlı bulundu (p=0.0001, p=0.001). Çalışma bulgularımıza göre kan basıncının normal seviyelere indirilmesi ile, erken dönemde oksijen kinetik değerlerinde belirgin iyileşme görülmektedir. Bu durum, egzersize kalbin daha kolay uyum sağladığını ve aynı iş yükünü daha düşük enerji ile gerçekleştirdiğini göstermekte ve kan basıncı kontrolünün önemini bir kez daha kanıtlamaktadır.
Exercise tests performed at the submaximal level are valuable in the evaluation of complaints during daily activities. Fatigue and shortness of breath are among the common complaints of most hypertensive patients during daily activities. We aimed to evaluate this the effects of blood pressure control on oxygen kinetic values. Twenty-eight patients with uncontrolled blood pressure were included. Patients performed exercise tests with modified Bruce protocol for 6 minutes upon which blood pressures rose to 183±13mmHg systolic and 94±9 mmHg diastolic levels. Oral captopril administration reduced these readings to 133±8 mmHg and 84±5 mmHg, respectively. Variability in oxygen kinetic values (oxygen deficit and mean response time) between both tests was investigated. Oxygen deficit values and the mean response time measured during the exercise tests, which the patients performed at a constant velocity and when their blood pressures were high, were found to be 511±138 mililiters (ml) and 44±12 seconds (sec), respectively. During the second exercise tests performed after blood pressure reduction with captopril, oxygen deficit and mean response time to exercise were 397±126 ml and 36±9 sec respectively. The difference was statistically significant (p=0.0001, p=0.001). Hence, there is a significant improvement in oxygen kinetic values in the early period with normalization of blood pressure. This is in support of the concept that the heart adapts to exercise more easily and performs the same amount of work with less energy and this underlines the importance of blood pressure control.

DERLEME
4.Hyperacute Myocardial Infarction and One Minute Heart Rate Variability Test
İstemihan TENGİZ, Ertuğrul ERCAN, Necmettin YAKUT, Ali GÜRBÜZ, İstemi NALBANTGİL
Pages 616 - 620
Çalışmada, bir dakikalık basit yatakbaşı bir test ile hiperakut miyokard infarktüslü hastalarda kalp hızı değişkenliğinin belirlenmesi ve bu test yardımı ile infarktüs sonrası erken safhada riskli hastaların saptanması amaçlandı. Hiperakut miyokard infarktüsü (Mİ) tanısı alan 50 hasta (Grup I) ve kontrol grubu olarak bilinen iskemik kalp hastalığı olmayan 50 olgu (Grup II) karşılaştırıldı. Tüm olgulara bir dakika içerisinde 6 derin solunum yaptırılarak eş zamanlı 50 mm/sn hızda standard elektrokardiyografi cihazı ile ritm kayıtları alındı. Ritm kayıtlarından en uzun ve en kısa RR intervalleri manuel olarak hesaplandı ve aralarındaki fark RR interval değişimi olarak belirlendi. Grup I RR interval değişiminin grup II değişimine göre anlamlı derecede düşük olduğu saptandı (sırasıyla 144±101 ms ve 278±152 ms, p<0.0001). Hiperakut Mİ' lü hastalarda RR interval değişimleri ile sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) değerleri arasında kuvvetli bir lineer ilişki saptandı (p<0.05, r= 0.876). Miyokard infarktüsü sonrası akut pulmoner ödem gelişen hastalardaki RR interval değişimleri, gelişmeyenlerdekilere göre anlamlı derecede düşüktü (24±25 ms ve 178±86 ms, p<0.0001). Anterior Mİ'lü hastalarda RR interval değişimleri inferior Mİ'lü hastalardakilere göre anlamlı derecede düşüktü (94±78 ms ve 195±96 ms, p=0.001). Sonuç olarak, hiperakut Mİ'lü hastalarda azalmış bir dakikalık kalp hızı değişkenliği testinin akut pulmoner ödem, anterior Mİ ve düşük LVEF varlığı ile ilişkili olduğu saptandı.
We evaluated the use of a simple, bedside test of 1-minute heart rate variability (HRV) during deep breathing as a prognostic index after hyperacute myocardial infarction (MI). Bedside HRV was assessed in 50 patients who were hospitalized due to hyperacute MI (Group I) and 50 age and sex matched control subjects without ischemic heart disease (Group II). Patients and control subjects were instructed to take 6 deep respirations in 1-minute while changes in RR intervals were measured and calculated by an electrocardiographic recorder (50 mm/sec velocity). The shortest and longest RR interval was calculated manually; HRV was defined as the difference between the longest and shortest RR interval. HRV in group I was significantly less than group II (144±101 msec vs 278±152 msec, p<0.0001). In group I, there was a strong linear correlation of HRV with left ventricular ejection fraction (p<0.05, r= 0.876); HRV in patients with acute pulmonary edema was significantly less than in patients without acute pulmonary edema (24±25 msec, 178±86 msec, p<0.0001). HRV in patients with anterior MI was significantly less than in patients with inferior MI (94±78 msec, 195±96 msec, p=0.001). Decreased one minute HRV test is associated with presence of acute pulmonary edema, anterior MI and depressed ejection fraction.

5.Efficacy and Safety of Low Molecular Weight Heparins in Preventing Thromboembolic Events After Cardioversion of Atrial Fibrillation
Zerrin YİĞİT, M.Serdar KÜÇÜKOĞLU, Barış ÖKÇÜN, Haşim MUTLU, Vedat SANSOY, Deniz GÜZELSOY
Pages 621 - 626
Amaç: Transözefagiyal ekokardiyografi (TÖE) rehberliğinde kısa süreli antikoagülasyonla erken kardiyoversiyonun güvenilir olduğu ve uzun süreli konvansiyonel antikoagülan tedaviye alternatif olduğu gösterilmiştir. Son zamanlarda, düşük molekül ağırlıklı heparin (DMAH)'ler hastanede yatmayı ve APTT kontrolu gerektirmemesi nedeniyle standart heparin tedavisine alternatif olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı valvüler olmayan atriyal fibrilasyon (VOAF)'lu hastalarda TÖE rehberliğinde DMAH kullanılarak yapılan kısa süreli antikoagülan tedavi ile erken kardiyoversiyonun güvenliliğini saptamaktı. Materyel-Metod ve Bulgular: Çalışmaya VOAF'lu 172 ardışık hasta alındı. TÖE öncesi 90 hastaya DMAH (Dalteparin 2x5.000 ü) ve 82 hastaya standart heparin (5.000 ü bolusu takiben APTT kontrol değerinin 1.5 katına ulaşıncaya kadar infüzyon) verildi. TÖE ile sol atriyum ve sol atriyum apendiksinde trombus varlığı araştırıldı. Her iki gruptan da birer hasta, trombus saptanması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. TÖE'den hemen sonra kardiyoversiyon yapıldı ve hastalara varfarin başlandı. Hastaların tümü kardiyoversiyon sonrası bir ay süre ile varfarin kullandılar. DMAH grubunda 89 hastadan 88'inde (%98.9), standart heparin grubunda ise olguların %97.5'unda kardiyoversiyon başarılı oldu. Hastaların hiç birinde kardiyoversiyon sonrasındaki 4 hafta içinde tromboembolik olay gelişmedi. Sonuç: TÖE rehberliğinde kısa süreli DMAH tedavisi ile erken kardiyoversiyon, standart heparin kadar kardiyoversiyon sonrasında gelişebilecek tromboembolik olayların önlenmesinde güvenilirdir.
Aim: Transesophageal echocardiography (TEE) guided early cardioversion (CV) in conjunction with short-term anticoagulation has been shown to be safe, and an alternative to prolonged conventional anticoagulation therapy. Recently, low molecular weight heparins (LMWHs) have been used successfully as an alternative to standart heparin therapy obviating the need for hospitalization and APTT monitoring. The aim of this study was to determine the efficacy and safety of TEE guided early cardioversion in conjunction with short-term LMWH use in patients with nonvalvular atrial fibrillation (NVAF). Methods and results: The study group consisted of 172 consecutive patients with NVAF. Before TEE, 90 patients received LMWH (Dalteparin 2x5.000u SC) and 82 patients received standart heparin (UFH) (5.000u IV bolus followed by IV infusion to raise APTT to 1.5 times control). TEE was performed and left atrium and left atrial appendix was searched thoroughly for the presence of thrombus. One patients from each group was excluded due to detection of left atrial thrombus by TEE. Immediately after TEE, CV was attempted and warfarin was initiated. All patients received warfarin for one month after CV. In the LMWH group, 89 of 88 patients (98.9%) was successfully cardioverted. CV was successful in patients 97.5% in the UFH group. None of the patients experienced thromboembolic events during the four weeks after CV. Conclusion: TEE guided early CV in conjunction with short-term LMWH treatment is as safe as UFH for the prevention of the thromboembolic events after CV.

6.Our Results of Surgical Repair of Postinfarction Ventricular Septal Rupture: Analysis of Variables Affecting Mortality and Morbidity
Mustafa ÖZBARAN, Hakan POSACIOĞLU, Sanem NALBANTGİL, Tanzer ÇALKAVUR, Fatih İSLAMOĞLU, Tahir YAĞDI, Anıl Ziya APAYDIN
Pages 627 - 633
Akut miyokard infarktüsü sonrası ventriküler septal rüptür (VSR) %1-2 hastada oluşan çok yüksek mortalite ile seyreden bir komplikasyondur. Çalışmamızda cerrahi tedavi uygulanan postinfarktüs VSR'ler cerrahi teknik ve mortalite ile morbiditeye etkili risk faktörleri açısından klinik ve ekokardiyografik bulguları ile retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Merkezimizde 1996-2001 arasında akut postinfarktüs VSR saptanan 21 olguya cerrahi tedavi uygulanmıştır. Bütün olgulara preoperatif koroner anjiografi, sol ventrikülografi ve perioperatif olarak kaybedilen iki olgu haricindeki bütün olgulara preoperatif ve postoperatif ekokardiyografi yapılmıştır. Olgular postoperatif ilk 6 ayda poliklinik kontrolleri, sonrasında telefon görüşmeleri ile izlenmişlerdir. Postoperatif kontrolleri yapılan toplam 13 olgunun ortalama izlem süresi 27.6±22.6 (2-67) aydır. Toplam mortalite 9 (%42.9) olgu olup, 8 (%38.1) olgu erken dönem hastane mortalitesidir. Postoperatif dönemde yaşayan 19 olgudan 13'ünde (%68.4) 30 komplikasyon gelişmiştir. En sık karşılaşılan 8 (%42.1) olguda gelişen KKY'dir. İleri yaş ve kardiyojenik şok ile postoperatif renal yetersizlik ve KKY ilişkisi anlamlı bulunmuştur. Preoperatif şantı fazla (>2) olan olgularda genel morbidite anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. İleri yaş, ön yüz lokalizasyonlu MI, LVEF (<%40), anterior VSR ve yine anterior VSR lerde uygulanan tek-yama tamir tekniği ile postoperatif mortalite ilişkisi anlamlı bulunmuştur. Yaygın bir miyokard enfartüsü sonucu meydana gelen ve geniş miyokard hasarının da birlikte olduğu akut VSR halen günümüzde en ileri cerrahi tekniklerin kullanılmasına rağmen mortalitesi yüksek bir patolojidir.
Postinfarction ventricular septal defect (VSR) developing in 1-2% of patients is a serious complication with high mortality rates. In this study, VSRs repaired surgically were evaluated retrospectively with clinical and echocardiographic findings to analyse variables affecting mortality and morbidity as well as surgical technique. The preoperative, perioperative, and postoperative early and mid-term follow-up data of 21 patients with VSR who underwent surgical repair from 1996 through 2001, were evaluated. Preoperative coronary angiography, cardiac catheterization were performed in all patients. Preoperative and postoperative control echocardiography were also performed in all patients but two patients who died perioperatively. Follow-up data after the discharge of these patients were obtained via monthly periodical examinations in the first 6 months, and thereafter via telephone interviews. The mean follow-up time of surviving 13 patients was 27.62±22.60 (2-67) months. Overall mortality and early mortality rates were 42.9% and 38.1%, respectively. Postoperative complications were observed in 13 (68.4%) patients. The most frequently encountered complication was congestive heart failure developed in 8 patients. Advanced age and cardiogenic shock were significant risk factors for postoperative renal failure and congestive heart failure. Overall morbidity was significantly high in patients with preoperative QP/QS>2. Advanced age, anterior MI, ejection fraction (LVEF)<40%, anterior VSR, and single-patch repair technique used to repair anterior VSR were found to be the determinants of mortality. Despite the improved surgical techniques, postinfarction ventricular septal defect with extensive myocardial damage still continues to be a very difficult surgical challenge with high mortality rates.

7.Alcohol Consumption and Heart Disease
Seden ÇELİK, Şevket GÖRGÜLÜ, Tuna TEZEL
Pages 634 - 639
Son yıllarda koroner arter hastalığının tedavisindeki gelişmelere rağmen oldukça yüksek mortalite ve morbidite ile seyretmesi özellikle primer korunmanın ön plana çıkmasına neden olmuştur. Epidemiyolojik çalışmalar, orta derecede düzenli alkol tüketiminin koroner arter hastalığı riskini azalttığını göstermektedir. Bu koruyucu etkinin, günde 1-2 kadeh alkol alımıyla sağlandığı bildirilmiştir. Alkol tüketiminin koroner arter hastalığı riskini azaltıcı etkisi, yüksek oranda HDL-K ve insülin duyarlılığını artırmasına ve fibrinojeni azaltmasına bağlanmıştır. Orta derecede alkol kullanımının kan basıncı üzerine olan etkisi minör olmakla beraber orta derecenin üzerinde alkol tüketimi hipertansiyon açısından açık bir risk oluşturmaktadır. Düşük dozda alkolün faydalı etkilerinin yanısıra uzun süreli ve yüksek dozda alkol tüketiminin kalbin kontraktil fonksiyonları üzerine olumsuz etkileri olduğu hatta kardiyomiyopatiye yol açabildiği bilinmektedir. Bu makalede alkol kullanımının koroner arter hastalığı üzerine olan etkileri gözden geçirilmiştir.
Since coronary artery disease still has high mortality and morbidity rates despite recent advances in therapy, primary prevention became more important. Epidemiological studies suggest that moderate and regular alcohol consumption reduces the risk of coronary artery disease. A consistent coronary protective effect has been observed with the consumption of 1 to 2 drinks per day of an alcohol-containing beverage. This protective effect is attributed to an increase in HDL-C and insulin sensitivity, as well as to reduced serum fibrinogen levels. Although moderate alcohol consumption has a minor effect on blood pressure, more than moderate consumption causes a significant risk for hypertension. Besides the beneficial effects of low dose alcohol on coronary artery disease, high dose with long term alcohol consumption is associated with deterioration of myocardial contractile function and may even cause cardiomyopathy. With this article the effects of alcohol consumption on coronary artery disease were reviewed.

8.Ischemic Preconditioning and Warm-up Phenomenon
Sabri DEMİRCAN, Osman YEŞİLDAĞ, Korhan SOYLU
Pages 640 - 646
Prodromal angina pektoris akut miyokart infarktüsünün başlangıcından kısa süre önce görülen ve infarktüs sonrası hastalığın gidişinde faydalı olduğu gösterilen angina veya iskemik atak olarak tanımlanır. Prodromal anginanın faydalı etkilerinin kesin mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte mekanizmalardan en çok kabul gören iskemik ön koşullanmadır (preconditioning). İskemik ön koşullanma, preinfarktüs iskemik ataklar sonucunda, infarkt alanının sınırlanmasına yol açan miyokardın iskemiye karşı hazırlığı olarak tanımlanır. Ön koşullanmanın faydalı etkilerini engelleyen ilaçların (sülfonilüre vb.) daha bilinçli kullanılması ve özellikle riskli hastalarda "preconditioning mimetikler" gibi güncel tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi açısından iskemik ön koşullanmanın kesin mekanizmasının belirlenerek bu faydalı korunmanın daha iyi anlaşılması önemlidir.
Prodromal angina pectoris is defined as angina or ischemic episode which is seen before the beginning of acute myocardial infarction is and shown to be beneficial in the course of disease after myocardial infarction. Although the exact mechanism of beneficial effects of prodromal angina is not known. Ischemic preconditioning is the most accepted mechanism. Ischemic preconditioning is defined as preparation of the myocardium against ischemia to limit the infarct size as a result of preinfarction ischemic attacks. Determination of the exact mechanism of ischemic preconditioning and understanding this beneficial protection is important from. The view point of refraining from use of drugs preventing the beneficial effects of ischemic preconditioning (e.g. sulfonylurea) and of the development of current treatment methods such as "preconditioning mimetics" in the high-risk patient population.

9.Cholesterol Embolization Syndrome: An Increasing But Still Underdiagnosed Disease
Hülya Akhan KAŞIKÇIOĞLU, Neşe ÇAM
Pages 647 - 651
Kolesterol embolizasyon sendromu; böbrek, deri, beyin, göz, gastrointestinal sistem ve ekstremiteler gibi birçok organa kolesterol kristallerinin embolizasyonu sonucunda ortaya çıkan ve birçok sistemi etkileyebilen bir hastalıktır. Vasküler cerrahi, vasküler radyolojik girişimler, trombolitik tedavi ve antikoagülasyon hastalığı başlatan faktörler olarak tesbit edilmiştir. Tanısının konulmasındaki güçlükler, hastalığa özgü tedavinin olmayışı ve yüksek mortalitesi ile kolesterol embolizasyon sendromu sıklıkla gözden kaçan önemli bir sorundur. Risk altındaki popülasyonun sayısının artışı ve hastalığın çoğunlukla iyantrojenik olması nedeni ile gelecekte hem akut renal yetersizliğin hem de diğer klinik tabloların nedeni olarak daha sık kolesterol embolizasyon sendromunun saptanması kaçınılmaz gözükmektedir. Bu derlemede kolesterol embolizasyon sendromunun klinik tablosu, tanı ve tedavisi gözden geçirilecektir.
Cholesterol embolization syndrome is a multisystem disease resulting from cholesterol crystal embolization to many organs, including the kidney, skin, brain, eye, gastrointestinal tract and extremities. Vascular surgery, vascular radiological interventions, thrombolytic therapy and anticoagulation have been detected as triggering factors. Cholesterol atheromatous embolism is a common, but often unrecognized problem due to the difficulties of the diagnosis, absence of effective therapeutic regimen and high mortality rate. Because of the population at risk for cholesterol embolism is increasing and the disease is frequently iatrogenic in origin, we should expect to detect cholesterol embolism more frequent as a cause of acute renal failure and other clinical manifestations of the disease in future. In this review we focused on the clinical manifestations, diagnosis and therapeutic options of cholesterol embolization syndrome.

EDITORIAL COMMENT
10.Surgical Treatment of Ventricular Septal Perforations Induced Infarction

Pages 652 - 653
Abstract | Full Text PDF

OLGU
11.Cardiac Complications After Chemoterapy
Tamer AKBULUT, Tuba BİLSEL, Şennur Ünal DAYİ, Enis OĞUZ, Sait TERZİ, Nurten SAYAR
Pages 654 - 657
Kemoterapi uygulamalarının ve protokollerinin artması kardiyak komplikasyonların daha sık görülmesine neden olmuştur. Bu makalede kemoterapi sonrası göğüs ağrısı ve elektrokardiyografi değişiklikleriyle kardiyoloji kliniğimizde izleme alınan iki ayrı olgu ele alınmıştır. Her ikisinin de koroner arterleri anjiyografik olarak normal bulunan olgularımızda; kolon karsinomu nedeniyle 5-Fluorouracil kullanımı sonrası vazospastik angina pektoris ve over karsinomu nedeniyle siklofosfamid+cisplatin tedavisi sonrası fatal olmayan toksik miyokardit tanıları konuldu.
The cardiac complications of chemotherapeutic agents are increasing with more common usage of chemotherapy protocols. In this report, we described 2 patients who had chest pain and electrocardiographical changes after chemotherapy. Both patients had normal coronary angiography. The patient who received 5-fluorouracil for a colon cancer was diagnosed as coronary artery vasospasm, and the other patient who received cyclophosphamid and cisplatin for an ovarian cancer was considered to have nonfatal toxic myocarditis.

OTHER ARTICLES
12.Turkish Society of Cardiology Start to Working of Historical Society of Cardiology

Pages 658 - 659
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale