Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 25 (1)
Volume: 25  Issue: 1 - January 1997
1.Summaries of Articles

Pages 4 - 7
Abstract | English Full Text

2.Clinical Investigations The Influence of the Fontan Operation on Ventricular Systolic Functions in Patients With Single Ventricle
Gülhis BATMAZ, Ayşe SARIOĞLU, İrfan Levent SALTIK, Gül Sağın SAYLAM, Yar.Barbaros KINOĞLU, Tayyar SARIOĞLU
Pages 8 - 13
Fonksiyonel tek ventriküllü (FTV) hastalarda ventrikülün sistolik fonksiyonları ekokardiyografi (EKO) ile incelendi. Palyatif bir operasyon geçirmemiş 4.77±3.48 olan 10 (grup II), sistemik-pulmoner şantlı 12.34±11.18 yaşında 12 (grup III) ve Fontan operasyonu yapılmış 11.32±6.79 yaşında 21 tane (grup IV) olmak üzere 42 FTV'lü hasta çalışma grubumuzu teşkil etti. 6.56±2.87 yaşında 21 sağlıklı çocuk ise kontrol grubu (grup I) olarak alındı. sistolik fonksiyonları değerlendirmek amacıyla aort maksimal ve ortalama akım hızları ile hız-zaman integrali, ventrikülün kısalma ve ejeksiyon fraksiyonları (KF ve EF) ve kalp hızına göre düzeltilmiş kısalma ve ejeksiyon fraksiyonları (KFc EFc) kullanıldı. Grup IV hastalarımızda sağlıklı çocuklara ve henüz Fontan operasyonu yapılmamış FTV'lü hastalara göre aort akım hızları ile hız-zaman integrali düşük bulundu. Grup II ve III hastalarımızla sağlıklı çocuklar arasında aort akım hızları ve hız-zaman integrali açısından fark tespit edilmedi. KF değeri FTV'lü hastalarda sağlıklı çocuklara göre daha düşüktü, ancak grup II ve III hastalar için bu fark istatistiki bir anlamlılığa sahipken, Fontan yapılmış hastalar için anlamlılık taşımıyordu. EF değerleri hiçbir grup için farklılık göstermiyordu. Hem KF hem de EF değerleri sistemik-pulmoner şantlı FTV'lü hastalarda en düşüktü. EFc, diğer gruplar arasında fark taşımazken grup III hastalarda diğer gruplara göre daha düşüktü. Sistemik-pulmoner şantlı hastalarda postoperatif sürenin 3 yıldan az ya da daha fazla olmasının bakılan parametreler açısından fark yaratmadığı belirlendi. Benzer şekilde Fontan yapılmış grupta postoperatif sürenin 3 yıldan az ya da daha fazla olmasının ve ameliyat yaşının 8'in altında ya da üstünde bulunmasının elde edilen değerleri değiştirmediği görüldü. Aort akım hızları ile hız-zaman integralinin normal dağılımı yelpazesinin oldukça geniş olması nedeniyle kullanılabilirliğinin kısıtlı olduğu düşünüldü. KF, EF ve KFc ve EFc açısından Fontan operasyonu yapılmış FTV'lü hastaların daha iyi sistolik fonksiyonlara sahip olduğu belirlendi. Sistolik fonksiyonları değerlendirmede en çok kullanılan KF ve EF'ye bakılmasının yeterli olduğu, bu parametrelerin diğerleri ile uyum içinde olduğu görüldü. Fontan ameliyatı sonrası ortalama 2.35 yıl sonra istisnalar hariç sistolik ventrikül fonksiyonları bozukluğu bulunmadığı tespit edildi.
The systolic function parameters of the ventricle were evaluated echocardiographically in the patients with functionally single ventricle. Three groups, 10 patients (group II) aged 4.77±3.48 years having no operation, 12 patients (group III) between 12.34± 11 . 18 years of age with systemic-pulmonary artery shunt and 2 1 patients performed Fontan operation aged 11.32±6.79 years constituted our study population. At the mean age of 6.56±2.87 years, 21 children having no cardiac disease have been accepted as the control group. In the evaluation of the systolic ventricular function, maximal and mean velocity and velocity-time integral of the aortic flow, shortening and ejection fractions (SF, EF) of the main ventricular chamber , heart rate adjusted shortening and ejection fraction (SFc, EFc) of the ventricle were determined. The maximal and mean velocity-time integrals of the aortic flow were smaller in the group IV patients. No difference was determined for those parameters between that of groups II and III and of the control group. SF was smaller in the patients with single ventricle than those for control group, but it was statistically significant for the group II and III patients, while it was not for the Fontan operation group. EF was not different between patients and the control group. Both SF and EF were smaller in the patients with systemic-pulmonary shunt. SFc was smaller than 1 that was accepted as a limit for normal, only in the patients with systemic-pulmo- nary shunt. EFc was not different in the patients with single ventricle and control group except the patients with systemic-pulmonary shunt, those having the smallest values. In patients with systemic-pumonary shunt the postoperative period being either less or more than three years did not make much difference in terms of the parameters. Neither postoperative follow-up period of above or below three years, nor operative age of above or below eight years influenced significantly parameters in patients who had undergone the Fontan operation. In conclusion; we decided that because the ranges of normal aortic flow velocities were so large, they were not available for the evaluation of the systolic functions. The patients with single ventricle performed Fontan operations have better systolic functions than those not operated. SF and EF that were used usually in the echocardiographic examination , were sufficient for the evaluation of the systolic function and were closely related with the other parameters. In the patients with single ventricle, after mean of 2.35 years following Fontan operation there were no systolic dysfunction, disregarding same exceptions.

3.Echocardiographic Evidence of Asymptomatic Heart Involvement in Behçet's Disease
Mehmet KABUKÇU, Serdar AKSÖYEK, Osman ÖZCEBE, Giray KABAKÇI, Kurdert AYTEMİR, Keman ÖVÜNÇ, Lale TOKGÖZOĞLU, Semra DÜNDAR, Aysel ORAM, Sırrı KES
Pages 14 - 18
Behçet hastalığında kalp tutulumu az görülmekle birlikte mortalite riskini arttırması nedeni ile önemlidir. Sol ventrikül fonksiyonlarını inceleyen çalışma sayısı henüz az sayıdadır. Bu nedenle klinik olarak kalp hastalığı olmayan 53 Behçet hastası ile yaş ve cinsi hasta grubuna uygun 42 sağlıklı kontrol olgusunda ekokardiyografi ile kalp tutulumu değerlendirildi. Tüm hasta ve kontrol grubuna 12 derivasyonlu elektrokardiyografi, telekardiografi ve iki boyutlu Doppler ekokardiyografi yapıldı. Ekokardiyografi ile: 1- Tüm hasta ve kontrol grubunda sol ventrikül sistolik fonksiyonları ve bölgesel duvar hareketleri normal bulundu. 2- Hasta grubunda izovolümik relaksasyon zamanı uzun (129.3±31.5 msn ve 97.1±27.3 msn; p<0.05); mitral akım hızının doruk değerinin geç diyastolde erken diyastolden daha büyük olması (E/A<1 8 hastada ve 2 kontrol olgusunda; p<0.05) sık bulundu. 3- Perikardiyal efüzyon saptanmadı. İki hastada mitral valvül prolapsusu, bir hastada hafif mitral yetersizliği ve bir hastada hafif mitral ve triküspit yetersizliği, bir kontrol olgusunda hafif mitral yetersizliği ve başka bir kontrol olgusunda hafif triküspit yetersizliği saptandı. Sonuç olarak 1- Behçet hastalığında sol ventrikül sistolik fonksiyonların normal olduğu 2- Behçet hastalığında diyastolik fonksiyon bozukluğuna sık olarak rastlandığı. 3- Miyokardiyal, kapak ve perikardiyal tutulumun seyrek olduğu izlenimine varıldı. Behçet hastalığı tanısı konulduğunda Doppler ekokardiyografik inceleme yapılmalıdır. Diyastolik fonksiyon bozukluğunun klinik önemi bu hastaların takibi ile anlaşılacaktır.
Clinical heart involvement is rare in Behçet's disease but since it causes an increase in the risk of mortality it is an important component of disease. Few data are available on left ventricular function changes in Behçet's disease. In this study Doppler echocardiography was used to asses the heart involvement in 53 patients with Behçet's disease who had no clinical evidence of heart disease and the results were compared with 42 age and sex matched controls. Telecardiography and 12 lead ECG were taken from all patients and controls. 2-D, M-mode and colour Doppler echocardiographic examinations were performed in both groups. The results of echocardiographic examinations were as follows: 1- Cardiac dimensions, global left ventri-cular systolic function and regional wall motion were found to be normal in all patients and controls. 2- Isovolumic relaxation time was prolonged ( 129.3±31.5 msec in the patient group versus 97. 1±27.3 msec in the control group; p< 0.05) and reversal of peak early and late transmitral diastolic flow velocities were more common((E/A< 1; 8 patienis versus 2 controls; p<0.05) in patiens with Behçet’s disease. 3- No pericardial effusion was detected. Mitral valve prolapse was noticed in two patients and mild mitral regurgitation in one patient. In one of the patients both mild mitral regurgitation were detected. Mild mitral regurgitation was shown in one and mild tricuspid regurgitation was detected in another control case. It concluded that in patients with Behçet's disease who had no clinical evidence of heart disease 1-Left ventricular systolic functions are normal 2- Left ventricular diastolic dysfunction is frequent 3- Myocardial, valvular and pericardial involvements are rare. It is suggested that Doppler echocardiography should be performed when the Behçet's disease first diagnosed. Clinical İmportance of diastolic dysfunction in patients with Behçet's disease would be understand with the following of patients.

4.Role and Prognostic Significance of Inflammation in Acute Myocardial Ischemia
Okan ERDOĞAN, Zeki ÖNGEN
Pages 19 - 25
Kararsız angina pektoris ve akut miyokard infarktüsü oluşumunda, kronik inflamasyonun alevlenerek aterom plağının kararsız duruma gelmesine ve plağın yırtılmasına yol açtığı düşünülmektedir. Bu düşünce doğrultusunda, akut iskemik sendromlarda akut inflamasyonun rolünü ve prognoza etkisini ortaya koymak amacıyla, çalışmaya alınma kriterlerine uyan kararlı angina pektorisli (34 hasta), kararsız angina pektorisli (27 hasta) ve akut miyokard infarktüslü (17 hasta) ardışık toplam 78 hastada, prospektif olarak C-reaktif protein (CRP) ve fibrinojen düzeyleri ölçüldü ve karşılaştırıldı. Hastaneye başvurduklarında ölçülen CK-MB enzim değerleri tüm hastalarda normal düzeydeydi. Birinci gruptaki hastalardan kan örnekleri semptomsuz dönemde bir kez; ikinci gruptakilerden ilk kan örneği göğüs ağrısı başlangıcından sonraki 24 saat içinde, ikinci örnek bundan 6-12 saat sonra, üçüncü örnek en az iki ağrısız geçen günden sonra ve son örnek hastaneden çıktıktan en az bir ay geçtikten sonra alındı. Üçüncü gruptaki hastalardan ise kan örnekleri ağrı başlangıcından sonraki ilk 6 saat sonra ve hastaneden ayrılırken alındı. Alınan kan örneklerinden kantitatif olarak CRP ve fibrinojen düzeylerinin yanında, ikinci ve üçüncü gruptakilerden hastaneye başvurduklarında ve sonraki ilk 24 saatlik dönemde CK-MB enzim düzeyleri belirlendi. Grup 2'de birinci ve sonuncu ortalama CRP değerleri sırasıyla 1,34±1,34 mg/dl ve 0,75±0,65 mg/dl bulundu ve aralarında anlamlı düzeyde farklılık saptandı (p=0,024). Başlangıçta artmış olan CRP düzeyi ağrısız dönemde anlamlı olarak azalmaktadır. Majör koroner olay saptananlara ve saptanmayanlarda, CRP ve fibrinojen düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı farklılık gözlenmedi. Grup 3'de birinci ve sonraki ortalama CRP değerleri arasında anlamlı fark saptanmazken, sırasıyla birinci ve sonuncu gibrinojen düzeyleri ise 269±112 mg/dl ve 439±116 mg/dl olarak bulundu ve aralarında anlamlı fark olduğu görüldü (p=0.000). Fibrinojen düzeyinin geç dönemde arttığı anlaşılıyordu. Majör ve minör koroner olayları belirlemede, fibrinojenin özgüllük ve pozitif kestirim değeri %100 olarak bulundu. Üç grubun sırasıyla ilk CRP değerleri 0,59 ± 0,19 mg/dl, 1,34 ± 1,34 mg/dl ve 0,96 ± 1,33 mg/dl karşılaştırıldığı, aralarında anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,014) ve bu farkın grup 1 ve 2 arasında olduğu ortaya çıkarıldı. Üç gruptaki hastaların tümünün ilk ölçülen CRP ve fibrinojen değerlerinin korelasyonu yapıldığında, beklenenin aksine aralarında zayıf ancak anlamlı bir bağıntının olduğu görülmüştür (n=0,31; p=0,006). Sonuçta, akut iskemik sendromların tetiklenmesinde akut inflamasyonun rolü olabileceğini ve akut faz proteinlerinin prognostik yönden yararlı olmadıklarını söyleyebiliriz.
Chronic inflammation plays an important role in the pathophysiology of atherosclerosis. It is suggested that some triggering factors exacerbate chronic inflammation process in stable atherosclerotic plaque and might lead to acute ischemic syndromes. In order to investigate the role of acute inflammation in acute ischemic syndromes, we conducted a study comprising 78 patients with stable angina pectoris (34 patients), unstable angina pectoris (27 patients) and acute myocardial infarction (17 patients). The C-reactive protein (CRP) and fibrinogen levels which are sensitive markers of acute inflammation were measured in all patients and compared prospectively during the acute and convalscence phases. CK-MB values measured at admission were normal in all of the patients included in the study. Mean CRP concentrations in patients with unstable angina pectoris measured at hospital admission and one month later of hospital discharge were 1,34± 1,34 mg/dl and 0,75±0,65 mg/dl, respectively (p=0,024). The elevated initial CRP value decreased significantly during the Iate convalescence phase. The mean CRP and fibrinogen values in patients with and without major coronary events were not significantly different from each other. These was not any significant difference between the initial and last mean CRP values in patients with and without major coronary events were not significantly different from each other. There was not any significant difference between the initial and last mean CRP values in patients with acute myocardial infraction. However, the initial and last mean fibrinogen concentrations were 269± 112 mg/dl and 439± 116 mg/dl respectively (p=O,OOO). The fibrinogen level increased significantly and gradually during the convalescence phase. In predicting the major and minor coronary events, fibrinogen showed high specificity and positive predictive value. The initial mean CRP values in group 1,2 and 3 were 0,59±0,19 mg/dl, 1,34±1,34 mg/dl and 0,9±1,33 mg/dl, respectively (p=0,014). The mean CRP value in group 2 was significantly different from group l. The correlation of the initial mean CRP and fibrinogen concentrations measured in all patient was weak (r=0,31; p=0,006). According to our results, we suggest that acute inflammation might play an active role in triggering unstable angina pectoris. In addition, both CRP and fibrinogen are not useful prognostic guides in acute ischemic syndromes.

5.Assessment of Myocardial Bridges: A Retrospective Study
Cemal SAĞ, Nadir BARINDIK, Kürşad ERİNÇ, Mehmet UZUN, Cevdet ERDÖL, Tuncay ALTUN, Oben BAYSAN, Hasan Fehmi TÖRE, Deniz DEMİRKAN
Pages 26 - 29
Anatomik bir varyasyon olan miyokardial bridge'lerin (MB) lokalizasyon, görülme sıklığı, klinik ve laboratuvar bulgularını gözden geçirmek amacıyla Ocak 1993 ve Kasım 1995 tarihleri arasında GATA Kardiyoloji ABD Hemodinami Laboratuvarı'nda yapılan koroner anjiyografiler retrospektif olarak incelendi. Yapılan 2917 koroner anjiyografide 27'si erek 4'ü kadın olmak üzere 31 MB'li hastaya rastlandı. MB görülme sıklığı % 1.06 idi. Çalışmamızda BM, en çok sol ön inen koroner arterde (LAD) II. diagonalden sonra görüldü. Birlikte en sık bulunan kardiyovasküler risk faktörü hipertansiyon iken, en sık ateroskleroz lokalizasyonu LAD arterde idi. Hastaların % 55'inin istirahat elektrokardiyografileri normaldi. Anjiyografide görülme sıklığı düşük olan MB'in göğüs ağrısı tanımlayan hastalarda koroner anjiyografide daima akılda tutulması gerekir bir tanı olduğuna karar verildi.
Coronary angiographies performed between January 1993 and November 1995 at Gülhane Military Medical Academy Cardiology Department Catheterization Laboratory were asse'ssed retrospectively in order to determine the localization, incidence, clinical and laboratory findings of myocardial bridges (MB) which are anatomical variations. Of 2917 coronary angiographies, there were 31 (1.06%) patients with MB of whom 27 were male and 4 were female. In our study, myocardial bridges were predominantly seen in left anterior descending coronary artery (LAD) distally to the second diagonal artery. The most common associated cardiovascular risk factor was hypertension (32%) while atherosclerosis was most commoly located at LAD. Electrocardiogram at rest was normal in55% of the patients. It's concluded that MB should be kept in mind symptomatic patients with normal coronary angiograms.

6.Diagnostic Value of Angiographic Collateral Vessels to Determine Myocardial Viability
Ertan URAL, Vedat SANSOY, Murat GÜLBARAN, Zerrin YİGİT, Kemalettin ŞIŞLI, Rasim ENAR, Deniz GUZELSOY
Pages 30 - 34
Kronik koroner arter hastalarında (KKAH) ağır duvar hareket bozukluğu gözlenen segmentlerde miyokard canlılığının belirlenmesinde anjiyografik kollateral damarların tanısal değeri araştırıldı. Bu amaçla en az bir major koroner arterinde tam tıkanıklık olan ve bu damarın beslediği bölgede ağır sol ventrikül (SIV) fonksiyon bozukluğu bulunan 30 hasta ardışık olarak incelendi. Kollateral damarlar, tıkalı damar distalinde gözlenen nativ damarların opasifikasyonuna göre grade 1 (yok), grade 2 (zayıf) ve grade 3 (iyi gelişmiş) olarak derecelendirildi. Miyokard canlılığı egzersiz planar TI-201 miyokard perfüzyon sintigrafisi (MPS) ile reinjeksiyon yöntemi kullanılarak belirlendi. Redistribüsyon ya da reinjeksiyon imajlarından en az birsinde %50 nin üzerinde aktivite gösteren miyokard bölgeleri canlı olarak kabul edildi. Duvar hareketlerinin değerlendirilmesi ve MPS ile karşılaştırılabilmek amacıyla 10 segmentli sol ventrikülografi modeli oluşturuldu. Toplam total tıkalı damar sayısı 37 olup, bunun 33'ü major, 4'ü yan daldı. Total tıkalı damarla ilgili ağır asinerji gözlenen 125 segmentin 76'sı grade 3, 46'sı grade 2, 3'ü ise grade 1 kollateral damarlar tarafından besleniyordu. Grade 3 kollaterallerce beslenen 76 segmentin 67'sinde (%88), grade 2 kollaterallerce beslenen 46 segmentin 34'ünde (%74) ve grade 1 kollaterallerce beslenen 3 segmentin 2'sinde miyokard canlılığı saptandı. Sonuç olarak KKAH'ında koroner anjiyografide gözlenen iyi dereceli kollateral damarların, ağır asinerji gösteren segmentlerde, miyokard canlılığını öngörmedeki değerinin yüksek olduğu, buna karşın zayıf anjiyografik kollateral akımın saptanması ya da kollateral akım görülmemesinin miyokard canlılığı olmadığı anlamına gelmeyeceği kanısına varılmıştır.
Diagnostic value of angiographic collateral vessels to eletermine myocardial viability in severe asynergic regions was investigated in patients with chronic coronary artery disease. For this purpose, 30 consecutive patients with at least one completely occluded major coronary artery supplying severe asynergic myocardial regions were evaluated. Collateral vessels were graded as grade l (none), grade 2 (minimal) and grade 3 (well developed) according to the degree of distal opasification of the totally occluded vessel. Myocardial viability was determined by exercise planar Tl-20 1 myocard perfusion scintigraphy (MPS) with reinjection method. Myocardial regions which had at least 50% activity in redistribution or reinjection images were accepted as viable. To evaluate wall motion and compare them with MPS, a left ventriculography model consisted of 1 O regions was established. There were 37 completely occluded vessels. Thirtythree of them were major, 4 were minor vessels. Of the 125 severe asynergic regions related with completely occluded vessels; 79, 46 and 3 of them were supplied by grade 3, grade 2 and grade 1 collateral vessels respectively. Sixtyseven of 76 regions supplied by grade 3 collaterals, 39 of 46 regions with grade 2 and 2 of 3 regions supplied with grade 1 collaterals were viable. It is concluded, in patients depicted above, well developed collateral vessels have a high predictive value for myocardial viability bul the presence of minimal or absent angiographic collateral flow does not indicate the nonviable myocardium.

7.Evaluation of Factors Influencing the Patency of Internal Mammarian Artery in Proximal Left Anterior Descending Artery
Cemal SAĞ, Mehmet UZUN, Ata KIRILMAZ, Hürkan KURŞAKLIOĞLU, Kürşad ERİNÇ, Oben BAYSAN, Deniz DEMİRKAN
Pages 35 - 38
Günümüzde koroner arter hastalığının tedavi protokolu girişimsel kardiyolojinin dinamik olarak ilerlemesi nedeniyle devamlı değişiklik göstermektedir. Bypass cerrahisi sonrasında greft açıklığını etkileyen faktörlerin belirlenmesinin ve alınacak önlemlerin greftin açıklık süresine etkili olabileceğini savından yola çıkarak çalışmamızda internal mamarian arter (IMA) greftli hastalarımızı gözden geçirdik ve tıkanmaya etki eden faktörleri saptamaya çalıştık. Çalışmaya sol ön inen artere (LAD), IMA ile bypass uygulanan ve anjinal semptomlar nedeni ile 1994-1995 yıllarında kontrol koroner anjiyografisi yapılan 79 hasta alındı. Hastalar IMA grefti açık (Grup I, n=23) ve kapalı (Grup 2, n=56) olarak ikiye ayrıldı. Her iki grup istatistiksel olarak yaş, cinsiyet, diabet, hipertansiyon, hiperkolesterolemi, sigara, periferik arter hastalığı ve LAD'de bypass uygulanan darlığın bypass öncesi yüzdesi yönünden karşılaştırıldı. Altmış yedisi (%85) erkek, 12'si (%15) kadın olan hastaların yaş ortalaması 54.2±7.8 yıl idi. Ortalama postoperatif süre Grup 1'de 32 ay olup, Grup 2'de 44 ay idi. Her iki grup arasında hiperkolesterolemi, sigara, periferik arter hastalığı ve LAD'deki darlık yüzdesi açısından farklılık saptandı. En dikkat çekici fark LAD arter darlığının IMA açıklığına etkisi olarak saptandı (p<0.00001). Preoperatif LAD darlığının ?%70 olması halinde LAD-İMA akımlarının yarışmaya girip greftin tıkanması neden olabileceği kanısına varıldı.
Currently, management of coronary heart disease is evolving continuously as a result of dynamic progress in interventional cardiology. In this study, we aimed at finding out the factors that are related to the patency of left internal mammary artery (IMA) bypass grafts on left anterior descending artery (LAD) lesions. For this reason, we reviewed the patients with IMA greft who had undergone coronary angiography because of anginal symptoms during 1994 and 1995. The study consisted of 79 patients who were performed coronary angiography because of anginal pain. The patients were dichotomized into two groups as IMA patent (Group 1, n=56) and IMA closed (Group 2, n=23). Both groups were statistically compared according to age, sex, diabet, hypertension, hypercholesterolemia, smoking, peripheral arterial disase and percentage of preoperative bypassed LAD stenosis. Mean age was 54.2± 7.8 years. Of the patients, 85% were male and 15% were female. The mean postoperative interval was 44 months in group 1 and 32 months in group 2. Between two groups, statistically significant dirference was present with respect to hypercholesterolemia, smoking, peripheral artery disease and bypassed LAD stenosis. The most significant difference was in bypassed LAD stenosis (p

8.Evaluation and Management of Aortic Valve in Proximal Aortic Dissections
Hakan POSACIOĞLU, Yüksel ATAY, Faik OKUR, Bülent ÇETİNDAĞ, İlker ALAT, Levent CAN, Alp ALAYUNT, Münevver YÜKSEL, Suat BÜKET, Önol BİLKAY
Pages 39 - 44
Proksimal aort diseksiyonlarında hastalığa sıklıkla aort yetersizliği de eşlik etmektedir. Aort yetersizliğinin birlikte olduğu durumlarda uygulanacak cerrahi tedavi var olan kapak lezyonunun tipine göre değişiklik göstermektedir. Ege Üniversitesi TIp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalında proksimal aort diseksiyonu nedeniyle ameliyat edilen 29 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların 24 tanesi akut, beşi kronik proksimal aort diseksiyonu ile kliniğe başvurmuştur. 13 hastada aort valv resüspansiyonu uygulanırken, 5 hastada kompozit greft replasmanı yapılmıştır. Bu hastalarda aort kapağına yönelik cerrahi girişimler ile bunların kısa ve uzun dönem sonuçları literatür eşliğinde incelenmiştir. Kliniğimizde aort diseksiyonlarındaki genel yaklaşım akut olgular için mümkün ise aort valvinin resüspansiyon yolu ile korunması, kronik olgularda ise kompozit greft replasmanıdır.
Aortic valvular incompetence is frequently seen in patients with proximal aortic dissection. In accordance with the anatomy of the aortic valve leaflets and aortic sinuses, different surgical techniques may be needed for the treatment of aortic valve incompetence in aortic dissections. In this report, we retrospectively analyzed 29 patients, who have been operated for proximal aortic dissections in Ege University of Medicine, Cardio-vascular Surgery Department. Aortic valve resuspension had been performed in thirteen patients, and composite valve-graft replacement had been achie - ved in five. Surgical techniques, short-term results and long-term follow-up have been presented. Our standard protocol for the treatment of aortic valvular incompetence is to save the aortic valve with aortic valve resuspension in acute dissection setting if possible and compasite valve-graft replacement for chronic dissections.

9.Reviews Therapeutic Use of Amiodaron and Sotalol in Ventricular Arrhythmias
Remzi KARAOĞUZ, Muharrem GÜLDAL
Pages 45 - 53
Malign ventriküler takiaritmilerin tedavisinde son yıllarda kateter ablasyonu, kardiyoverter defibrilatör implantasyonu gibi nonfarmakolojik yöntemler klinik uygulamaya girmişse de, antiaritmik ilaçlar tedavinin ana unsurunu oluşturmaktadır. Vaughan-Williams sınıflandırmasına göre 3. Grubu oluşturan antiaritmik ilaçlar, özellikle amiodaron ve sotalol ventriküler aritmili hastalarda aritmininin neden olduğu morbidite ve mortalitenin azaltılması amacıyla geniş kullanım alanı bulmuştur. Amiodaronun aksiyon potansiyel süresini uzatması yanısıra, kalsiyum ve sodyum kanallarını, alfa ve beta adrenerjik reseptörleri bloke edici etkisi de vardır. Çeşitli çalışmalarda amiodaronun aritminin tipine, şiddetine ve altta yatan kalp hastalığının özelliğine bağlı olmaksızın etkili bir antriaritmik olduğu ortaya konmuştur. Yürütülen kontrollü çalışmalar kullanım alanları konusunda daha geniş bilgiler sağlıyacaktır. Amiodaronun yan etkileri sık ortaya çıkmasına rağmen, çoğu tedavinin kesilmesini gerektirecek şiddette değildir. Sotalolün de 3. Grup etkinin yanısıra non-selektif beta bloker özelliği mevcuttur. Çeşitli aritmilerdeki olumlu etkisi miyokard iskemisini, katekolaminlerin aritmojenik etkisini azaltmasına ve direkt antiaritmik etkisine bağlı olduğu bildirilmektedir. Genelde iyi tolere edilen bir ilaçtır. Yan etkilerinin çoğu beta bloker özelliğine bağlıdır. İlacı kullanan hastaların proaritmi yönünden yakın izlenmeleri gerekmektedir.
Several approaches to the treatment of the ventricular tachyarrhythmias are currently present and include pharmacological as well as nonpharmacologic interventions, such as implantation of electrical devices or catheter ablation. Although nonpharmacological treatment methods are increasingly used, drug therapy still remains the most widely used treatment strategy for the management of ventricular arrhythmias. At present, class III antiarrhythmi c agents especially amiodarone and sotalol are favored increasingly to treat patients with ventricular arrhythmias. Amiodarone is usually classified as a class III antiarrhytmic agent, but it also has class I (blocks sodium channels), class II (antiadrenergic actions), and class IV effects (blocks calcium channels). It is highly effective against a wide range of arrhythmias. Controlled Irials are now under way that will provide further information about amiodarone in different groups of patients. Unfortunately, it is associated with frequent side effects; some of them necessitate drug discontinuation. Sotalol is a nonselective ß-adrenoceptor antagonist which also prolongs cardiac repolarisation. Sotalol may be effective in patients with cardiac disease by reducing myocardial ischemia, reducing the arryhythmogenic effect of carecholamines or by a direct antiarrhythmic action. Sotalol has been evaluated in several trials fort he suppresion of ventricular arrhythmic. It is effective in suppressing ventricular ectopy and life -threatening ventricular arrhythnmias that have been refractory to other conventional antiarrhythmic drugs. In general, sotalol is well tolerated. Many of its adverse effects are caused by beta blocking activity. The overall arrhythmogenic potential is moderately low, but torsade de pointes may develop in conjunction with excessive prolongation of the QT interval due to bradycardia. hypokalemia or high plasma concentrations of the drug.

10.Diastolic Functions: Physiology, Dysfunction and Echocardiographic Assessment of Diastolic Functions
Nazlıhan GÜNAL, Arman BİLGİÇ
Pages 54 - 64
Diyastol, semilunar kapakların kapanması ile başlar, ve dört devrede meydana gelir: izovolemik relaksasyon, hızlı doluş, diastaz (pasif doluş) ve atriyal sistol. Diyastolik fonksiyon, bir çok kalp hastalığında sistolik fonksiyonlardan önce bozulmakta ve klinik belirtilerden sorumlu olmaktadır. Bu nedenle çeşitli kalp hastalıklarının izlenmesinde diyastolik fonksiyonların bilinmesi klinik önem taşımaktadır. Bu yazıda diyastolün fizyolojisi, diyastolik fonksiyon bozukluklarına neden olan durumlar ve ekokardiyografi ile diyastolik fonksiyon ölçümü üzerinde durulmuştur.
Diastole begins with closure of the semilunar valves and is divided into four phases: isovolumic relaxation , rapid filling, diastasis (passive filling) and atrial systol. Assessment of diastolic functions have inportance, because in various heart diseases, diastolic functions may be impaired before the systolic fuııctions and cause of the symptoms . In this article, we present physiology of diastole, causes of diastolic dysfunction and evaluation of diastolic functions by echocardiography.

© Copyright 2022 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale