Turk Kardiyol Dern Ars: 44 (1)

Volume: 44  Issue: 1 - January 2016

EDITORIAL COMMENT
1.What is new in the European Society of Cardiology 2015 Guidelines for the Diagnosis and Management of Pericardial Disease?
Serpil Eroğlu
PMID: 26875122  doi: 10.5543/tkda.2016.50067  Pages 1 - 3
Abstract | Full Text PDF

2.The new insights of 2015 ESC Pulmonary Hypertension Guidelines
Mehmet Serdar Küçükoğlu, Ümit Yaşar Sinan
PMID: 26875123  doi: 10.5543/tkda.2015.57422  Pages 4 - 8
Avrupa Kalp ve Solunum cemiyetlerinin (ESC/ERS) ortaklara hazırladıkları 2015 Pulmoner Hipertansiyon kılavuzu Ağustos ayındaki Avrupa Kardiyoloji Derneği toplantısında açıklandı.
Bu kılavuza göre Pulmoner hipertansiyon (PH), birden fazla klinik durumu içerebilecek ve
kardiyovasküler hastalıkların ve solunum hastalıklarının çoğunu daha da karmaşık hale getirebilecek bir fizyopatolojik bozukluk olarak tanımlandı. Bu yazımızda yeni kılavuzun günlük pratiğimize getirdiği yeniliklerden bahsetmeyi amaçladık.
2015 European Society of Cardiology and European Respiratory Society Pulmonar Hypertension guideliene was announced in August in 2015 ESC meeting. According to this guideline, pulmonary hypertension was defined as pathophysiological disease that includes more than one clinical situation and can make it more complicated to most of respiratory diseases. We aimed to introduce the innovations that is brought to our daily practice by new guidelines.

3.Comments on 2015 ESC Guidelines for the Management of Patients with Ventricular Arrhythmias and the Prevention of Sudden Cardiac Death
Ali Deniz, Mesut Demir
PMID: 26875124  doi: 10.5543/tkda.2015.71059  Pages 9 - 14
Abstract | Full Text PDF

4.What is new in 2015 ESC nonST Elevation Acute Coronary Syndrome Guideline?
Aylin Yıldırır
PMID: 26875125  doi: 10.5543/tkda.2015.22866  Pages 15 - 19
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL ARTICLE
5.Cor triatriatum sinister: a case series
Onur Isik, Muhammet Akyuz, Mehmet Fatih Ayik, Erturk Levent, Yuksel Atay
PMID: 26875126  doi: 10.5543/tkda.2015.04780  Pages 20 - 23
Amaç: Son derece nadir görülen kor triatriatum sinister doğumsal kalp anomalilerinin sadece %0.1’ini oluşturmaktadır. Darlığın derecesine ve eşlik eden belirtilere bağlı olarak her yaşta kor triatriatum tanısı konulalabilir. Bu olgu serisinde kor triatriatum sinister tanısıyla ameliyat edilen beş hasta sunuldu.
Yöntemler: Kor triatriatum sinister tanısı konan beş hasta 2007–2013 tarihleri arasında hastanemizde ameliyat edildi. Bu hastaların demografik özellikleri ve cerrahi sonuçları bu geriye dönük incelemede özetlendi.
Bulgular: Cerrahi yaklaşım tıkayıcı membranın kesilip çıkarılması ve ilişkili kalp içi anomalilerin tamirini içeren sol veya sağ atriyotomiden oluşmaktadır. Sorunsuz ameliyat sonrası izlemin ardından tüm hastalar 5-10 gün arasında taburcu edildi. Kor triatriatumun cerrahi tedavisi sonrası tekrarlayan daralma görülmedi. Hastalar ortalama 4 yıl boyunca semptomsuz olarak takip edildi.
Sonuç: Kolayca ve tamamen tedavi edilebilir bu doğumsal kalp anomalisinin cerrahi yönetiminde, hangi atriyotomi yaklaşımının nispeten daha avantajlı olduğunu belirlemek zordur. Ancak, bu anomaliye yaklaşım öncelikle tanının doğrulanması ve membranın tamamen kesilip çıkarılması şeklinde olmalıdır. Bu nedenle, cerrah gerekli gördüğü takdirde ek kesi yapmada tereddüt etmemelidir.
Objective: As a highly rare congenital defect, cor triatriatum sinister represents only 0.1% of congenital cardiac anomalies. Depending on the degree of obstruction and the accompanying symptoms, cor triatriatum can be diagnosed at any age. This case series described 5 patients with cor triatriatum sinister who underwent operation.
Methods: Five patients with cor triatriatum sinister were seen at our institution between 2007 and 2013. The demographic characteristics and surgical results of these patients are outlined in this retrospective review.
Results: The surgical approach consists of left or right atriotomy, excision of the obstructing membrane, and repair of the associated intracardiac anomalies. After an uneventful postoperative hospital stay, all patients were discharged 5–10 days postoperatively. There were no instances of recurrent constriction after surgical treatment of the cor triatriatum membrane. Patients were followed up for a median of 4 years and were symptom free.
Conclusion: In the surgical management of this easily and fully treatable congenital cardiac anomaly, it is difficult to determine which atriotomy approach is comparatively more advantageous. However, in the management of cor triatriatum sinister, priority should be given to confirmation of the diagnosis and full resection of the membrane. Thus, the surgeon should not hesitate to perform additional incisions if deemed necessary.

6.Relationship between retinopathy and asymptomatic atherosclerosis determined by measurement of carotid intima-media thickness in patients with type 2 diabetes mellitus
İbrahim Kocaoğlu, Emine Kocaoğlu, Uğur Arslan, Mustafa Mücahit Balcı, Murat Vural, Mehmet Numan Alp, Sinan Aydoğdu
PMID: 26875127  doi: 10.5543/tkda.2015.69313  Pages 24 - 29
Amaç: Diyabetik retinopati (DR) varlığı tip 2 diabetes mellitus (DM) olan hastalarda aterosklerozun erken bir belirteci olabilir. Bu çalışmada tip 2 DM’li hastalarda DR varlığı ile erken ateroskleroz belirteci olarak kullanılan karoris intima-medya kalınlığı (KIMK) arasındaki ilişkiyi inceledik.
Yöntemler: Bu çalışmaya retinopatisi bulunan 30 diyabetik hasta (DR grubu), retinopatisi olmayan 28 diyabetik hasta (nonDR grubu) ve 27 sağlıklı birey (kontrol grubu) alındı. Hastaların KIMK ölçümleri yüksek çözünürlüklü B-mod ultason cihazı ile yapıldı.
Bulgular: Ortalama KIMK, DR grubunda 0.9±0.17 mm, nonDR grubunda 0.8±0.16 mm ve kontrol grubunda 0.7±0.13 mm olarak ölçüldü. Karoris intima-medya kalınlığı ölçümleri DR grubunda diğer iki gruba kıyasla anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). Çok değişkenli analiz sonucunda da DR varlığı artmış KIMK için bağımsız bir öngördürücü olarak tespit edildi.
Sonuç: Tip 2 DM’si bulunan hastalarda DR varlığı subklinik aterosklerozun bir göstergesi olarak kabul edilen KIMK ile ilişkili bulunmuştur. Bu nedenle retinopatisi bulunan tip 2 DM’li hastalar kardiyovasküler olaylar açısından yakından takip edilmelidir.
Objective: Presence of diabetic retinopathy (DR) may be used as an early marker of atherosclerosis in type 2 diabetes mellitus (DM) patients. This study aimed to investigate the relationship between the presence of DR and carotid intimamedia thickness (CIMT), which is an indicator of early atherosclerosis in patients with type 2 DM.
Methods: Thirty DM patients with retinopathy (DR group), 28 DM patients without retinopathy (non-DR group), and 27 healthy controls (control group) were included in the study. CIMT was assessed using a high-resolution B-mode ultrasonography device. Results: Mean CIMT was found to be 0.9±0.17 mm in the DR group, 0.8±0.16 mm in the non-DR group, and 0.7±0.13 mm in the control group. CIMT was found to be statistically significantly higher in the DR group compared to the other 2 groups (p<0.001). When multivariate analysis was performed, presence of DR still remained as an independent risk factor for increased CIMT values.
Conclusion: Presence of DR in type 2 DM patients is an independent risk factor in terms of increased CIMT, which is considered to be a finding of subclinical atherosclerosis. Therefore, we believe that type 2 DM patients with retinopathy should be closely followed in terms of cardiovascular events.

7.Evaluation of transfer parameters in patients admitted to our hospital with ST-elevation myocardial infarction
Cengiz Başar, Hakan Özhan, Enver Sinan Albayrak, Yasin Türker
PMID: 26875128  doi: 10.5543/tkda.2015.04680  Pages 30 - 36
Amaç: Akut koroner sendrom (AKS), ciddi morbidite ve mortalite ile seyreden yaygın bir hastalıktır. Hızlı damar reperfüzyonu, AKS alt tipi olan ST-yükselmeli miyokart enfarktüsü (STYME) tedavisinin en önemli aşamasıdır. Sonuçların başarısı sadece merkezin deneyimine değil, reperfüzyonun ne kadar kısa sürede sağlandığına da bağlıdır. Çalışmamızda merkezimize başvuran STYME’li hastaların transfer parametreleri değerlendirildi.
Yöntemler: Çalışmamıza Ocak 2011-Mart 2013 tarihleri arasında, STYME nedeniyle primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan ardışık 200 hasta (160 erkek, 40 kadın) dahil edildi. Hastaların semptom başlangıcından ilk damar açıcı tedaviye kadar olan transfer parametreleri, klinik özellikleri ve laboratuvar değerleri kaydedildi.
Bulgular: Hastaların 36’sının ilk hastane başvurusunu 112 Acil Servis ambulansı ile yaptığı, 70 hastanın ilk olarak PKG yapılamayan bir merkeze başvurduğu ve bu hastaların merkezimize transfer süresinin ortalama 73.9±12.5 dakika (dk) olduğu tespit edildi. Ağrı-ilk tıbbi temas süresinin medyan 105 (dağılım, 5–600) dk, ilk tıbbi temas-balon süresinin 115.5 (dağılım, 20–414) dk olduğu görüldü. Kadınlarda toplam ağrı-balon süresi erkeklere göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla 246 [70–840]dk ve 195 [45–684] dk; p=0.032). Ayrıca ilk tıbbi teması 112 Acil Servis sistemi ile sağlayan hastalarda ağrı balon süresi, kendi imkanları ile acil başvuru yapan hastalara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük tespit edildi (sırasıyla 185 [45–439] dk ve 248 [65–840] dk; p=0.017).
Sonuç: Çalışmamızda hastanemiz kapı-balon süresinin Avrupa Kardiyoloji Derneği ve Amerikan Kardiyoloji Koleji STEME kılavuzu hedefleri ile uyumlu olduğu, ilk tıbbi temas-balon süresinin güncel kılavuz önerilerinin üzerinde olduğu saptandı.
Objective: Acute coronary syndrom (ACS) is a common disease that causes severe morbidity and mortality. The most important aspect of ST-elevation myocardial infarction (STEMI) as a subgroup of ACS treatment is the rapid reperfusion of arteries. Successful results depend not only on the experience of the center but also on the rapidity in which reperfusion is achieved. In our study, the transfer parameters were evaluated in patients who were admitted to our hospital with STEMI.
Methods: Two hundred consecutive patients (160 males, 40 females) who underwent primary percutaneous coronary intervention (PCI) for acute STEMI between January 2011 and March 2013 were included in our study. Transfer parameters of symptom-to-reperfusion treatment, clinical characteristics, and laboratory parameters were recorded. Results: Thirty-six patients were admitted to our hospital with ambulances; 70 patients were admitted to centers without PCI capability, with a mean transfer time to our hospital of 73.9±12.5 min. Median pain-to-first medical contact time was 105 min (range: 5–600 min), and average first medical contact- to-balloon time was 115.5 min (range: 20–414 min). Total pain-to-balloon time in females was significantly higher than males (246 min [range: 70–840 min], 195 min [range: 45–684 min], respectively, p=0.032). Mean pain-to-balloon time was significantly lower in patients delivered to the hospital by ambulance than in patients admitted to emergency departments independently (185 min [range: 45–439 min], 248 min [range: 65–840 min], respectively, p=0.017).
Conclusion: In this study, our hospital door-to-balloon time was found compatible with the target specified in the European Society of Cardiology and American College of Cardiology STEMI guidelines; however, first medical contact-to-balloon time was found to be above that advised by the current guidelines.

8.Microvascular obstruction due to thrombosis and fibrin deposition in myocardial infarction
Emre Aslanger, Seyhun Solakoğlu, Öner Doğan, Murat Sezer, Sabahattin Umman
PMID: 26875129  doi: 10.5543/tkda.2015.39345  Pages 37 - 44
Amaç: Miyokart enfarktüsünde epikardiyal damar açıklığının sağlanmasından sonra miyokart hasarının hemen durmadığı yaygın olarak bilinmektedir. Epikardiyal damar açıklığının sağlanmasından sonra devam eden hasarın nedeni, tıkanıklık sırasında mikrovasküler ortamda oluşan in situ tromboz olabilir. Çalışmamızda iskemi ve reperfüzyonun mikrovasküler trombotik tıkanıklık üzerine etkilerini göstermeyi hedefledik. Yöntemler: Otuz adet erkek Wistar cinsi sıçan çalışmaya dâhil edildi. Sıçanlar anestezi altına alınarak torakotomi yapıldıktan sonra sol koroner arter bir grupta 30 dakika bağlandı, başka bir grupta buna 20 dakikalık reperfüzyon eklendi. On denek sham-operasyonlu olarak kullanıldı. Çalışma protokolü sonunda kalpler kesilip çıkarılarak immünohistokimyasal olarak ve elektron mikroskop ile incelemeye alındı.
Bulgular: İmmünohistokimyasal incelemede enfarktüs ve reperfüzyon grubunda mikrovasküler fibrin ve trombosit birikimi diğer gruplara göre belirgin olarak daha fazla bulundu. Morfolojik elektron mikroskop incelemesi mikrovaskülatürde tıkanıklık mevcudiyetini onaylar nitelikteydi.
Sonuç: Miyokart enfarktüsünde in situ trombüs ve fibrin oluşumu ile mikrovasküler tıkanma gerçekleşmektedir. Bu sonuçlar, miyokart enfarktüsünün modern tedavisinde epikardiyal damar açıklığının yeniden sağlanmasının ardından mikrovasküler reperfüzyonu da sağlayacak ek yaklaşımların rutin olarak kullanılmasının gerektiğini düşündürmektedir.
Objective: It is widely known that myocardial damage is not immediately terminated after the elimination of epicardial occlusion in cases of myocardial infarction. In situ thrombosis during epicardial occlusion might contribute to poor myocardial perfusion after reperfusion of an occluded epicardial artery. In the current study, we sought to determine the effects of ischemia and reperfusion on microvascular thrombotic occlusion.
Methods: Thirty male Wistar rats were included in the study. After the rats had been anesthetized and thoracotomized, the left coronary artery was occluded for 30 minutes in the first group, and it was occluded for 30 minutes and reperfused for an additional 20 minutes in the second group. Ten rats were used as a sham-operated control group. After completion of the study protocol, excised heart preparations were analyzed by immunohistochemistry and electron microscopy.
Results: A significant difference was found between the infarction plus reperfusion group and the other 2 groups, with respect to microvascular fibrin and thrombocyte deposition in immunohistochemistry analysis. These results were confirmed by morphological examination with electron microscopy.
Conclusion: In situ fibrin formation accompanies microvascular obstruction in acute myocardial infarction. Our results indicate that additional therapeutic approaches are needed in order to achieve better tissue perfusion in contemporary treatment of acute myocardial infarction after successful reopening of the infarct-related artery.

9.Predictive role of left atrial and ventricular mechanical function in postoperative atrial fibrillation: a two-dimensional speckle-tracking echocardiography study
Özcan Başaran, Kursat Tigen, Gokhan Gozubuyuk, Cihan Dundar, Ahmet Guler, Onur Taşar, Murat Biteker, Can Yücel Karabay, Mustafa Bulut, Tansu Karaahmet, Cevat Kırma
PMID: 26875130  doi: 10.5543/tkda.2015.11354  Pages 45 - 52
Amaç: Bu çalışmada koroner arter baypas cerrahisi (KABG) uygulanacak hastalarda, ameliyat sonrası atriyum fibrilasyonu (AF) gelişmesini öngörmede sol kalbe ait mekanik parametrelerin rolünü değerlendirmeyi planladık.
Yöntemler: Çalışmaya koroner arter hastalığı olan, normal sol ventrikül sistolik fonksiyonuna sahip, sinüs ritminde 90 hasta alındı. Hastaların ameliyat öncesi sol atriyum ve sol ventrikülün mekanik fonksiyonları (strain, rotasyonal parametreler ve hacim indeksleri) iki boyutlu speckle-tracking ekokardiyografisi ile değerlendirildi. Hastalar ameliyat sonrası dönemde AF gelişimini değerlendirmek için monitorize edildiler.
Bulgular: Doksan hastanın 23’ünde (%25.6) AF gelişti. Yaş (p<0.001), ameliyat öncesi beta bloker kullanımı (p<0.001) AF ile ilişkili klinik parametreler olarak saptandı. Sol atriyum hacim indeksi AF gelişen hastalarda artmış olarak bulundu (p<0.001). Sol atriyumun strain (SAS) değerleri ise AF gelişen hastalarda azalmış olarak bulundu (p<0.001). Sol ventrikül twist ve pik untwisting hız (PUH) ise artmış olarak saptandı (sırasıyla, p=0.013 ve p=0.009). ROC analizinde 70 pg/ml üzerindeki NT-proBNP düzeylerinin AF’yi %74 duyarlılık ve %78 özgüllük (AUC: 0.758, %95 GA=0.631– 0.894, p<0.001) ile gösterdiği bulundu. Lojistik regresyon analizi sonucunda yaş (her bir yıllık artış OO: 1.133 GA: 1.029–1.247 p=0.011), beta bloker kullanımı (kullanmayanlarda kullananlara göre OO: 18.558 GA: 2.098-164.145 p=0.009), NT-proBNP (70 pg/ ml üzerindeki değerler altındakilere göre OO: 22.377 GA: 3.286– 152.381 p<0.001), SAS (OO: 0.839 GA: 0.730-0.963 p=0.013) ve PUH (OO: 1.032 GA: 1.009–1.055 p=0.005) AF için bağımsız değişkenler olarak saptandı.
Sonuç: İki boyutlu speckle-tracking ekokardiyografisi, klinik ve labaratuvar verilerin birlikte kullanımı ameliyat sonrası atriyum fibrilasyonu gelişiminin öngörülmesinde yardımcı olur.
Objective: The aim of this study was to determine the role of leftsided mechanical parameters in postoperative atrial fibrillation (POAF) in patients undergoing coronary artery bypass grafting (CABG).
Methods: Ninety patients with coronary artery disease and normal left ventricular (LV) function in sinus rhythm were enrolled in the study. Preoperative LV and left atrial (LA) mechanics were evaluated by two-dimensional (2D) speckle-tracking echocardiography (STE), including strain and rotation parameters, and volume indices. Patients were monitored in order to detect POAF during the postoperative period.
Results: Twenty-three of 90 patients (25.6%) developed POAF. Age (p<0.001) and preoperative beta blocker usage (p=0.001) were the clinical parameters associated with POAF. Left atrial maximum volume index (LAV[max]i) increased, and peak left atrial longitudinal strain (PALS) was impaired in POAF patients (p=0.001, p<0.001, respectively). Left ventricular twist (LVtw) and left ventricular peak untwisting velocity (UntwV) were augmented in POAF patients (p=0.013, p=0.009, respectively). Receiver operating characteristic analysis showed N-terminal pro-brain natriuretic peptide (NT-proBNP) levels above 70 pg/ml and predicted POAF with a sensitivity of 74% and specificity of 78% (area under curve: 0.758, 95% confidence interval [CI] 0.631–0.894, p<0.001). Logistic regression analysis demonstrated that age (odds ratio [OR] 1.1, CI 1.01–1.20, p=0.034), preoperative beta blocker usage (OR 8.84, CI 1.36–57.28, p=0.022), NT-proBNP (values >70 pg/ml, OR 22.377, CI 3.286–152.381, p<0.001), PALS (OR 0.86, CI 0.75–0.98, p=0.023), and UntwV (OR 1.02, CI 1.00–1.04, p=0.029) were the independent predictors of POAF.
Conclusion: The combination of 2D STE, clinical, and biochemical parameters may help predict POAF.

10.Patient characteristics and statin discontinuation-related factors during treatment of hypercholesterolemia: an observational non-interventional study in patients with statin discontinuation (STAY study)
Lale Tokgözoğlu, Ramazan Özdemir, Rojhat Altındağ, Ceyhun Ceyhan, Ekrem Yeter, Cihan Öztürk, Fahri Bayram, Tuncay Delibaşı, Muzaffer Değertekin, Mustafa Hakan Dinçkal, Ibrahim Keleş, Ali Serdar Fak, Sinan Aydogdu, Cafer Zorkun, Zeynep Tartan
PMID: 26875131  doi: 10.5543/tkda.2015.47041  Pages 53 - 64
Amaç: Hiperkolesterolemi tanısı ile izlenen statin kullanmakta olan hastalarda statin tedavisinin kesilmesi ile ilişkili hasta özellikleri ve sorumlu faktörlerin belirlenmesi
Yöntemler: Bu ulusal müdahalesiz gözlem çalışmasına statin tedavisini bırakmış toplam 532 (ort. yaş±SS 57.4±11.5 yıl; %52.4 kadın, %47.6 erkek) hiperkolesterolemili hasta dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri kardiyovasküler risk faktörleri, geçmiş statin tedavisi ve tedavinin kesilmesine yönelik veriler tek vizitte kaydedildi.
Bulgular: Hastalara statin tedavisini bıraktıklarında ort.±SS 4.9±4.2 yıldı, hiperkolesterolemi tanısı konulmuş olduğu tespit edildi. Statin tedavisi hekim grupları içinde en sık kardiyologlar (%55.8) tarafından başlatılırken, tedaviyi bırakma kararının büyük çoğunlukla hastalar (%73.7) tarafından alındığı; hastanın bu kararı kendi insiyatifinde almasının daha yüksek eğitim düzeylerinde (%80.4), düşük eğitim düzeylerine (%69.7) göre belirgin olarak daha yaygın (p=0.022) olduğu saptandı. TV programlarında statin hakkında yapılan olumsuz haberler (%32.9); ilacın hepatik (%38.0), renal (%33.8) ve musküler (%32.9) yan etkilerinden çekinilmesi statin tedavisinin bırakılması ile ilişkili en sık oranda saptanan faktörler idi.
Sonuç:
Sonuç olarak, bu müdahalesiz gözlemsel çalışmada, statin tedavisinin %74 oranda hastaların kendi kendine ilacı bırakma kararı doğrultusunda gerçekleştiği saptanmıştır. Tedavi bırakma ve ilaç dışı alternatif tedavilere yönelme kararının daha yüksek eğitim düzeyine sahip hastalarca daha sıklıkla alındığı görülmüştür. Statin tedavisinin en sık kardiyologlar tarafından başlatıldığı ve TV programlarında statin hakkında özellikle ilacın yaşamı tehdit etmeyen yan etkilerine yönelik yapılan olumsuz haberlerin yanı sıra, hastaların hiperkolesterolemi ve ilgili riskleri konusunda yeterli bilgi düzeyinden yoksun olmalarının statin tedavisinin bırakılmasında öne çıkan sorumlu faktörler olduğu anlaşılmaktadır.
Objective: The purpose of this study was to identify patient characteristics and statin discontinuation-related factors in patients with hypercholesterolemia.
Methods: A total of 532 patients (age mean±SD: 57.4±11.5 years; 52.4% women, 47.6% men) with hypercholesterolemia and statin discontinuation were included in this national cross-sectional noninterventional observational study. Data on socio-demographic characteristics of patients, cardiovascular risk factors, past treatment with and discontinuation of statin treatment were collected in one visit.
Results: Mean±SD duration of hypercholesterolemia was 4.9±4.2 years at time of discontinuation of statin treatment. Statin treatment was initiated by cardiologists in the majority of cases (55.8%), whereas discontinuation of statin treatment was decided by patients in the majority of cases (73.7%), with patients with higher (at least secondary education, 80.4%) more likely than those with lower (only primary education, 69.7%) to decide to discontinue treatment (p=0.022). Negative information about statin treatment disseminated by TV programs-mostly regarding coverage of hepatic (38.0%), renal (33.8%), and muscular (32.9%) side effects (32.9%)-was the most common reason for treatment discontinuation.
Conclusion: The decision to discontinue statin treatment was made at the patient’s discretion in 74% of cases, with higher likelihood of patients with higher educational status deciding to discontinue treatment and switch to non-drug lipid-lowering alternatives. Cardiologists were the physicians most frequently responsible for the initiation of the statin treatment; coverage of several non-lifethreatening statin side effects by TV programs and patients’ lack of information regarding high cholesterol and related risks were the leading factors predisposing to treatment discontinuation.

CASE REPORT
11.A case of myocardial muscular bridging causing severe hypotension during exercise-electrocardiography test
Gamze Babur Güler, Hacı Murat Güneş, Ekrem Güler, Tamer Atasever, Ali Metin Esen
PMID: 26875132  doi: 10.5543/tkda.2015.90206  Pages 65 - 67
Tıbbi, cerrahi ve anjiyoplastiye dayalı tedavi seçeneklerinden uygun olana karar verebilmek için kritik adım miyokart köprüleşmesinin (MK) ciddiyetini belirlemektir. Genellikle tedavide invaziv yöntemler; fraksiyonel akım rezervi ya da miyokart perfüzyon sintigrafisi (MPS) gibi yöntemlerle iskemi kanıtlanırsa veya tedaviye dirençli semptomların varlığında tercih edilir. Bu yazıda, adenozin ile yapılmış MPS’de perfüzyon defekti saptanmamasına rağmen koşu bandı egzersiz testinde ciddi hipotansiyon gelişen bir hastayı sunuyoruz. Bu olgu adenozinli MPS’nin, MK’si olan hastalarda iskemi değerlendirmesi için iyi bir seçenek olmayacağını düşündürmektedir.
Outlining the severity of the myocardial bridge (MB) is a critical step for selecting the appropriate option among medical, surgical, or angioplasty-based treatments. Invasive treatments are usually preferred if treatment-resistant symptoms are observed or ischemia is proven by tests such as fractional flow reserve or myocardial perfusion scintigraphy (MPS). In this report, we present a patient who developed severe hypotension during treadmill exercise test, even though there were no perfusion defects during adenosine-induced MPS. This case suggests MPS with adenosine is not a good choice for evaluating ischemi

12.Carbamazepine-induced atrioventricular block in an elderly woman
İlknur Can, Venkat Tholakanahalli
PMID: 26875133  doi: 10.5543/tkda.2015.89069  Pages 68 - 70
Seksen sekiz yaşında bir kadın hasta acil servise oturur iken bayılma şikayeti ile başvurdu. Elektrokardiyogramında ileri derecede kalp bloğu görüldü. Trigeminus nevraljisi için son bir yıldır günde 200 mg dozunda karbamazepin almakta imiş. Karbamazepin kesildikten sonra hastada kalp bloğu ortadan kalktı ve hasta başka bir girişim yapılmadan taburcu edildi.
An 88-year-old woman was admitted to the emergency department after experiencing syncope while in a sitting position. Electrocardiogram showed advanced degree heart block. She has been on low-dose carbamazepine (200 mg/day) for the last year for trigeminal neuralgia (TN). After discontinuation of carbamazepine, the patient returned to normal sinus rhythm.

13.Capecitabine-induced coronary artery vasospasm in a patient who previously experienced a similar episode with fluorouracil therapy
Uğur Nadir Karakulak, Elifcan Aladağ, Naresh Maharjan, Kenan Övünç
PMID: 26875134  doi: 10.5543/tkda.2015.36005  Pages 71 - 74
Kapesitabin, metastatik kolon ve meme kanseri tedavisinde kullanılan kemoterapötik bir ajandır. Karaciğerde florourasile metabolize olur, dolayısıyla da etki mekanizması florourasile benzemektedir. Nadir görülse de kardiyak toksisite bazı hastalarda önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Kardiyotoksisite mekanizması ile ilgili çeşitli hipotezler öne sürülmekle birlikte koroner vazospazmı en önde gelen mekanizmalardan biridir ve böylesi hastalar akut miyokart enfarktüsüne benzer göğüs ağrısı ile gelebilirler. Elektrokardiyografide ST segment yükselmesi ve kardiyak belirteçlerde yükselme görülebilir. Florourasil ile kardiyotoksisite sık görülmektedir. Kapesitabinle kardiyotoksisite ise florourasile göre daha az görülmektedir. Aynı hastada hem florourasil hem de kapesitabinle kardiyotoksisite gelişimi bildirilmemiştir. Bu olgu sunumunda, daha önceden kardiyotoksisite gelişmesi nedeniyle florourasil tedavisi durdurulan bir hastada kapesitabinin olumsuz kardiyak etkileri sunulacaktır.
Capecitabine is a chemotherapeutic agent used in the treatment of metastatic colon cancer and metastatic breast cancer. It is metabolized into fluorouracil (5-FU) in the liver; hence, its mechanism of action is similar to that of 5-FU. Cardiac toxicity, although rarely seen, may be of concern in some patients. Although multiple hypotheses have been proposed for the mechanism of cardiotoxicity, coronary vasospasm is the most commonly accepted one, as patients usually present with chest pain resembling acute myocardial infarction. Electrocardiography may demonstrate ST-segment elevation, and cardiac biomarkers may be elevated. Cardiotoxicity with 5-FU has been reported widely. Capecitabine has been shown to be much less cardiotoxic compared to 5-FU, with only a handful of cases reporting cardiotoxicity with capecitabine. There are no cases reporting cardiotoxicity with both 5-FU and capecitabine in the same patient. In this case report, we present a patient with adverse cardiac effect with capecitabine whose previous 5-FU therapy was stopped due to cardiotoxicity.

14.Proximal embolization of Edwards SAPIEN prosthesis in transcatheter aortic valve implantation
İsa Öner Yüksel, Erkan Köklü, Şakir Arslan, Göksel Çağırcı, Selçuk Küçükseymen
PMID: 26875135  doi: 10.5543/tkda.2015.71240  Pages 75 - 78
Transkateter aort kapak implantasyonu (TAVİ) ciddi aort darlığı olan yüksek riskli hastalarda alternatif tedavi yöntemidir. Minimal invaziv bir işlem olmasına rağmen komplikasyonsuz değildir. Komplikasyonlardan biri TAVİ esnasında kapak embolizasyonudur. Bu yazıda, balonla genişleyebilen aort kapağı embolizasyonu olan ve bu komplikasyonun ameliyata gerek kalmadan yönetildiği bir olgu sunuldu. Kesin tedavi şekli olan açık kalp ameliyatını hastanın kesinlikle reddetmesi nedeniyle embolize kapak konservatif olarak takibe alındı. Hasta hemodinamik olarak stabil bir durumda yoğun bakım ünitesinde alındı ve işlemden bir hafta sonra taburcu edildi.
Transcatheter aortic valve implantation (TAVI) is considered an alternative therapy in high-risk patients with severe aortic stenosis (AS). However, this minimally invasive procedure carries potential complications, such as valve embolization at time of TAVI. We present a case of balloon-expandable aortic valve embolization which was managed nonsurgically. Valve embolization was managed conservatively, as the patient refused open heart surgery for definitive treatment. The patient was transferred to the intensive care unit in stable hemodynamic condition and discharged 1 week following the procedure.

15.Inappropriate shock and battery switching to “End of Life” in a patient with biventricular ICD during magnetic resonance imaging
İlyas Atar, Uğur Bal, Çağatay Ertan, Bülent Özin, Haldun Müderrisoğlu
PMID: 26875136  doi: 10.5543/tkda.2015.68624  Pages 79 - 81
Kişide kalp pili veya implante edilebilir kardiyoverter defibrilatör (ICD) varlığı manyetik rezonans görüntülemesi için göreceli olarak kontraendikedir. Çift odacıklı ICD’ler, ileri kalp yetersizliği tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Manyetik rezonans görüntülemesi ile çift odacıklı ICD’ler arasındaki etkileşim hakkında bilgi oldukça sınırlıdır. Biz bu olguda, çift odacıklı ICD’si olan pil bağımlı bir hastaya pilin varlığının farkında olunmadan lomber omurgayı görüntülemek için çekilen manyetik rezonans görüntülemesinin sonuçlarını sunduk.
Presence of a cardiac pacemaker or implantable cardioverter defibrillator (ICD) is a relative contraindication to magnetic resonance imaging (MRI). Biventricular ICDs are often used in the treatment of advanced heart failure; however, reports on experience with biventricular ICDs are lacking in the literature. In this case report, we describe a pacemaker-dependent patient with a biventricular ICD on whom an MRI of the lumbar spine was performed without having realized the presence of the ICD.

16.Scorpion envenomation-induced acute thrombotic inferior myocardial infarction
Ahmet Oytun Baykan, Mustafa Gür, Armağan Acele, Taner Şeker, Murat Çaylı
PMID: 26875137  doi: 10.5543/tkda.2015.88590  Pages 82 - 86
Akrep sokması sonrasında ortaya çıkan ciddi kardiyak komplikasyonlar nadir olarak bildirilmekle birlikte, kendisini genellikle ST segment yükselmesiz miyokart enfarktüsü, kardiyojenik şok ya da miyokardit şeklinde gösterir. Muhtemel mekanizmalar arasında, akrep zehiri tarafından aktive edilen sempatik deşarj ve katekolamin salınımına bağlı gelişen kan basıncı ile koroner vazospazm dengesinin kaybolması ya da toksinin miyokart üzerine direkt etkisi yer alır. Bu yazıda, akrep sokmasından iki saat sonra akut alt duvar miyokart enfarktüsü gelişen 55 yaşında erkek hasta sunuldu. Yapılan koroner anjiyografide saptanan sol sirkumfleks arterdeki total trombotik tıkanıklık; glikoprotein IIb/IIIa inhibitörü, trombüs aspirasyonu, antitoksin serum ve destek terapisi ile başarılı bir şekilde tedavi edildi. Sonuç olarak, akrep sokması neticesinde ortaya çıkan hayatı tehdit edebilecek miyokart enfarktüsü klinik seyri daha da kötüleştirebilir ve bu sürecin yönetimi akut koroner sendromlardakine benzer şekilde yapılmalıdır.
The occurrence of a serious cardiac emergency following scorpion envenomation has rarely been reported and, when so, mostly presented as non-ST segment elevation myocardial infarction, cardiogenic shock, or myocarditis. Possible mechanisms include imbalance in blood pressure and coronary vasospasm caused by the combination of sympathetic excitation, scorpion venom-induced release of catecholamines, and the direct effect of the toxin on the myocardium. We report a case of a 55-year-old man who presented with acute inferior wall myocardial infarction (MI) within 2 h of being stung by a scorpion. Coronary angiogram revealed total thrombotic occlusion of the left circumflex artery, which was treated successfully with glycoprotein IIb/ IIIa inhibitor, thrombus aspiration, antivenom serum, and supportive therapy. Therefore, life-threatening MI can complicate the clinical course during some types of scorpion envenomation and should be managed as an acute coronary syndrome.

CASE IMAGE
17.Malposition of an atrial pacemaker lead crossing through patent foramen ovale in a patient with ischemic stroke
Yusuf Karavelioğlu, Tolga Doğan, Macit Kalçık, Adnan Yalçınkaya
PMID: 26875138  doi: 10.5543/tkda.2015.39167  Page 87
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
18.Left atrial metastasis of Ewing’s sarcoma mimicking atrial myxoma
Recep Kurt, Hakkı Kaya, Osman Beton, Hasan Yücel, Gülaçan Tekin
PMID: 26875139  doi: 10.5543/tkda.2015.59954  Page 88
Abstract | Full Text PDF

CASE IMAGE
19.An unusual cause of severe tricuspid stenosis
Mehrnoush Toufan, Leili Pourafkari, Rezayat Parvizi, Behrouz Shokouhi, Nader D Nader
PMID: 26875140  doi: 10.5543/tkda.2015.57513  Page 89
Abstract | Full Text PDF | Video

20.A rare complication of percutaneous coronary intervention: aortic pseudoaneurysm
Akif Serhat Balcıoğlu, Sinan Akıncı, Ali Çoner, Davran Çiçek, İbrahim Haldun Müderrisoğlu
PMID: 26875141  doi: 10.5543/tkda.2015.65748  Page 90
Abstract | Full Text PDF

21.Criss-cross heart with dextrocardia and transposition of the great arteries: a rare pathology
Taner Kasar, Pelin Ayyıldız, Aysel Türkvatan, Yakup Ergul, Alper Guzeltas
PMID: 26875142  doi: 10.5543/tkda.2015.00057  Page 91
Abstract | Full Text PDF | Video

OTHER ARTICLES
22.Comment on cardiyology publications
Ertan Ural
Page 92
Abstract | Full Text PDF

© copyright 2017 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale