Turk Kardiyol Dern Ars: 41 (3)

Volume: 41  Issue: 3 - April 2013

ORIGINAL ARTICLE
1.Relation of neutrophil/lymphocyte ratio with the presence and severity of coronary artery ectasia
S. Selim Ayhan, Serkan Öztürk, Alim Erdem, Mehmet Fatih Özlü, Mehmet Özyaşar, Kemalettin Erdem, Mehmet Yazıcı
PMID: 23703551  doi: 10.5543/tkda.2013.83030  Pages 185 - 190
Amaç: Nötrofil/lenfosit oranının (N/L oranı) kardiyovasküler olay ve mortalite ile ilişkili olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada, koroner arter ektazisi (KAE) olan hastalarda N/L oranı araştırıldı.
Çalışma planı: Koroner anjiyografi sonrası KAE tanısı konulan 50 hasta (29 erkek, 21 kadın; ortalama yaş 51.1±7.1 yıl) ve normal koroner arter saptanan 28 hasta (16 erkek, 12 kadın; ortalama yaş 49.5±9.4 yıl) çalışmaya dahil edildi. Temel demografik ve klinik özellikler kaydedildi. Ektazik segment sayısı hesaplandı. Hematolojik parametreler ölçüldü ve N/L oranı hesaplandı.
Bulgular: Nötrofil/lenfosit oranı KAE grubunda anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla, ortanca [%25-%75 persantil] 2.2 [1.6-3.0] ve 1.8 [1.4-2.0]; p=0.014). Spearman korelasyon analizinde N/L oranının ektazik segment sayısıyla pozitif korelasyon gösterdiği saptandı (r=0.35; p<0.002). Çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile de KAE ve N/L oranı arasındaki bağımsız ilişki gösterildi (odds oranı 2.674, %95 güven aralığı 1.184-6.039, p=0.018).
Sonuç: Koroner ektazili hastalarda N/L oranı artmıştır. N/L oranı KAE varlığı ve ciddiyetiyle ilişkilidir.
Objectives: It has been shown that the neutrophil to lymphocyte ratio (N/L ratio) is associated with cardiovascular events and mortality. In this study, we investigated the N/L ratio in patients with coronary artery ectasia (CAE).
Study design: Fifty patients diagnosed with CAE using coronary angiography were included in the study (29 male, 21 female; mean age, 51.1±7.1 years). The control group consisted of 28 patients who had normal coronary arteries as determined by coronary angiography (16 male, 12 female; mean age, 49.5±9.4 years). Basal characteristics were recorded. The number of ectatic segments was noted. Hematologic parameters were measured and the N/L ratio was calculated.
Results: The N/L ratio was significantly higher in the CAE group compared with control group (median [25-75% percentile] 2.2 [1.6-3.0] vs. 1.8 [1.4-2.0], p=0.014, respectively). The Spearman correlation analysis demonstrated that the N/L ratio
positively correlated with number of ectatic segments (r=0.35; p<0.002). Multivariable logistic regression analysis showed an independent relationship between CAE and the N/L ratio (odds ratio 2.674, 95% confidence interval 1.184-6.039, p=0.018).
Conclusion: The N/L ratio is higher in patients with CAE. This ratio is related to presence and severity of CAE.

2.Editorial: Inflammation and coronary artery disease: as a new biomarker neutrophil/lymphocyte ratio
Mehmet Güngör Kaya
PMID: 23703552  doi: 10.5543/tkda.2013.84484  Pages 191 - 192
xcxcxbc
xcxxc

3.Correlation among the heart rate variability indices in healthy children and those with atrial septal defect
Bülent Koca, Süleyman Bakari, Funda Öztunç
PMID: 23703553  doi: 10.5543/tkda.2013.37676  Pages 193 - 198
Amaç: Az sayıda araştırmacı kalp hızı değişkenliğinin (HRV) değerlendirilmesinde zaman veya frekans alan ölçümlerini, çoğu ise zaman alanı ve spektral analizi kullanmaktadır. Buçalışmada, atriyal septal defektli (ASD) olgular ve sağlıklı çocuklarda HRV’nin zaman ve frekans alan indeksleri arasında korelasyon olup olmadığı araştırıldı.
Çalışma planı: ASD’li 28 ve sağlıklı 32 çocuk olmak üzere toplam 60 çocuk çalışmaya alındı. Zaman alan ölçümleri ve frekans alan ölçümleri 24 saatlik Holter EKG kayıtlarından yapıldı. Her bir grupta zaman alan ölçümlerinin kendi içinde ve frekans alan ölçümleri ile arasındaki korelasyon araştırıldı.
Bulgular: Düşük frekans/yüksek frekans (LF/HF) oranı hariç diğer tüm ölçümler arasında pozitif korelasyon saptandı. Çeşitli değişkenler arasındaki korelasyon derecesi bazılarında güçlü diğerlerinde zayıf olmak üzere farklı bulundu.
Sonuç: Çalışmamızda hem ASD’li hastalar hem de sağlıklı çocuklarda zaman alan ölçümleri ve frekans alan ölçümleri arasında korelasyon varlığı gösterildi. Aralarında güçlü bir korelasyon olan indekslerin bazıları birbirlerinin yerine kullanılabilir.
Objectives: Most researchers use the time domain and spectral analysis in the assessment of heart rate variability (HRV), while others use either the time or frequency domain measures. In this study, we investigated the presence of correlation between the time and frequency domain indices of HRV in normal healthy children and in patients with atrial septal defect (ASD).
Study design: A total of 60 children, 28 with ASD and 32 healthy children, were recruited. Time domain measures and frequency domain measures were analyzed from the 24-hour Holter ECG records. Correlation between time domain measures and frequency domain measures as well as correlation within the time domain measures was computed in each group.
Results: There was a positive correlation among all the measurements except the low- (LF) and high- (HF) frequency (LF/ HF) ratio which was negatively correlated. The degree of correlation was stronger in some variables and weak in others.
Conclusion: We have shown that time domain measures are correlated with frequency domain measures in both ASD patients and in healthy children. Some of these indices are so strongly correlated with each other that they can be used interchangeably.

4.Elevated red blood cell distribution width in healthy smokers
Ertuğrul Kurtoğlu, Erdal Aktürk, Hasan Korkmaz, İsa Sincer, Mücahid Yılmaz, Kenan Erdem, Ahmet Çelik, Ramazan Özdemir
PMID: 23703554  doi: 10.5543/tkda.2013.42375  Pages 199 - 206
Amaç: Kırmızı kan hücreleri dağılım genişliğinin (KHDG) bazı kardiyovasküler ve pulmoner hastalıklarda morbidite ve mortalite için önemli bir risk faktörü olduğu bildirilmiştir. Biz bu çalışmada sigara içen sağlıklı bireylerde KHDG değerlerini
araştırmayı hedefledik.
Çalışma planı: Sigara kullanmakta olan 220 sağlıklı birey ile yaş ve cinsiyet uyumlu daha önce sigara kullanım öyküsü olmayan 230 sağlıklı birey çalışmaya alındı. Günlük içilen sigara sayısı, paket-yıl olarak hesaplanan sigara kullanım süresi kaydedildi. Tüm hastalarda tam kan sayımı, yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) ve lipit profilleri ölçümleri yapıldı.
Bulgular: Ortalama KHDG değerleri sigara içenlerde içmeyenlere göre daha yüksekti (13.9±1.2 ve 13.1±0.8, p<0.0001). Ortalama beyaz küre sayısı, ortalama trombosit hacmi ve hs-CRP seviyeleri de sigara kullananlarda kullanmayanlara göre daha yüksekti (sırasıyla, 8440±1.750 ve 7090±1550, p<0.0001; 8.7±0.8 fL ve 8.3±0.6 fL, p<0.0001; 2.42±0.53 mg/L ve 1.46±0.52 mg/L, p<0.0001). Günlük tüketilen sigara sayısı ve sigara kullanım süresi ile KHDG arasında anlamlı pozitif bir ilişki saptandı (sırasıyla, r=0.565 ve r=0.305).
Sonuç: Artmış KHDG sigara kullanımı ile ilişkilidir ve sigara içenlerde enflamatuvar aktivitenin bir belirteci olabilir.
Objectives: Red blood cell distribution width (RDW) has been reported to be a marker of morbidity and mortality for some cardiovascular and pulmonary diseases. We aimed to evaluate RDW values in otherwise healthy smokers.
Study design: Two hundred and twenty consecutive subjects with current smoking and 230 age- and gender-matched healthy subjects without smoking history were enrolled. Number of cigarettes smoked per day and duration of smoking, evaluated as pack years, were recorded. Complete blood count, high-sensitivity C-reactive protein (hs-CRP) levels and lipid profile were analyzed in all study participants.
Results: The mean RDW values were higher in smokers than in nonsmokers (13.9±1.2 vs. 13.1±0.8, p<0.0001). The mean leukocyte count, mean platelet volume and hs-CRP levels were also significantly greater in smokers when compared to nonsmokers (8440±1.750 vs. 7090±1550, p<0.0001; 8.7±0.8 fL vs. 8.3±0.6 fL, p<0.0001; 2.42±0.53 mg/L vs. 1.46±0.52 mg/L, p<0.0001, respectively). Significant positive correlations between RDW and number of cigarettes smoked per day and between RDW and duration of smoking were identified (r=0.565 and r=0.305, respectively).
Conclusion: Elevated RDW is associated with cigarette smoking and may be a useful indicator of inflammatory activity in smokers.

5.Clinical and morphological evaluation of coronary bifurcation lesions
Mustafa Kurt, Ibrahim Halil Tanboga, Mehmet Fatih Karakaş, Eyup Büyükkaya, Adnan Burak Akçay, Nihat Şen, Enbiya Aksakal
PMID: 23703555  doi: 10.5543/tkda.2013.38073  Pages 207 - 211
Amaç: Koroner bifurkasyon lezyonlarının anatomik ve morfolojik özelliklerini araştırmayı
Çalışma planı: Çalışmaya koroner anjiyografi yapılan 542 stabil hasta alındı. Bifurkasyon lezyonları en az 2.5 mm çaplıve en az %50 darlık olan ana dal ve yan dal lezyonları olarak tanımlandı. Bu ölçütler kullanılarak, bifurkasyon lezyonlarının varlığı ve sayısı, bu lezyonların bulunduğu damarlar, Medina sınıflandırmasına göre lezyonun tipi ve bifurkasyon lezyonunun açısı belirlendi.
Bulgular: Bifurkasyon tanımına göre hastaların %19.3’ünde(n=105) bifurkasyon lezyonu vardı. Bunların %77’sinde, bifurkasyon açısı 70°’nin altında idi. Tüm lezyonların yaklaşık %37’si Medina 1.1.1 sınıflandırması ile uyumlu idi. Tümbifurkasyon lezyonlarının yaklaşık %56’sı sol ön inen arter (LAD), %25.4’ü sirkumfleks arter (Cx) ve %12.5’i sağ koroner arter (RCA) bölgesinde idi. Medina 1.1.1 tip lezyonlar ensık LAD ve RCA’da gözlenirken en az Cx ve sol ana koroner bölgesinde saptandı. Diyabet bifurkasyon lezyonu olan hastalarda olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek sıklıkta saptandı.
Sonuç: Bifurkasyon lezyonları koroner anjiyografi pratiğinde sıkça gözlenmektedir. Bunların anjiyografik özellikleri ve bu lezyonların klinik durumla ile ilişkisi uygun girişimsel tedavinin seçiminde çok önemli olabilir.
Objectives: We aimed to investigate the anatomical and morphological characterization of coronary bifurcation lesions.
Study design: The study population consisted of 542 stable patients who underwent coronary angiography. Bifurcation lesions were defined as a lesion ≥50% diameter stenosis involving a main branch and/or contiguous side branch with a diameter of ≥2.5 mm. Using these criteria, the presence and number of bifurcation lesions, bifurcation lesion location, lesion classification according to Medina classification and the angle of the bifurcation lesion were determined.
Results: According to the bifurcation definition 19.3% (n=105) of our patients had bifurcation lesions. In 77% of all bifurcation lesions, the bifurcation angle was <70°. About 37% of all lesions were concordant with the Medina 1.1.1 classification. Approximately 56% of bifurcation lesions were in the LAD region, 25.4% in the Cx region, and 12.5% in the RCA region. Medina 1.1.1 was the most frequently observed in the LAD and RCA regions, while it was least common in the Cx and LMCA regions. Diabetes was observed to be significantly higher in those with bifurcation lesions than in those without.
Conclusion: Bifurcation lesions are frequently observed in coronary angiography practice. Angiographic characteristics and the relationship of these lesions with clinical conditions may be a crucial factor in choosing the appropriate interventional procedure.

6.Our clinical experience of Takotsubo cardiomyopathy and the first case series from Turkey
Zekeriya Küçükdurmaz, Hekim Karapınar, Mehmet Burhan Oflaz, İbrahim Gül, Gülay Aydın, Hakan Güneş, Ahmet Yılmaz
PMID: 23703556  doi: 10.5543/tkda.2013.53059  Pages 212 - 217
Amaç: Türk toplumunda Takotsubo kardiyomiyopatisi (TK) görülme sıklığı, klinik gidişi ve prognozu hakkında bilgi yoktur. Bu çalışmanın amacı hastalığın toplumumuzdaki klinik gidişini ve kısa dönem prognozunu belirlemek ve hastalık hakkında hekimlerimizde bilinilirliği ve farkındalığı artırmaktır.
Çalışma planı: Hastanemize son 2 yıl içinde akut ST yükselmeli miyokart enfarktüsü (MI) ön tanısı ile yatırılan ve yapılan incelemeleri sonucunda, Mayo Klinik TK tanı ölçütlerine göre TK tanısı konulan 6 hasta çalışmaya alındı.
Bulgular: Hastalarımızın ortanca yaşı 46 (dağılım 17-64 yıl) olup üçü erkek idi.Olguların 3’ünde emosyonel, 3’ünde fiziksel stres öyküsü mevcut idi. Ortanca troponin I seviyeleri, kardiyopulmoner canlandırma (KPC) uygulanmış 2 hasta hariç,1.65 ng/ml idi (0.48-2.20). EKG’lerinde 4 hastada prekordiyal derivasyonlarda, 2 hastada ise inferiyor bölge derivasyonlarında ST segment yükselmesi görüldü. Koroner anjiyografi 5 olguda normal iken, 1’inde kritik olmayan darlıklar tespit edildi. Olguların 5’inde tipik, 1’inde ters TK tanısı konuldu. Dört hasta komplikasyon gelişmeksizin tam olarak normale dönerken, kardiyojenik şok ve ani kardiyak ölümle gelip KPC uygulanan iki hasta kaybedildi.
Sonuç: Çalışmada ülkemize ait ilk veriler sunulurken aynı zamanda hekimlerimizde bir farkındalık oluşturulmaya çalışılmıştır. Tanının atlanmaması için akut koroner sendrom tanısı ile acil olarak kateter laboratuvarına alınıp ciddi darlık saptanmayanhastalara mutlaka en kısa sürede ventrikülografi veya ekokardiyografik inceleme yapılmalıdır.
Objectives: There is no data about the incidence, progress and prognosis of Takotsubo Cardiomyopathy (TC) from Turkey. This study aimed to search for the progress and shortterm prognosis of TC patients and to increase the familiarity and awareness for TC in Turkey.
Study design: We included 6 patients who were referred to our center with ST elevation myocardial infarction and diagnosed as TC according to the Mayo Clinic diagnostic criteria.
Results: Our patients’ median age was 46 years (range 17 to 64 years) and 3 of them were males. Triggering factors included emotional stress (3 patients) and physical stress (3 patients). Median troponin I level was 1.65 ng/ml (0.48-2.20), excluding the patients who underwent cardiopulmonary resuscitation. ST elevation in precordial leads was observed on the ECG of 4 patients and in inferior leads on ECG of 2 patients. Five patients’ coronary arteries were normal and were diagnosed as typical, but 1 patient had non-critical stenosis on the coronary arteries and was diagnosed with reverse TC. Four patients were discharged without any complications but 2 presented with sudden cardiac death.
Conclusion: This study presented the first data about TC in Turkey while attempting to increase awareness about the disease. Emergent ventricle evaluation by ventriculography or echocardiography is recommended for acute coronary syndrome patients with non-critical stenosis for the differential diagnosis.

7.The prevalence of alternative herbal medicine and nutritional complementary product intake in patients admitted to out-patient cardiology departments
Esra Gücük İpek, Yeşim Güray, Burcu Demirkan, Ümit Güray, Habibe Kafes, Funda Başyiğit
PMID: 23703557  doi: 10.5543/tkda.2013.15146  Pages 218 - 224
Amaç: Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların bitkisel kökenli alternatif tedaviler ile tamamlayıcı besin ürünlerini tüketim sıklığını ve bu ürünleri kullanan hastaların demografik özelliklerini, eşlik eden hastalıkları ile ilaç kullanma oranlarını belirlemek.
Çalışma planı: Haziran 2011 ile Mart 2012 tarihleri arasında kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalara yaş, cinsiyet, eğitim durumu, meslek, kronik hastalık, ilaç, alternatif ve tamamlayıcı tedavi ürünlerinin kullanımı ile bu ürünlerin ne amaçla, kimin tavsiyesi ile başlandığını sorgulayan anket formları verildi. Toplanan formlardaki veriler analiz edildi.
Bulgular: Toplam 454 hasta ile anket yapıldı. Hastaların %48’i kadın, ortalama yaşları 49±13 idi. Hastaların %12’sinde diyabet, %34’ünde hipertansiyon, %26’sında koroner arter hastalığı, %7’sinde kalp yetersizliği vardı. Hastaların %58’inde kronik bir hastalık, %49’unda her hangi bir kardiyovasküler hastalık, %57’sinde ilaç kullanma öyküsü bulunuyordu. Vitamin ve mineral kullanımı dahil edildiğinde alternatif ve tamamlayıcı ürünleri kullanan 75 (%16) hasta saptandı. Vitamin ve mineraller hariç tutulduğunda 56 (%12) hastanın en az bir ürün, 24 (%5) hastanın birden fazla sayıda ürün kullandığı belirlendi. Sarımsak(n=33), keten tohumu (n=13), zencefil (n=12), omega 3 (n=12), zerdeçal (n=11) en çok tercih edilen ürünlerdi. Hastaların %32’si hipertansiyon, %23’ü hiperlipidemi tedavisi, %20’si daha sağlıklı olmak için bu ürünleri kullandıklarını belirtti. Alternatif ürünleri kullanan grupta kadın hasta oranı kullanmayan gruba kıyasla daha fazla olup (p=0.04), yaş ortalamalarının da daha yüksek olduğu saptandı (p=0.004). Eğitim düzeyinin yüksek olması, ilaç kullanma, kronik hastalık, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalık öyküsü, bu ürünleri kullananlarda kullanmayan hastalara göre anlamlı olarak fazlaydı.
Sonuç: Kardiyoloji polikliniklerine başvuran hastalarda bitkisel kökenli alternatif tedaviler ile tamamlayıcı besin ürünlerinin yaygın olarak kullanıldığı belirlendi. Yaşlı, eğitim düzeyi yüksek, kadın cinsiyette olan, ilaç kullanan ve kronik bir hastalığı bulunan hastalarda bu ürünlerin daha fazla tüketildiği saptandı.
Objectives: To detect the prevalence of alternative herbal medicine and nutritional complementary product intake in patients admitted to outpatient cardiology clinics and to determine demographic characteristics, comorbidities and medical properties of those patients.
Study design: Patients admitted to outpatient cardiology clinics between June 2011 and March 2012 were given questionnaires involving age, gender, education, occupation, chronic illness, medication, herbs, nutritional complementary products, the index purpose and motivation for using herbs and nutritional complementary products. The data of those questionnaires were analyzed.
Results: A total of 454 questionnaires were collected. The mean age was 49±13 and 48% of the participants were female. Of those patients, 12% had diabetes, 34% had hypertension, 26% had coronary artery disease, 7% had heart failure, 58% had chronic illness, 49% had cardiovascular disease, and 57% had history of drug intake. Including vitamins and minerals, there were 75 (16%) patients taking alternative and complementary medicine. When vitamins and minerals were excluded, 56 (12%) patients were using at least one product, while 24 (5%) patients were using more than one. Garlic (n=33), flaxseed (n=13), ginger (n=12), omega 3 (n=12), and turmeric (n=11) were the most popular products. Of those 56 patients, 32% were using alternative medicine for hypertension and 23% for hyperlipidemia treatment, while 20% were using those products to be healthier in general. Alternative medicine was more prominent in females (p=0.04), and older patients (p=0.004). Education level, drug intake, and the presence of chronic illnesses, hypertension and cardiovascular disease were significantly higher in those patients.
Conclusion: Alternative and complementary products were common in patients admitted to outpatient cardiology clinics. Female gender, advanced age, higher education level, drug intake, and having a chronic illness were predisposing factors.

CASE REPORT
8.Ortner’s syndrome caused by dissecting aortic aneurysm
Ferhat Özyurtlu, Halit Acet, Mehmet Zihni Bilik, Abdurrahman Tasal
PMID: 23703558  doi: 10.5543/tkda.2013.47935  Pages 225 - 227
Ortner senromu kardiyovasküler nedenlerle oluşan sol larenjeal reküren sinir basısına bağlı ses kısıklığıdır. Kardiyovasküler nedenler kalp kapak hastalıkları, torasik aort anevrizması, doğuştan kalp hastalıkları gibi geniş bir yelpazeye sahiptir. Bu yazıda, literatürde daha önce bildirilmemiş büyüklükte bir çapa (120 mm) ulaşan dev disekan aort anevrizmasına bağlı olarak gelişen Ortner sendromu olgusu sunuldu. Yetmiş bir yaşındaki erkek hasta efor dispnesi, halsizlik ve ses kısıklığı yakınmaları ile başvurdu. İndirekt laringoskopik bakıda sol ses teli felci görülen hastanın göğüs radyografisinde sol üst zonu dolduran 120 mm’ye ulaşan kitle saptandı. Toraksın bigisayarlı tomografisinde aort yayı düzeyinde çapı 120 mm’ye ulaşan diseksiyon gelişmiş aort anevrizması vardı. Önerilen cerrahi tedaviyi kabul etmeyen hasta izlemin 4. ayında kaybedildi.
Ortner’s syndrome results in hoarseness caused by compression of the left laryngeal recurrent as a result of cardiovascular pathology. A wide range of cardiovascular such as valvular heart disease, thoracic aortic aneurysm and congenital heart disease may result in Ortner’s syndrome. We present a case of Ortner’s syndrome caused by a large diameter (120 mm) aneurysm, previously unreported in the literature. A male patient aged 71 years was admitted to our clinic for exertional dyspnea, asthenia and hoarseness. In the indirect laryngoscopic examination, left vocal cord paralysis of the patient was observed and his chest X-ray revealed a mass with a diameter of 120 mm that filled the left upper zone. A dissected aortic aneurysm 120 mm in diameter in arcus level at thorax was seen in CT imaging. Surgical treatment was suggested; however, the patient refused treatment and died at the 4th month of the follow up period.

9.Intracranial hemorrhage due to pulmonary thromboembolism in heparin therapy and therapeutic management of patients hospitalized with massive pulmonary embolism after discharge
Feyzullah Beşli, Mesut Keçebaş, Mehmet Fethi Alişir, Fatih Güngören
PMID: 23703559  doi: 10.5543/tkda.2013.75031  Pages 228 - 232
Bu yazıda, intrakraniyal kanama öyküsü olan ve masif pulmoner tromboemboli (PTE) ile hastaneye yatırılan bir olgu sunuldu. Elli dokuz yaşında kadın hasta diz ameliyatı sonrası PTE nedeniyle antikoagülan ilaç kullanırken intrakraniyal kanama geçirdi. Bu nedenle antikoagülan tedavi kesildi. Antikoagülan tedavi kesildikten 47 gün sonra hasta acil servise ani gelişen nefes darlığı ve presenkop yakınması ile başvurdu. Hipotansiyon saptanan hastada, transtorasik ekokardiyografide sağ ventrikül yüklenmesine ait bulgular görüldü. Kontrast destekli toraks bilgisayarlı tomografisinde pulmoner arterde çatallanma düzeyinde eyer tarzında her iki ana pulmoner artere uzanan dolma defekti saptandı. Masif PTE tanısı konan hastaya serebrovasküler kanama öyküsü olması nedeniyle trombolitik tedavi uygulanmadı. Hastaya intravenöz fraksiyone olmayan heparin başlandı. Heparin tedavisi ile klinik iyileşme sağlanamayan hastaya pulmoner anjiyografi ve trombüs aspirasyonu uygulandı. Trombüs aspirasyonu ile belirgin klinik iyileşme sağlandı. İşlemden sonra hastaya anti faktör Xa takibi yapılarak bemiparin tedavisi düzenlendi. Alt ekstremite venöz Doppler ultrasonografisinde sağ poplitea veninde subakut-kronik dönem trombüs saptanması üzerine hastada vena kava inferiyora filtre yerleştirildi. Trombolitik tedavi için kontraendikasyon bulunan bu hasta grubunda perkütan pulmoner trombüs aspirasyonu tercih edilebilir. Ayrıca, bu hasta grubunda antikoagülan tedavi olarak yakın aPTT takibi ile fraksiyone olmayan heparin veya anti faktör Xa takibi ile düşük molekül ağırlıklı heparin kullanılabilir.
A patient with a history of intracranial hemorrhage who was hospitalized due to massive pulmonary thromboembolism (PTE) was presented. A 59-year-old female patient had an intracranial hemorrhage while under anticoagulant therapy due to PTE after a knee operation. Therefore, the anticoagulant therapy was discontinued. Forty-seven days after the cessation of the anticoagulant treatment, the patient was admitted to the emergency department with a complaint of acute dyspnea and presyncope. Transthoracic echocardiography showed signs of right ventricular overload. Contrast-enhanced thorax computed tomography showed saddle-like filling defects in the level of pulmonary trunk bifurcation to the extension of both the main pulmonary arteries. The patient was admitted with a massive PTE. Fibrinolytic treatment could not be given due to the history of hemorrhagic stroke while under heparin infusion therapy. The patient dyspnea did not resolve, so pulmonary angiography and thrombus aspiration was planned. The patient’s clinical status had improved after the thrombus aspiration. After the thrombus aspiration, bemiparin treatment was given via effective anti-factor Xa level. Due to lower extremity Doppler ultrasonography showing subacute- chronic thrombosis on the right popliteal vein, inferior vena cava filter was inserted. When thrombolytic therapy cannot be given to patients with a high risk bleeding, the embolectomy and/or aspiration of pulmonary thrombus may be an appropriate treatment option. In such patients, for anticoagulant therapy, unfractioned heparin with close aPTT follow-up or low molecular weight heparin therapy with antifactor Xa follow-up can be used.

10.Atrioventricular complete block occurring 12 years after successful ablation of slow-slow atrioventricular nodal reentrant tachycardia
Ebru Golcuk, Kivanc Yalin, Ahmet Kaya Bilge, Kamil Adalet
PMID: 23703560  doi: 10.5543/tkda.2013.74419  Pages 233 - 237
Atriyoventriküler nodal yeniden girişli taşikardi (AVNRT), paroksismal taşikardilerin en sık nedenidir. Yavaş yolun selektif radyofrekans (RF) kateter ablasyonu AVNRT’li hastalarda tercih edilen tedavi haline gelmiştir. Atriyoventriküler tam blok işleme bağlı nadir, fakat ciddi bir komplikasyondur. Sıklıkla işlem sırasında veya hemen sonrasında oluşur. Bu yazıda, 33 yaşındayken semptomlu AVNRT nedeniyle başarılı ablasyon uygulanan 45 yaşında bir hasta sunuldu. Hasta yavaş yolun RF ablasyonunundan 12 yıl sonra paroksismal AV tam blok ile başvurdu ve kalıcı DDD pacemaker implantasyonu yapıldı. Bu olguda görüldüğü gibi, AV tam blok RF ablasyonun komplikasyonu olarak işlemden yıllar sonra ortaya çıkabilir.
Atrioventricular nodal reentrant tachycardia (AVNRT) is the most frequent form of paroxysmal supraventricular tachycardia. Selective radiofrequency (RF) catheter ablation of the slow pathway is an ideal method for treatment of patients with AVNRT. Complete atrioventricular block is a rare but serious complication of RF ablation, and primarily occurs during or immediately after the procedure. We report on a 45-year-old woman who underwent successful ablation for symptomatic AVNRT at the age of 33. She presented with paroxysmal complete AV block, which developed twelve years after RF ablation of the slow pathway and a permanent DDD pacemaker was implanted. As seen in the case we report, complete AV block complicating RF ablation can occur years after the procedure.

11.Percutaneous antegrade transarterial treatment of traumatic radial arteriovenous fistula
Kudret Keskin, Ayhan Olcay, Fatih Eren
PMID: 23703561  doi: 10.5543/tkda.2013.36690  Pages 238 - 240
Travmatik arteriyovenöz fistüller çoğunlukla kanamanın eşlik ettiği delici travma sonucu oluşur. Tipik olarak hastalarda travma bölgesinde titreşim ve üfürüm tespit edilir. Bu yazıda, yaklaşık 10 yıl önce sağ el bileğine aldığı delici travma sonrası arteriyovenöz fistül gelişmiş olan ve sağ elde şişlik ve ağrı yakınması ile başvuran bir kadın hasta sunuldu. Gerek çoklu fistül olması gerekse öncesine ait cerrahi girişim hikayesi sebebiyle yeni bir cerrahi gerişim riskli bulundu. Bu sebeple radyal arter yoluyla “coil” embolizasyonu yapıldı.
Traumatic arteriovenous fistulas (AVF) are almost exclusively the result of penetrating trauma and there is usually a history of hemorrhage. Typically, the patient demonstrates a thrill and bruit over the site of injury. We report a woman who presented with longstanding pain and swelling of the right hand due to radial AVF that possibly occurred following an injury to the right hand that happened 10 years prior to the date of admission. Since surgery was considered high risk due to multiple fistulas and previous surgery, percutaneous coil embolization was performed via the ipsilateral antegrade radial approach.

12.Polymorphic ventricular tachycardia (Torsades de pointes) due to licorice root tea
Serkan Öztürk, Kayıhan Karaman, Mustafa Çetin, Alim Erdem
PMID: 23703562  doi: 10.5543/tkda.2013.72547  Pages 241 - 244
Uzamış QT sendromları EKG’de uzamış QT aralıkları ile tanınan kardiyak repolarizasyon bozukluklarıdır. Bu elektrofizyolojik anormallik hızlı, polimorf ventrikül taşikardisine (VT) bağlı senkop veya ani kardiyak ölümlere de neden olabilir. Meyan kökü (Glikrizin glabra kökü) glikrizin, steroller ve çok sayıda flavonlar içerir. Glikrizinin otonom sinir sistemi aracılığıyla kardiyak repolarizasyon ve depolarizasyon üzerine etkileri olabilir. Bu yazıda, hastaneye yatıştan önce 2 gün boyunca kabızlık tedavisi için 5-6 bardak meyan kökü çayı içen ve polimorf VT (torsades de pointes) nedeniyle acil servise kabul edilen bir olgu sunuldu. Meyan kökü tüketimi kardiyak aritmi nedeniyle hastaneye başvuran hastalarda göz önüne alınmalı ve aşırı miktarda tüketildiğinde bir kardiyak aritmiye neden olabileceği düşünülmelidir.
Longed QT syndromes are cardiac repolarization disorders characterized by longed QT intervals on ECG. This electrophysiological abnormality may lead to syncope or sudden cardiac death due to rapid, polymorphic ventricular tachycardia (VT). Licorice root (Glycyrrhizin glabra root) contains Glycyrrhizin, sterols and many flavones. Glycyrrhizin may have effects on cardiac repolarization and depolarization through the autonomic nervous system. We present a case of polymorphic VT (torsades de pointes) secondary to drinking 5-6 glasses of licorice root tea for constipation for 2 days prior to admission to emergency department. Licorice root consumption should be taken into account in all patients admitted to the hospital for cardiac arrhythmia. It may cause cardiac arrhythmia when consumed regularly and in excessive amounts.

13.Multimodality imaging of a giant caseous calcification of the mitral annulus
Suzan Hatipoğlu Akpınar, Ruken Bengi Bakal, Ahmet Güler, Nihal Özdemir
PMID: 23703563  doi: 10.5543/tkda.2013.20737  Pages 245 - 247
Bu yazıda, 58 yaşında bir kadın hastada mitral halkasının alışılmışın dışında bir büyüklükteki kazeöz kalsifikasyonu olgusu sunuldu. Kitle ekokardiyografik inceleme sırasında tespit edildi ve mitral arka halkasına tutunmuş büyük (2.9 x 3.1 cm), yuvarlak, yüksek ekojeniteli bir lezyon olarak tanımlandı.Hasta ileri kardiyak girişimsel olmayan görüntüleme yöntemleri ile değerlendirildi ve tanı kesinleştirildi. Mitral halkasının kazeöz kalsifikasyonu nadir görülen ve genelde tanısı transtorasik ekokardiyografi ile konulabilen bir durumdur. Kardiyak tümörlerden ayrımı çok önemli olduğundan tanı konusunda şüphe varsa tamamlayıcı ileri kardiyak görüntüleme yöntemlerine başvurulabilir.
We present an unusual case of giant caseous calcification of the mitral annulus in a 58-year-old female patient. The mass was detected during echocardiography and was defined as a big, round echodense lesion attached to the posterior mitral ring annulus. The patient was further evaluated with a full spectrum of cardiac noninvasive imaging modalities and the diagnosis was confirmed. Caseous calcification of the mitral annulus is a rare entity usually diagnosed by transthoracic echocardiography. Since it is very important to differentiate it from cardiac tumors, complimentary imaging modalities could be used for this purpose if a doubt exists about the diagnosis.

REVIEW
14.Doppler ultrasonography in lower extremity peripheral arterial disease
Samet Verim, İlker Taşçı
PMID: 23703564  doi: 10.5543/tkda.2013.76429  Pages 248 - 255
Sistemik ateroskleroz yaş ile paralel olarak ilerleyen, yaşam kalitesini ve süresini azaltan bir durumdur. Alt ekstremite periferik arter hastalığı (PAH) sistemik aterosklerozun yaşlıda oldukça sık görülen bir yansımasıdır. Alt ekstremitelerde hareket kısıtlılığına ve tüm fonksiyonlarında azalmaya neden olmaktadır. Bu hastalığı olan kişilerde koroner kalp hastalığı ve inme açısından 2-4 kat daha fazla risk bulunmaktadır. Klodikasyon tek başına tanı amacıyla kullanıldığında yaşlılarda daha fazla olmak üzere tüm olgularda PAH’yı göstermede güvenilmez bir işarettir. İlerleyen yaş ile bel omurları ve çevresel eklemlerde meydana gelen dejeneratif değişiklikler tipik klodikasyonun tanımlanmasını da zorlaştırmaktadır. Doppler ultrasonografi (USG) alt ekstremite arterlerinin görüntülenmesinde kullanılan, kolay ulaşılabilir ve invaziv olmayan bir görüntüleme yöntemidir. Bu yazıda Doppler USG’nin PAH tanısını koymadaki yeri kanıta dayalı olarak tartışıldı. PAH’ya ilişkin güncel kılavuzlarda Doppler USG’nin kullanımı ile ilişkili eski ve yeni öneriler gözden geçirildi.
Systemic atherosclerosis is a condition which progresses with age, decreases quality of life, and life expectancy. Lower extremity peripheral arterial disease (PAD) is a common manifestation of systemic atherosclerosis in the elderly. These individuals have a 2 to 4 fold higher risk of coronary heart disease and stroke. In addition, systemic atherosclerosis causes overall functional disability including restricted lower extremity movements. When used alone for diagnostic purposes, claudication is an unreliable sign of PAD in all age groups especially the elderly. Moreover, claudication is difficult to define due to the advancing age and degenerative changes in lumbar and peripheral joints. Doppler ultrasonography (US) is an easily available and noninvasive means of arterial visualization in the lower extremities. In this review, supporting evidence for the use of Doppler US in the diagnosis of PAD will be discussed. Past and present recommendations regarding Doppler US in the current PAD guidelines will be overviewed.

EDITORIAL COMMENT
15.Archives of the Turkish Society of Cardiology: Citation analysis
Orhan Önalan
PMID: 23703565  doi: 10.5543/tkda.2013.91370  Pages 256 - 263
Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi (TKDA) için günümüze kadar herhangi bir atıf analizi yapılmamıştır. Bu yazıda TKDA’nın son 5 yılı için yapılan atıf analizi sonuçlarını paylaştık.
Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi (TKDA) için günümüze kadar herhangi bir atıf analizi yapılmamıştır. Bu yazıda TKDA’nın son 5 yılı için yapılan atıf analizi sonuçlarını paylaştık.

CASE IMAGE
16.Parachute mitral and tricuspid valves together with ventricular septal defect
Alparslan Kurtul, Mustafa Duran, Emre Akkaya, Ender Örnek
PMID: 23703566  doi: 10.5543/tkda.2013.59260  Page 264
Abstract | Full Text PDF

17.Naxos disease: an unusual cause of cardiomyopathy
Hasan Kaya, Mustafa Oylumlu, Faruk Ertaş, Mehmet Guli Çetinçakmak
PMID: 23703567  doi: 10.5543/tkda.2013.61580  Page 265
Abstract | Full Text PDF | Video

18.Minefield in the aorta: a rare case of thrombus
Mehmet Ata Akıl, Hasan Kaya, Faruk Ertas, Mehmet Zihni Bilik
PMID: 23703568  doi: 10.5543/tkda.2013.65365  Page 266
Abstract | Full Text PDF | Video

19.A rare unclassified cardiomyopathy: isolated right ventricle noncompaction
Göksel Açar, Elnur Alizade, Mehmet Vefik Yazıcıoğlu, Zübeyde Bayram
PMID: 23703569  doi: 10.5543/tkda.2013.27095  Page 267
Abstract | Full Text PDF | Video

20.Subacute left ventricular free wall rupture following acute myocardial infarction
Marc-Alexander Ohlow, Eva-Maria Gey, Bernward Lauer
PMID: 23703570  doi: 10.5543/tkda.2013.90868  Page 268
Abstract | Full Text PDF | Video

OTHER ARTICLES
21.Answers of specialist

Page 269
Abstract | Full Text PDF

22.Comments on cardiology publications
Ertan Ural
Page 270
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale