Turk Kardiyol Dern Ars: 40 (6)

Volume: 40  Issue: 6 - September 2012

ORIGINAL ARTICLE
1.The evaluation of hypertensive patients who are supposedly under control according to office blood pressure measurements with ambulatuar blood pressure monitoring: an observational prospective study in three big cities (AKB3IL study)
Ömer Kozan, İstemihan Tengiz, Emin Evren Özcan, Mehmet Emre Özpelit, Ahmet Taştan, Uğur Önsel Türk, Emin Alioğlu, Ertuğrul Ercan
PMID: 23363892  doi: 10.5543/tkda.2012.96462  Pages 481 - 490
Amaç: Bu çalışmada ofis ölçümleri ile kan basınçlarının kontrol altında olduğu düşünülen hastalarda, 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı monitörizasyonu ile kan basınçlarının gerçekten kontrol altında olup olmadığı ve kan basıncı düzeylerinin güncel kılavuzlarda belirtilen eşik değerler ile uyumunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Çalışma planı: Çalışmaya antihipertansif tedavi almakta olan ve ofis ölçümlerinde kan basınçları kontrol altında olduğu düşünülen 940 hasta alındı. Tüm hastalara 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı monitörizasyonu uygulandı.
Bulgular: Çalışmaya alınan 617 (%65.6) hastada gerçek kontrol sağlandığı, 323 (%34.4) hastada ise kontrolün sağlanamadığı belirlendi. Kan basıncı değerlerinin zaman dilimlerine göre incelenmesinde en fazla eşik değer üstü sonuçların gece ve sabah erken saatlerinde olduğu görüldü. Ofis ölçümüyle kan basıncının kontrol altında olduğu düşünülen hastaların büyük bir kısmında gece ve sabah erken hipertansiyonunun devam ettiği, özellikle de diyabet, kronik böbrek yetersizliği ve metabolik sendrom gibi yüksek kardiyovasküler riskli gruplarda bu durumun daha da belirgin olduğu saptandı.
Sonuç: Antihipertansif tedavinin 24 saat etkinlik ve sabah erken saatlerdeki etkinliği yönünden izlenmesi optimal risk modifikasyonu yönünden gerekli bir yaklaşım olarak görünmektedir.
Objectives: The aim of the study is to evaluate hypertensive patients who are supposedly under control according to office blood pressure measurements with 24 hour ambulatuar blood pressure monitoring for determining their actual controlled hypertension rate. In addition, we investigate the adherence ratio of blood pressure measurements to current guidelines.
Study design: Nine hundred-forty hypertensive patients supposedly under control according to office blood pressure measurements were enrolled in the study. Twenty-four hour ambulatuar blood pressure monitoring was performed on all of them.
Results: Actual controlled hypertension was determined in 617 (65.6%) patients whereas 323 (34.4%) patients had uncontrolled hypertension. The blood pressure measurements that were over threshold values were seen mostly at night and in the early morning during ambulatuar blood pressure monitoring. Nocturnal and early morning hypertension was determined in most of the patients who were supposedly under control according to office blood pressure measurements. This was especially true in patients with high cardiovascular risk such as diabetes mellitus, chronic kidney failure, and metabolic syndrome.
Conclusion: Efficacy of antihypertensive therapy during 24 hour and the early morning period is essential for optimal risk modification.

2.Editorial: Beyond blood pressure measurement in the office setting
Doğan Erdoğan
PMID: 23363893  doi: 10.5543/tkda.2012.91979  Pages 491 - 492
Hipertansiyon (HT) dünyada ölümün önlenebilir nedenleri arasında ilk sıradaki yerini korumaktadır. Yaklaşık 1 milyonu aşkın erişkini kapsayan meta analizde, 115/75 mmHg düzeyindeki kan basıncı (KB) değerlerinden başlamak üzere her 20/10 mmHg lik KB artışının kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölüm oranını 2 kat artırdığı açıkça gösterilmiştir
Hipertansiyon (HT) dünyada ölümün önlenebilir nedenleri arasında ilk sıradaki yerini korumaktadır. Yaklaşık 1 milyonu aşkın erişkini kapsayan meta analizde, 115/75 mmHg düzeyindeki kan basıncı (KB) değerlerinden başlamak üzere her 20/10 mmHg lik KB artışının kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölüm oranını 2 kat artırdığı açıkça gösterilmiştir

3.Appropriateness of the current guidelines on reperfusion treatment for patients applying to our hospital with ST-segment elevation acute myocardial infarction
Şükrü Karaarslan, Yusuf İzzettin Alihanoğlu, Bekir Serhat Yıldız, Osman Sönmez, Ahmet Soylu, Ahmet Bacaksız, İhsan Alur, Kurtuluş Özdemir, Akif Düzenli
PMID: 23363894  doi: 10.5543/tkda.2012.68047  Pages 493 - 498
Amaç: Bu çalışmada, hastanemize ST-segment yükselmeli miyokart infarktüsü (STEMI) ile başvuran hastaların reperfüzyon tedavilerinin güncel kılavuzlara uygunluğu araştırıldı. Ayrıca optimal reperfüzyon tedavisini etkileyebilecek hastane içi ve dışı faktörlerin belirlenmesi hedeflendi.
Çalışma planı: STEMI ile başvuran 176 hastanın reperfüzyon stratejisi belirlendi. Bir sağlık kuruluşuna ilk başvurudan balon anjiyoplasti veya trombolitik tedavi başlama anına kadar geçen geçen süreler (kapı-balon ve kapı-iğne süreleri), başvurulan ilk sağlık kuruluşundan sevk edildikten sonra hastanemiz acil servisinde balon anjiyoplasti veya trombolitik başlama anına kadar geçen süreler (acil servis-balon ve acil servis-iğne süreleri) hesaplandı. Hastane içi gecikme sebeplerini belirlemek amacıyla hastanın acil servise kabulünden sonra kardiyoloğun aranma zamanı, kardiyoloğun hastayı görme zamanı ve transfer süreleri kaydedildi. Hastayı sevk eden hekimin kardiyolog olup olmaması ve başvurunun çalışma saatlerinde olup olmamasının reperfüzyon sürelerine etkisi incelendi.
Bulgular: Kapı-balon süresi başka merkezden sevk edilen hastalarda ortalama 228 dakika, doğrudan acil servisimize başvuran hastalarda ise ortalama 98 dakika olarak hesaplandı. Sevk edilen hastaların mekanik reperfüzyon süreleri, Amerikan Kalp Derneği (AHA) kılavuzuna göre sadece hastaların %6’sında uygunken, Avrupa Kardiyoloji Derneği (ESC) kılavuzuna göre hastaların %13’ünde uygun bulundu. Doğrudan hastane acil servisine başvuran hastalarda ise bu oranlar AHA kılavuzuna göre %58 iken ESC kılavuzuna göre %73 idi. Bununla birlikte başvurunun çalışma saatleri içinde olması ve sevk eden hekimin kardiyolog olup olmamasının reperfüzyon süresine anlamlı derecede etki etmediği görüldü.
Sonuç: STEMI ile hastanemize gelen hastaların reperfüzyon tedavilerinin tavsiye edilen hedef sürede gerçekleştirilmesinde günümüz kılavuzlarına çok düşük oranda uyulduğu ortaya çıkmıştır. Çalışmamız sırasında tespit ettiğimiz gecikme sebeplerine bakacak olursak gerek sağlık camiası, gerekse ülke politikası bakımından ciddi derecede önlemler almamız gerektiği ortadadır.
Objectives: This study investigated the appropriateness of treatment for patients admitted with ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI) according to the current guidelines. We also aimed to determine in-patient and out-patient factors affecting optimal reperfusion therapy.
Study design: The reperfusion therapy of 176 patients with STEMI was determined. The time period from first contact with a healthcare provider to the time of balloon inflation (door to balloon time), and from the time period of first contact with a healthcare provider to the time of initiation of a thrombolytic (door to needle time) were calculated. Similarly, the time from admission at the emergency service (ES) of our hospital after referral to the moment of balloon inflation (ES to balloon time) and the period from admission to ES at our hospital to the moment of initiation of a thrombolytic (ES to needle time) were calculated. In order to determine the amount of in-hospital delay, the time from ES admission to the call to the cardiology department and the time for the cardiologist to evaluate the patient and transfer time were recorded. Whether the referring physician was a cardiologist and the effect of work hours on the reperfusion period was also recorded.
Results: The door to balloon time in the referred patient group was calculated as an average of 228 minutes, while the time for patients directly admitted to ES was calculated as an average of 98 minutes. Patients referred for the mechanical reperfusion period compared to American Heart Association (AHA) guidelines consisted of only 6% of the eligible patients, while according to the European Society of Cardiology (ESC) guidelines 13% of patients were appropriate. Patients who were directly admitted to ES, experienced rates according to AHA guidelines and 73% experienced these rates according to ESC guidelines. We also found no significant effect of working hours or referring physician’s specialty (cardiologist or other) on reperfusion time.
Conclusion: Compliance rates of reperfusion therapy for patients presenting with STEMI was very low. We realized, when taking into consideration the reasons for delay in terms of both health community and the policy of the country, it is obvious that we have to take strict measures.

4.Relation of inflammatory and oxidative markers to the occurrence and recurrence of persistent atrial fibrillation
Sedat Köroğlu, Cemal Tuncer, Gurkan Acar, Ahmet Akcay, Gulizar Sokmen, Sila Yalcintas, Alper Nacar, Burak Altun, Abdullah Sokmen
PMID: 23363895  doi: 10.5543/tkda.2012.64160  Pages 499 - 504
Amaç: Atriyum fibrilasyonu (AF) ile yangı ve oksidatif stres arasında giderek artan sayıda kanıtlar ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, C-reaktif protein (CRP) ve oksidatif stres belirteçlerinin, ısrarcı AF’nin başarılı farmakolojik kardiyoversiyonu sonrası nüksü öngörebileceği yönündeki hipotez test edildi. Ayrıca, bu belirteçlerin AF gelişimi ile olası ilişkisi de araştırıldı.
Çalışma planı: Olgu-kontrol yöntemi kullanılarak, kanıtlanmış ısrarcı AF atağı geçiren 42 hastanın (23 kadın, 19 erkek; ort. yaş 58.4±13.6 yı) CRP, katalaz, süperoksit dismutaz (SOD) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri, 21 olguluk kontrol grubu (9 kadın, 12 erkek, ort. yaş 58.1±6.9 yıl) ile karşılaştırıldı.
Bulgular: AF’li tüm hastalar 6 ay boyunca izlendi ve bu süre boyunca 17’sinde AF nüks etti. Böylece, AF’li hastalar nüks gösteren ve göstermeyenler olmak üzere iki gruba ayrıldı ve aynı belirteçler kullanılarak birbiriyle karşılaştırıldı. CRP, SOD ve MDA seviyeleri kontrol grubuna göre AF’li hastalarda anlamlı olarak yüksekti. Bununla birlikte, sadece CRP seviyeleri nüks etmeyenlerle karşılaştırıldığında nüks görülen AF’li hastalarda anlamlı olarak yüksekti.
Sonuç: Yangı ve oksidatif stres belirteçlerinin ısrarcı AF’li hastalarda yüksek bulunması, aritminin varlığı ile yangı ve oksidatif stresin ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.
Objectives: There is increasing evidence linking inflammation and oxidative stress to atrial fibrillation (AF). In this study, we tested the hypothesis that C-reactive protein (CRP) and oxidative stress markers can predict the recurrence of persistent AF after successful pharmacological cardioversion. A possible relationship with AF occurrence was also investigated.
Study design: Using a case-control study design, CRP, catalase, superoxide dismutase (SOD), and malondialdehyde (MDA) levels of 42 patients (23 female, 19 male; mean age 58.4±13.6 years) with documented persistent AF episodes were compared with 21 controls (9 female; 12 male; mean age 58.1±6.9 years).
Results: Overall AF patients were followed for 6 months, and 17 showed recurrence. Then, they were divided into two groups (recurrence and no recurrence) and compared with each other. CRP, SOD, and MDA levels were significantly higher in AF patients compared with controls. However, only CRP levels were significantly higher in patients with AF recurrence compared to those without recurrence.
Conclusion: Increased markers of inflammation and oxidative stress are found in patients with persistent AF, suggesting that inflammation and oxidative stress may be associated with the presence of arrhythmia.

5.Evaluation of serum adiponectin levels in patients with obstructive sleep apnea syndrome
Esma Öztürk, Neşe Dursunoğlu, Dursun Dursunoğlu, Sibel Özkurt, Simin Rota
PMID: 23363896  doi: 10.5543/tkda.2012.21347  Pages 505 - 512
Amaç: Serum adiponektin düzeylerinin obezite, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı olan hastalarda daha düşük olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda tıkayıcı uyku apnesi sendromunda (TUAS) serum adiponektin düzeyleri ve hastalığın şiddeti ile bu düzeylerin ilişkisi değerlendirildi.
Çalışma planı: Polisomnografik yöntemle tanı konan TUAS’lı 62 hasta (39 erkek, 23 kadın) ve 32 olguluk kontrol (23 erkek, 9 kadın) grubunda serum adiponektin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Hastalar apne hipopne indeksine (AHİ) göre hafif (AHİ: 5-14), orta (AHİ: 15-29) ve ağır (AHİ ≥30) TUAS olarak sınıflandırıldı. Kontrol grubu AHİ <5 olarak tanımlandı. Açlık kan şekeri (AKŞ), total kolesterol (TK), trigliserid (TG), yüksek (HDL) ve düşük (LDL) molekül ağırlıklı kolesterol ölçümleri yapıldı ve sonuçlar gruplar arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı (51.6±10.7 yıl) ve beden kütle indeksi (32.9±6.0 kg/m2), kontrol grubuna (48.3±10.8 yıl ve 31.3±5.6 kg/m2) göre anlamlı bir fark oluşturmadı (p>0.05). Hasta ve kontrol grupları arasında hipertansiyonu ve diyabeti olanlar ile sigara içenlerin sayısı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı. Serum TK, TG ve HDL kolesterol düzeyleri, hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark oluşturmazken; serum adiponektin düzeyleri, hasta grubunda (3.0±3.4 µg/dl), kontrol grubuna (5.2±5.2 µg/dl) göre anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.01). Serum adiponektin düzeyleri, AHİ ile anlamlı negatif korelasyon, (r= –0.221, p=0.03); minimum ve ortalama oksijen satürasyonları ile anlamlı olarak pozitif korelasyon gösterdi (r=0.213, p=0.04 ve r=0.205, p=0.05).
Sonuç: TUAS’lı hastalarda, özellikle ağır TUAS grubunda, serum adiponektin düzeyleri anlamlı olarak azalmaktadır. Serum adiponektin düzeyleri, TUAS şiddeti ve arteriyel oksijen satürasyonları ile ilişkili bulunmuştur.
Objectives: Serum adiponectin levels have been found to be lower in patients with obesity, hypertension, and coronary artery diseases. In this study, we aimed to evaluate serum adiponectin levels in patients with obstructive sleep apnea syndrome (OSAS) and to correlate these levels with the severity of OSAS.
Study design: In 62 OSAS patients (39 males, 23 females) and 32 controls (23 males, 9 females) determined by polisomnography, serum adiponectin levels were analyzed by the ELISA method. Patients were classified as having either mild (apnea hypopnea index, AHI: 5-14), moderate (AHI: 15-29) or severe (AHI ≥30) OSAS, and controls were defined as AHI <5. Plasma fasting glucose, total cholesterol (TC), triglyceride (TG), and high (HDL-C) and low (LDL-C) density lipoprotein cholesterols were analyzed, and the results were compared between the groups.
Results: There was no significant difference in mean age (51.6±10.7 years for patients, 48.3±10.8 years for controls) or body mass index (32.9±6.0 kg/m2 for patients, 31.3±5.6 kg/m2 for controls, p>0.05) in our study population. There was no significant difference in the number of hypertensive, diabetics, or smokers between the patients and controls. While serum TC, TG, and HDL cholesterol levels were not significantly different between two groups, the serum adiponectin levels of patients (3.0±3.4 µg/dl) were significantly lower than those of the controls (5.2±5.2 µg/dl, p=0.01). While serum adiponectin levels showed a significantly negative correlation with AHI (r=–0.221, p=0.03), there was a significantly positive correlation with minimum and mean oxygen saturations (r=0.213, p=0.04 and r=0.205, p=0.05).
Conclusion: Serum adiponectin levels were significantly lower in patients with OSAS, especially for those in the severe OSAS group. Serum adiponectin levels are related to the severity of OSAS and arterial oxygen saturation.

6.Reshaping the left Judkins catheter for a right coronary angiogram in the anomalous aortic origin of the right coronary: killing two birds with one left Judkins
Taylan Akgün, İbrahim Halil Tanboğa, Vecih Oduncu, Mustafa Kurt, Arif Oğuzhan Çimen, Atila Bitigen
PMID: 23363897  doi: 10.5543/tkda.2012.96226  Pages 513 - 517
Amaç: Sağ koroner arterin (RCA) çıkış anomalilerinde anjiyografi esnasında selektif olarak kanülasyon güçleşmektedir. Bu çalışmada, RCA’nın anjiyografik olarak selektif kanülasyonunun zor olduğu olgularda el ile yeniden şekillendirilen sol Judkins kateter ile kanülasyonun başarı oranı incelendi.
Çalışma planı: Çalışmaya 1 Kasım-31 Aralık 2011 tarihleri arasında kararlı anjina pektoris veya akut koroner sendrom tanıları ile hastanemize başvuran ardışık 837 (456 erkek, 381 kadın) hasta alındı. RCA kanülasyonunun yapılamadığı olgularda sol Judkins 4 kateterinin sekonder eğiminin proksimalindeki 10 cm’lik bölüme içe doğru eğim verildi. Ardından kateterin ikincil eğim açısı yaklaşık olarak 100 dereceye kadar, birincil eğim açısı da 120 dereceye kadar artırılarak selektif RCA kanülasyonu denendi.
Bulgular: Çalışmaya alınan 837 hastanın 49’unda sağ Judkins 4 kateteri ile RCA kanüle edilemedi. Bu hastaların 42’sinde (%86) el ile yeniden şekillendirilen sol Judkins kateter ile selektif kanülasyon yapılabildi. Aşağı doğru açılı sağ koronerlerin 4’ünde, yukarı doğru açılı 1, yüksek çıkışlı 1 ve anteriyor çıkışlı 1 olguda yeniden şekillendirilen Judkins kateteri ile de RCA kanüle edilemedi. Bu olgular için sırasıyla, çok amaçlı kateter, internal mamaryan arter kateteri, sol Amplatz 1 ve sağ Amplatz 1 kateterleri kullanıldı. Kanülasyon esnasında göğüs ağrısı, elektrokardiyografik değişiklik ya da hemodinamik bozulma izlenmedi.
Sonuç: RCA’nın selektif olarak kanülasyonunun zor olduğu durumlarda yeniden şekillendirilen sol Judkins kateter ile selektif kanülasyon başarılı ve maliyet etkin bir yöntem olabilir.
Objectives: Selective cannulation of the right coronary artery (RCA) in the anomalous aortic origin of the RCA is technically difficult and challenging. In this study, we tested the success of RCA cannulation with a reshaped left Judkins catheter in cases of difficult selective cannulation.
Study design: The study population consisted of 837 consecutive patients (456 male, 381 female) that were admitted to our hospital with stable angina pectoris and acute coronary syndrome between October 1 and December 31, 2011. In cases where RCA cannulation was difficult, the 10 centimeter section of the left Judkins proximal to the secondary curve was reshaped by hand to form an inward slope. The secondary curve angle was increased to approximately 100 degrees and the primary curve angle was adjusted to 120 degrees. Then, we attempted to perform selective RCA cannulation.
Results: In 49 of the 837 patients, selective RCA cannulation was unsuccessful with the right Judkins catheter. In 42 of these 49 (86%) cases, the RCA was cannulated with the reshaped left Judkins. We failed to cannulate the right coronary in two cases with downward angulation, one with upward angulation, one with high take-off origin, and one with anterior origin. A multipurpose, internal mammary artery, left Amplatz 1, and right Amplatz 1 catheter were used for cannulation in these cases, respectively. There was no angina, nor were there electrocardiographic or hemodynamic changes during the procedure.
Conclusion: In cases where the selective cannulation of the RCA is difficult, using a reshaped left Judkins may be a successful and cost-effective method of selective cannulation.

7.Evaluation of endothelial functions in patients with Behcet’s disease without overt vascular involvement
Selen Yurdakul, Vefa Aslı Erdemir, Yelda Tayyareci, Özlem Yıldırımtürk, Mehmet Salih Gürel, Saide Aytekin
PMID: 23363898  doi: 10.5543/tkda.2012.43078  Pages 518 - 522
Amaç: Behçet hastalığı (BH), tekrarlayıcı oral ve genital aftlar, deri lezyonları ve üveit ile kendini gösteren kronik bir hastalıktır. Bu multisistemik hastalık öncelikle vasküler sistemi etkilemektedir. Bu yazıda, damar tutulumu olmayan Behçet hastalarında vasküler endotel fonksiyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
Çalışma planı: Çalışmaya BH tanısı konmuş olan 40 hasta (ortalama yaş: 44.9±5.4) ve 20 sağlıklı kontrol (45.4±8.2 yaş) alındı. Brakiyal arter Doppler ultrasonografi (USG) ve bilateral karotis arter intima-media kalınlığı ölçümleri yapıldı.
Bulgular: Hasta ve kontrol gruplarında bazal brakiyal arter çapı değerleri benzer bulundu. Hasta grubunda akım aracılı dilatasyon değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük olduğu görüldü (p=0.03). Nitratla indüklenmiş dilatasyon değerleri ise iki grup arasında benzerdi (p=0.16). Ortalama karotis intima-media kalınlığı değerinin hasta grubunda kontrol grubuna göre arttığı saptandı, bu artış anlamlı değildi (sırasıyla 0.69±0.15, 0.59±0.09, p=0.06).
Sonuç: Vasküler endotel fonksiyonu BH’de bozulur. Brakiyal arter Doppler USG’si vasküler fonksiyonlardaki değişiklikleri saptamada güvenilir ve tekrarlanabilir bir yöntemdir.
Objectives: Behcet’s disease (BD) is a chronic inflammatory disease characterized by recurrent oral and genital ulcerations and ocular lesions. This multisystemic disorder primarily affects the vascular system. In the present study, we aimed to evaluate vascular endothelial function in patients with Behcet’ s disease without vascular involvement.
Study design: We studied 40 patients with BD (44.9±5.4 years) and 20 healthy controls (45.4±8.2 years). Brachial artery Doppler ultrasonography (USG) and bilateral carotid artery intima-media thickness measurements were performed.
Results: Basal diameter of the brachial artery were similar between the two groups. However, flow-mediated dilation was markedly impaired in patients with Behcet’ s disease (p=0.03). Nitrate-induced dilation values were similar between the two groups (p=0.16). Carotid artery intima-media thickness was slightly increased in the patient group compared to the control group, but the difference did not reach statistical significance (0.69±0.15 to 0.59±0.09 respectively; p=0.06).
Conclusion: Vascular endothelial function is impaired in BD. Brachial artery Doppler USG is a reliable and reproducible method to establish changes in vascular functions.

CASE REPORT
8.Prinzmetal angina or coronary spasm related to anaphylactoid reaction?
Ziad Said Dahdouh, Vincent Roule, Thérèse Lognoné, Gilles Grollier
PMID: 23363899  doi: 10.5543/tkda.2012.23697  Pages 523 - 526
Prinzmetal anjina kendiliğinden oluşan kısa süreli göğüs ağrısı ile ortaya çıkan, tanısı oldukça zor bir klinik tablodur. Radyokontrast maddeye karşı koroner arter spazmına aracılık eden akut aşırı duyarlılık reaksiyonu oluşabilir. Bu yazıda, göğüs ağrısı yakınması nedeniyle koroner anjiyografi uygulanmış 61 yaşındaki bir erkek hasta sunuldu. İlk olarak görüntülenen sağ koroner arter (RCA) normal bulundu. Ancak sol koroner sistem enjeksiyonu sırasında EKG’de ST-segment yükselmesi ardından kardiyojenik şok gelişti. İlk incelemede normal olarak görülen sol koroner sisteminde iyatrojenik diseksiyona ait herhangi bir kanıt yoktu. Ancak şaşırtıcı olarak RCA’nın retrograd yolla beslendiği görülüyordu. Bu nedenle RCA anjiyografisi tekrarlandı ve RCA’nın ikinci segmentinde tam tıkanma saptandı. Nitrat enjeksiyonlarıyla RCA spazmı tamamen düzeldi. Hastanın klinik belirtileri normale döndü. Bu olgu nedeniyle ilişkili olası mekanizmalar da tartışıldı.
Prinzmetal’s angina is a challenging diagnostic of spontaneous brief episodes of chest pain. Anaphylactoid reactions to radiocontrast media are immediate hypersensitivity responses that can mediate coronary artery spasm. Herein, we report the case of a 61-year-old man who underwent a coronary angiography for angina. The right coronary artery (RCA) was first visualized as normal, but during the left coronary system injections, he developed ST segment elevation and cardiogenic shock. No iatrogenic dissection of the left coronary system, which was initially normal, was displayed, but surprisingly, a retrograde supply to the RCA was visualized. Thus, we re-catheterized the RCA, which indicated a total occlusion of its second segment. Nitrate injections completely relieved the spasm and the clinical condition of the patient normalized. The possible related mechanisms are also discussed.

9.Significant reduction in mitral regurgitation after transcatheter aortic valve implantation in a patient with severe degenerative aortic valve disease, moderate to severe mitral regurgitation, and normal ejection fraction
Cenk Sarı, Abdullah Nabi Aslan, Telat Keleş, Engin Bozkurt
PMID: 23363900  doi: 10.5543/tkda.2012.01643  Pages 527 - 531
Ciddi aort darlığı (AD) olan hastalarda en iyi tedavi şekli cerrahi veya çok yüksek riskli seçilmiş hastalarda transkateter yolla aort kapak implantasyonudur. Günümüzde cerrahi açıdan yüksek riskli olan veya cerrahi yapılamayan hastalarda uygulanan transkateter aort kapak implantasyonu (TAVI) sadece aort kapaktaki darlığı tedavi etmekle kalmayıp buna eşlik eden düşük ejeksiyon fraksiyonu ve mitral yetersizliği (MY) gibi AD’ye sekonder gelişen patolojilerde de gerileme sağlamaktadır. Seksen üç yaşında kadın hasta nefes darlığı ve Kanada sınıflamasına göre sınıf 3 anjina yakınmaları ile başvurdu. Transtorasik ve transözofajiyal ekokardiyografide ciddi AD, orta-ileri MY ve normal ejeksiyon fraksiyonu saptandı. Aort kapak replasmanı için yüksek riskli kabul edilen hastaya (Logistic Euroskoru 20, STS skoru 15) yapılan başarılı TAVI sonrası MY derecesinin belirgin olarak azaldığı saptandı.
The best treatment modalities in severe aortic valve disease are surgery and, in selected patients, transcatheter aortic valve implantation (TAVI). At the present time, transcatheter aortic valve implantation performed in inoperable patients or in patients with high surgical risk not only treats the aortic valve stenosis but also treats the low ejection fraction and mitral regurgitation that result from it. An 83-year-old female patient presented with shortness of breath and class 3 angina. Transthoracic and transesophageal echocardiography revealed severe AS, moderate-to-severe MR, and normal ejection fraction. The patient was considered at high risk for aortic valve replacement (Logistic Euroscore 20, STS score 15). A dramatic decrease in the degree of mitral regurgitation was detected after the successful TAVI.

10.Acute pericarditis during 5-fluorouracil, docetaxel and cisplatin therapy
Mevlude Inanc, Mahmut Akpek, Mehmet Tugrul Inanc, Mehmet G Kaya
PMID: 23363901  doi: 10.5543/tkda.2012.92593  Pages 532 - 535
DCF kemoterapi rejimi dosetaksel, sisplatin ve 5-florurasil (5-FU) ilaçlarını içermektedir. Kardiyotoksisite 5-FU, dosetaksel ve sisplatin tedavisinin bilinen yan etkilerinden biridir. Ayrıca, kardiyotoksisite bu üç ilacın kombine kullanımıyla daha fazla görülebilmektedir. Bu yazıda, ilk defa bir erkek hastada DCF rejimi ile ilişkili akut perikardit olgusu sunuldu. Aynı anda nazofarenks ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı konulmuş 55 yaşında erkek hasta onkoloji kliniğine kemoterapi tedavisi için başvurdu. DCF tedavisinin 4. gününde sırt üstü yatmakla artan ve plöretik tarzda göğüs ağrısı meydana geldi. Çekilen elektrokardiyografide (EKG) V2-6,D1, D2 ve AVL derivasyonlarında ST yükselmesi saptandı. Hasta hemen primer perkütan koroner girişim amacıyla kardiyak kateterizasyon laboratuvarına alındı. Yapılan koroner anjiyografide, koroner arterler normal olarak bulundu. Transtorasik ekokardiyografide sol ventrikül segmenter duvar hareket bozukluğu izlenmedi. Hastaya akut perikardit tanısı konuldu ve DCF tedavisi durduruldu. Üç gün sonra hastanın göğüs ağrısı yakınması kayboldu ve EKG normale döndü. Sunulan olguyla, DCF rejimi ile ilişkili akut perikardit tedavisinin ilaç kesilmesi ve destek tedavisini içerdiğini bildirmekteyiz. DCF ilişkili perikarditin tekrarlamasının önlenmesi için en iyi yol ise uygun başka bir kemoterapi rejimine geçilmesidir.
DCF chemotherapy regimen includes docetaxel, cisplatin, and 5-fluorouracil (5-FU). Cardiotoxicity is one of the well-known side effects of 5-FU, docetaxel, and cisplatin. In addition, the complications and side effects are more apparent when these three agents are given in combination. For the first time we describe a case of acute pericarditis associated with DCF regimen in a male patient. A 55-year-old man recently diagnosed with syncrone nasopharenx and non-small cell lung carcinoma was admitted to the oncology unit for chemotherapy. On the fourth day of infusion therapy with DCF he developed a central chest pain that was in pleuritic character and aggravated by recumbence. On electrocardiography (ECG), there was ST elevation on V2-6, D1, D2, and AVL. The patient was immediately transported to the cardiac catheterization laboratory for primary percutaneous coronary intervention. On coronary angiography, coronary arteries were normal. There was no segmentary wall motion abnormality on left ventricle in transthoracic echocardiography. The patient was diagnosed with acute pericarditis and the DCF regimen was discontinued. After 3 days, chest pain disappeared and ECG was normalized. According to the present case, the management of DCF-induced pericarditis includes stopping the drug and administering supportive treatment. The best method to prevent recurrent pericarditis induced by DCF is to use an alternate chemotherapeutic regimen.

11.Does sildenafil contribute to acute coronary thrombosis?
Ersan Tatlı, Mehmet Akif Çakar, Emir Doğan, Mustafa Alkan
PMID: 23363902  doi: 10.5543/tkda.2012.47716  Pages 536 - 539
Sildenafil erektil fonksiyon bozukluğunun tedavisinde onaylanan oral yolla kullanılan ilk ajandır. Sildenafil 3’-5’ monosiklik guanizin monofosfatın yıkımından sorumlu olan 5-fosfodiesterazın selektif inhibitörüdür. Sildenafil ile ilişkili miyokart enfarktüsü (ME) daha öncesinde koroner arter hastalığı olmayan hastalarda oldukça nadirdir. Kırk üç yaşında erkek hasta ani başlayan göğüs ağrısı ile başvurdu. Göğüs ağrısının sildenafil alımı sonrası başladığı öğrenildi. Elektrokardiyografide akut anteriyor ME bulguları saptandı. Yapılan koroner anjiyografide sol ön inen arterin tam tıkalı ve tromboze olduğu görüldü. Koroner anjiyoplasti ve stent işlemi başarıyla uygulandı.
Sildenafil was the first oral compound to be approved for the treatment of erectile dysfunction. It is a selective inhibitor of isoform 5 of phosphodiesterase, which is the enzyme responsible for the breakdown of 3’, 5’-cyclic guanosine mono-phosphate. Sildenafil-associated myocardial infarction (MI) is rarely seen in patients without previous history of coronary artery disease. A 43-year-old man presented with sudden onset of chest pain. It was determined that his chest pain started after sildenafil intake. Findings consistent with acute anterior MI were observed on electrocardiography. Coronary angiography showed total occlusion of left anterior descending artery with thrombosis. Coronary angioplasty and stenting was successfully performed.

12.Successful catheter ablation of accessory pathway from noncoronary cusp of aorta: an alternative approach
Fethi Kilicaslan, Ömer Uz, Zafer İsilak, Alptuğ Tokatlı
PMID: 23363903  doi: 10.5543/tkda.2012.53138  Pages 540 - 543
Anteroseptal yerleşimli aksesuvar yollar göreceli olarak nadirdir. Bu aksesuvar yolların ablasyonunda atriyoventriküler (AV) noda yakın komşulukları nedeni ile AV blok riski vardır. Anteroseptal bölgenin nonkoroner yaprakçık ile komşu olması, anteroseptal aksesuvar yolların nonkoroner kuspisten ablasyonuna olanak sağlar. Yaklaşık 10 yıldır tekrarlayan çarpıntı nöbetleri olan 34 yaşındaki erkek hasta kliniğimize başvurdu. On iki derivasyonlu elektrokardiyografisi (EKG) anteroseptal aksesuvar yol ile uyumlu idi. Aynı zamanda intrakardiyak kayıtlar da anteroseptal aksesuvar yolu düşündürmekteydi. Olguda yapılan haritalama işleminde en iyi AV ilişkisi nonkoroner yaprakçık bölgesinde bulundu. Bu bölgeye radyofrekans (RF) ablasyonu uygulandı. RF ablasyonu esnasında preeksitasyon hemen kayboldu. RF uygulaması sonrası EKG’de preeksitasyon yoktu. Bu yazıda, nonkoroner yaprakçıktan başarılı RF ablasyon uygulanan anteroseptal yerleşimli aksesuvar yolu bulunan olgu sunuldu.
Anteroseptal accessory pathways are relatively rare. Because of the close proximity of the atrioventricular (AV) node, ablation of these accessory pathways has the potential to result in AV block. The anteroseptal region is adjacent to the noncoronary cusp, allowing anteroseptal accessory pathways to be ablated from the noncoronary cusp. A 34 year-old male patient with recurrent episodes of palpitation for approximately ten years was admitted to our department. Twelve lead-ECG was consistent with anteroseptal accessory pathway. Intracardiac recordings were also consistent with anteroseptal accessory pathway. In this case, we found an excellent AV relation while mapping the noncoronary cusp. Radiofrequency (RF) ablation was applied to this region. Pre-excitation was immediately disappeared during RF application. After RF ablation, there was no pre-excitation detectable by ECG. In this report, we present a case of anteroseptal accessory pathway that was successfully ablated from the noncoronary cusp.

13.Double aortic arch with dominant left arch: case report
İbrahim Ece, Feyza Ayşenur Paç, Mustafa Paç, Şevket Ballı
PMID: 23363904  doi: 10.5543/tkda.2012.96344  Pages 544 - 547
Vasküler halka aort arkusu ve dallarının trakea ve özefagusa bası yapan ve nadir görülen bir anomalisidir. Çift arkus aorta en sık görülen formu olup genellikle infant ya da erken çocukluk döneminde bulgu verir. Bu yazıda, tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu ve yutma güçlüğü nedeniyle kliniğimize başvuran yedi yaşındaki bir kız olgu sunuldu. Ekokardiyografide çift arkus aorta düşünüldü. Kardiyak bilgisayarlı tomografide çift arkus aorta tanısı doğrulandı. Kardiyak kateterizasyon ve bilgisayarlı tomografide sol arkusun daha gelişmiş olduğu görüldü. Cerrahi girişim uygulanan hastanın semptomları belirgin olarak geriledi. Tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları ve yutma güçlüğü olan hastalarda vasküler halka düşünülmelidir. Bu hastalarda erken tanı ve tedavi ile tam iyileşme sağlanabilir.
A vascular ring is defined as an anomaly of the great arteries (aortic arch and its branches) that compresses the trachea or esophagus. Double aortic arch is the most common vascular ring. Double aortic arch is very rare and typically becomes symptomatic in infancy or early childhood. We present a 7-year-old girl admitted to our clinic for evaluation of recurrent respiratory infection with dysphagia. Double aortic arch was suspected from echocardiography and diagnosed with cardiac computed tomography. Left aortic arcus was larger than the right at computed tomography and cardiac catheterisation. After surgery the symptoms improved strikingly. We conclude that vascular ring should be considered in the patients presenting with recurrent pulmonary infections and dysphagia. Early diagnosis and treatment may prevent chronic, irreversible complications.

LETTER TO EDITOR
14.Perioperative management in patients receiving newer oral anticoagulant and antiaggregant agents
Bilgehan Karadağ, Barış İkitimur, Zeki Öngen
PMID: 23363905  doi: 10.5543/tkda.2012.44977  Pages 548 - 551
Yeni nesil antiagregan ve antikoagülan ilaç kullanan ve cerrahi işlem geçirmesi gereken hasta sayılarının giderek artması beklenmektedir. Elimizde, bu hastalarda en uygun yaklaşımın ne olduğu ile ilişkili, başka amaçlarla tasarlanmış çalışmaların alt grup incelemelerinden elde edilmiş kısıtlı sayıda veriler bulunmaktadır. Bu yüksek riskli hasta grubunda cerrahi girişimlerin güvenle yapılabilmesi için klinik çalışmalara acil ihtiyaç duyulmaktadır. Dabigatran ve rivaroksabanın varfarinden farklı olarak hızlı başlangıçlı ve kısa yarılanma ömrüne sahip, öngörülebilir ve istikrarlı antikoagülan etkileri olduğundan, bu ilaçların etkilerini değerlendirme amacıyla rutin laboratuvar incelemesine gereksinim duyulmamaktadır. Bu ilaçların farmakolojik özellikleri, perioperatif dönemde oral antikoagülanın antitrombotik etkisi olmadan geçen zamanı enaza indirebilme olanağını sağlamaktadır. Bu ilaçların hızlı etkileri ve kısa yarılanma ömürleri nedeniyle perioperatif dönemde heparinle köprüleme yapma gereksinimini azaltabilecekleri, belki de ortadan kaldırabilecekleri öngörülmektedir.
It is anticipated that an increasing number of patients undergoing surgical procedures will be taking new anticoagulants and antiaggregants. Currently, only a small amount of data (which were derived from subgroup analyses of undedicated studies) exist regarding the optimal strategy in these patients. Clinical studies are urgently required to establish safe surgical procedures for this high risk patient population. Unlike warfarin, dabigatran and rivaroxaban have predictable and consistent anticoagulant effects with a rapid onset of action, short half-life, and consequently no need for routine laboratory testing. The pharmacologic profiles of these drugs represent an advantage for patients on chronic oral anticoagulant treatment who are undergoing invasive procedures. These drugs may minimize patient time spent without the antithrombotic effects of oral anticoagulants during the perioperative period, potentially eliminating the need for bridging therapy altogether.

HOW TO?
15.Suggestions on how to do / (Arrhythmia) / Differential diagnosis of wide QRS complex tachycardias by ECG
Bülent Özin
PMID: 23363906  doi: 10.5543/tkda.2012.19488  Pages 552 - 556
Abstract | Full Text PDF

CASE IMAGE
16.A very rare case: Ebstein anomaly, biventricular noncompaction and pre-excitation in the same patient
Zafer Işılak, Alptuğ Tokatlı, Murat Yalçın, Mehmet Uzun
PMID: 23363907  doi: 10.5543/tkda.2012.22566  Page 557
Abstract | Full Text PDF | Video

17.Biventricular hypertrophic cardiomyopathy in a baby diagnosed with Pompe disease
Filiz Ekici, Berna Şaylan Çevik, Mehmet Gündüz
PMID: 23363908  doi: 10.5543/tkda.2012.58740  Page 558
Abstract | Full Text PDF | Video

18.Budd-Chiari syndrome and multiple coronary fistulae in a patient with Behçet’s disease
Uğur Canpolat, Ergün Barış Kaya, Ali Akdoğan, Kudret Aytemir
PMID: 23363909  doi: 10.5543/tkda.2012.04468  Page 559
Abstract | Full Text PDF | Video

19.Hypertrophic Cardiomyopathy Associated with Mid-Ventricular Obstruction and Apical Aneurysm
Hasan Kaya, Bilal Boztosun, Mehmet Özkan
PMID: 23363910  doi: 10.5543/tkda.2012.68915  Page 560
Abstract | Full Text PDF | Video

20.Transthoracic echocardiographic and angiographic view of a coronary-to-left ventricular fistula
Fatih Altunkaş, Kerem Özbek, Metin Karayakalı, Orhan Önalan
PMID: 23363911  doi: 10.5543/tkda.2012.79999  Page 561
Abstract | Full Text PDF

OTHER ARTICLES
21.Answers of specialist
Orhan Önalan
Page 562
Abstract | Full Text PDF

22.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 563
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale