ISSN 1016-5169  |  E-ISSN 1308-4488
TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİ ARŞİVİ - Turk Kardiyol Dern Ars: 28 (8)
Cilt: 28  Sayı: 8 - Ağustos 2000
1. 
İngilizce Özetler
Summaries of Articles

Sayfalar 466 - 469
Makale Özeti |Tam Metin PDF

OLGU
2. 
Hipertansif Olgularda Fiziksel Egzersiz Sonucu Oluşan Kilo Kaybının Kan Basıncı Üzerine Etkisi
Effect of Weight Loss Induced by Physical Exercise on Blood Pressure in Hypertensive Patients
Y.Niyazi GÜLER, Y.Mehmet BİLGE, Y.Beyhan ERYONUCU, Levent DEMİRALP, Ünal GÜNTEKİN
Sayfalar 470 - 474
Egzersiz ile ilgili çalışmalar hafif, orta ve ciddi hipertansiyonu olanlarda orta yoğunlukta uzun süreli aerobik egzersizin kan basıncı düzeyini azaltığını göstermiştir. Bununla birlikte, kan basıncındaki azalmanın artmış fizik aktiviteye mi, kilo kaybına mı veya her ikisine mi bağlı olduğu kesinlik kazanmamıştır. Bu çalışmada hipertansif kişilerde artmış fizik egzersiz ile oluşan kilo kaybının kan basıncı düzeyine etkisinin araştırılması planlandı. Bunu saptamak için, aşırı kilolu veya obez evre I-III esansiyel hipertansiyonlu 33 hasta 7 hafta boyunca orta yoğunlukta egzersiz programna tabi tutuldu. Haftanın 3 günü 45-60 dk süre ile maksimal kalp hızının (220-yaş) %60-85'ine çıkan yoğunlukta orta dereceli egzersiz programı uygulandı. Yedi haftalık egzersiz programından sonra olgular kilo kaybı olanlar (n=13) ve olmayanlar (n=20) olarak iki gruba ayrıldı. Yedi haftalık egzersiz programı sonrasında sistolik kan basıncında grup I (167±19 mmHg'dan 146±8 mmHg'ya, P<0.001) ve grup II'de (173±14 mmHg'dan 165±21 mmHg'ya, P<0.01) anlamlı olarak azalma gözlendi. Benzer şekilde diyasrolik kan basıncında da grup I (116±8 mmHg'dan 93±11 mmHg 'ya, P<0.001) ve grup II'de (114±12 mmHg'dan 104±13 mmHg'ya, p<0.01) anlamlı olarak azalma bulundu. Başlangıç değerlerden 7. haftaya kadar olan değişim karşılaştırıldığında sistolik ve diyastolik kan basınçları yönünden gruplar arasında anlamlı fark tespit edildi (p<0.001). Ayrıca, 7 hafta sonrasında, istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte kan basınçlarının normal sınırlara inmesi grup I'de (5/13 (39%)) grup ll' den (5/20 (25%) daha fazla bulundu (p=0.4). Sonuç olarak, orta derecede egzersiz ile oluşan %7-10 kilo kaybı, kan basınçlarının azalmasında egzersizin yaptığı olumlu etkiyi arttırmaktadır.

3. 
Esansiyel Hipertansiyonlu Hastalarda Verapamil ve Trandolaprilin Tek Başına ve Kombine Şekilde Ambulatuvar Kan Basıncı Değerleri Üzerine Etkileri
Efeect of Verapamil, Trandolapril and Fixed-Dose Combination of the Two on Ambulatory Blood Pressure Values in Essential Hypertension
Orkun GENÇOSMANOĞLU, Timur TİMURKAYNAK, Y.Bülent BOYACI, Rıdvan YALÇIN, Atiye ÇENGEL, Övsev DÖRTLEMEZ, Halis DÖRTLEMEZ
Sayfalar 475 - 480
Bu çalışma esansiyel hipertansiyonlu hastalarda verapamil ve trandolaprilin tek başına ve sabit doz kombine şekilde ambulatuvar kan basıncı değerleri üzerine etkilerini incelemek ve karşılaştırmak amacı ile yapıldı. Çalışmamızda değerlendirilen 65 hastanın (33 kadın, 32 erkek) yaşları 30-68 (ortalama 50.3±8.1) arasında değişmekteydi. Ambulatuvar kan basıncı monitarizasyonu (AKBM) ile 24 saatlik kan basıncı değerleri belirlendi. Klinik kan basıncı ölçümleri ve AKBM işlemleri sonrası hastalar üç tedavi seçeneğinden birine randomize edildi: verapamil SR 240 mg, trandolapril 2 mg, verapamil SR I80mg + trandolapril 2 mg kombinasyonu. Tedavinin 8. haftasında klinik ve ambulatuvar kan basıncı ölçümleri tekrarlandı. Trandolapril, verapamil SR ve kombine tedavi ile klinik sistolik/diyastolik kan basınçlarında 17.4/10.5, 15.0/9.3, 19.0/14.3 mmHg; 24 saatlik ortalama sistolik/diyastolik kan basınçlarıda 14.4/11.5, 13.3/9.5, 17.4/12.1mmHg azalma tesbit edildi. Her üç tedavide hafif orta derece hipertansiyon tedavisinde etkili bulundu. Klinik ve ambulatuvar kan basıncı değerlerinde tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamakla birlikte rakamsal olarak kombine tedavi ile 24 saatlik kan basıncı ortalamalarında daha fazla düşüş sağlanmış olması dikkat çekici bulundu. Sabit doz kombine preparatların hafif orta derece hipertansiyon tedavisinde kullanımı konusundaki görüşlerin netleşmesi için yapılacak büyük çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünüldü.

DERLEME
4. 
Bir Türk Kohortunda Plazma Homosistein, Folat ve B12 Vitamini Düzeylerinin Koroner Arter Hastalığı Risk Faktörü Olarak Önemi
Plasma Homocysteine, Folate and Vitamin B12 Levels as Risk Factors for Coronary Artery Disease in a Turkish Cohort
Mehmet AKSOY, Mete ÖÇ, Ş.Nur AKSOY, Macit KOLDAŞ, Müjgan B.MİHMANLI, M.Vefik YAZICIOĞLU, Metin GÜRSÜRER, Ayşe EMRE, Ahmet ER, İbrahim ÖZ, Birsen ERSEK
Sayfalar 481 - 488
Plazma homosistein düzeylerindeki yükselme, son yıllarda bağımsız yeni bir koroner arter hastalığı (KAH) risk faktörü olarak önem kazanmıştır. Ancak, bu yeni KAH risk faktörünün Türk toplumundaki klinik önemi yeterince bilinmemektedir. Bu amaçla, çalışmamızda, bir Türk kohortunda, plazma homosistein düzeyi ve bu düzeyin belirlenmesinde rol oynayan plazma folat ve B12 vitamini ile KAH arasındaki ilişki araştırıldı. KAH tanısı konmuş 168 kişiden oluşan hasta grubu ile 126 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubunda plazma homosistein, folat ve B12 vitamini düzeyleri ile diğer konvansiyonel risk faktörleri incelendi. KAH grubunda plazma homosistein düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (geometrik ortalama 12.6 [95% Cl 12.4-12 .8], 11.1 [10.8- 11.3} pmol/L: p=0.001). Homosistein değerleri beşlik gruplara (quintil) ayrıdığında birinci gruba göre ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci gruplarda KAH riskinde anlamlı artış saptandı (yaşa göre düzeltilmiş odds oranları 1.43, 1.87, 2.15, 2.37; p=0.05). Ayrıca kontrol grubu homosistein düzeyinin %90'nı üzerindeki olgular bu değerin altındaki olgular ile karşılaştırıldığında KAH için yaşa göre düzeltilmiş odds oranı 2.35 (%95 Cl, 1.21-4.74, p=0.009) belirlendi. Plazma hemosistein düzeyini, diğer risk faktörleri ile birlikte çok-değişkenli analiz ile değerlendirdiğimizde homosisteinin bağımsız bir risk faktörü olarak kaldığını gördük. (p=0.02). Plazma folat düzeyi ortalamaları açısından hasta ve kontrol grupları arasında fark yoktu (8.1±3.5 vs 8.8±4.1 ng/ml; p=0.1). Bununla birlikte, kontrol grubu folat düzeyinin %10'u altındaki olguların KAH için odds oranı 2.05 (%95 Cl, 1.02-4 .11, p=0.03) bulundu. B12 vitamini düzeyleri açısından da iki grup arasında fark yoktu (341±137, 357±163 pmol/L; p=0.3). Ancak, kontrol grubu 812 düzeyinin %10'u altındaki olgularda KAH için odds oranında anlamlı artış görülmedi (1.19; (% 95 CI, 0.51-2 .80(, p=0.6). Diğer taraftan, plazma folat ve B12 konsantrasyonları ile homosistein düzeyi arasında anlamlı ters ilişki saptandı (r=-0.37, p<0.0001; r=-0.29. p=0.001 ). Sonuç olarak, artmış plazma homosistein düzeyinin Türk toplumunda bağımsız KAH risk faktörü olabileceği kanısına varıldı.

5. 
Koroner Arter Hastalığında QT Dispersiyonu ile Koroner Anjiyografi Bulguları İlişkisi
Relationship Between QT Dispersion and Coronary Angiography Findings in Coronary Artery Disease
Mehmet KANADAŞI, Şenol DEMİRCAN, Mesut DEMİR, Y.Ferit AKGÜL, Esmeray ACARTÜRK
Sayfalar 489 - 494
Bu çalışmada, iskemik kalp hastalarında koroner arter lezyon şiddeti ve sol ventrikül duvar hareket bozukluğunun QT dispersiyonu ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Yaşları 33-73 arasında olan (ortalama 52.9±9.9), 218 ( 144 erkek, 74 kadın) hasta çalışmaya alındı. Koroner arter hastalığı ön tanısı ile bütün hastalara koroner anjiyografi yapıldı. Hastalardan 50mm/sn hızında 12 derivasyonlu elektrokardiyografi (EKG) kayıtları alındı. QT aralığı her derivasyonda QT'nin başlangıç ve bitiş noktaları el ile işaretlenerek hesaplandı. QT dispersiyonu, en uzun QT aralığı değerinden en kısa QT aralığının çıkartılması ile hesaplandı. Bazett formülü kullanılarak düzeltilmiş QT (QTc) ve bu değerlerden de hesaplanarak düzeltilmiş QTd (QTcd) bulundu. Koroner anjiyografi sonrası koroner lezyon derecesine ve sol ventrikül duvar hareketlerine göre alt gruplar belirlendi. Koroner stenoz derecesi %50 ve üzerinde olan hastalar koroner lezyonlu grup içine alındı. Sol ventrikülografide tıkalı damar ile ilişkili duvar segmentinin kontraktilite derecesi ve anormal segment sayısı dikkate alınarak her hasta için duvar hareket skoru (DHS) belirlenip kaydedildi. QTcd, tek koroner lezyonlu gruptan sol ön inen arter (LAD) tıkanıklığı olan hastalarda normal koroner grubuna göre anlamlı olarak uzamış saptandı (p<0.001 ). iki ve üç koroner lezyonu olan grupta da QTcd normal gruba göre anlamlı olarak fazlaydı (p<0.001). Ancak izole sirkumfleks (CX), sağ koroner arter (RCA) ve her ikisinin birlikte olduğu koroner lezyonlu grupta anlamlı bir fark bulunmadı. Koroner patolojisi olan grup kendi içerisinde duvar hareket bozukluğu olan ve olmayan iki alt grup olarak karşılaştırıldı. Duvar hareket bozukluğu olan grupta QTcd anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuçta, LAD arter lezyonu ve/veya ona eşlik eden koroner patolojilerinde, özellikle birlikte iskemi veya nekroz sonucu sol ventrikül duvar hareket bozukluğu olan hastalarda, QTcd'nin anlamlı olarak arttığı kanısına varıldı.

6. 
Wolff-Parkinson-White Sendromunda Aksesuar Atriyoventriküler Bağlantıların Radyofrekans Kateter Ablasyonu Sonrasında Rastlanan Elektrokardiyografik Anormallikler
Electrocardiographic Abnormalities Occurring After Radiofrequency Catheter Ablation of Manifest Accessory Pathways in the Wolff-Parkinson-White Syndrome
İzzet ERDİNLER, Ertan ÖKMEN, Ahmet AKYOL, Enis OĞUZ, Kadir GÜRKAN, Atilla EMRE, Tanju ULUFER
Sayfalar 495 - 500
Wolff Parkinson White sendromunda açık aksesuar atriyoventriküler (AV) bağlantıların radyofrekans kateter (RF) ablasyonu sonrasın da yüzey elektrokardiyografisinde (EKG), negatif ya da anormal olarak sivrileşmiş T dalgaları şeklinde beliren elektriksel anormalliklere rastlanır. Çalışmanın amacı, açık aksesuar AV bağlantı ablasyonu yapılan hastalarla, gizli aksesuar AV bağlantı ablasyonu ve AV nodal reentrant taşikardi nedeni ile yavaş yol ablasyonu yapılan hastalarda gözlenen EKG değişiklikleri değerlendirmektir. Sürekli açık preeksitasyonlu 25 hasta grup I'i, gizli aksesuar AV bağlantılı 12 hasta ve AV nodal reentrant taşikardi nedeni ile yavaş yol ablasyonu yapılan 15 hasta (toplam 27 hasta) grup 2' yi oluşturdu. Hastaların tümüne başarılı ablasyon uygulandı. Ablasyon öncesi, ablasyondan sonraki 2 saat içinde ve ablasyondan 5 hafta sonra EKG örnekleri alınarak T dalga değişiklikleri, T dalga aksı, QRS-T açıları, ablasyon lezyon sayısı, zirve kreatin kinaz-MB (KK-MB) değerleri her iki grupta karşılaştırıldı. Açık aksesuar AV bağlantılı 25 hastanın 24'ünde (%96) işlem sonrası alınan EKG' de repolarizasyon anormallikleri gözlendi. Buna karşılık 2. grupta yer alan hiçbir hastada bu değişiklikler belirlemedi (p<0.001). Grup 1 'de ablasyondan hemen sonra anormal olan T dalga aksı, QRS-T açısı ve repolarizasyon anormalliklerinin 5 hafta içinde düzeldiği saptandı. Bu parametrelerin grup 2 'de yer alan hastalarda değişmediği gözlendi. Ablasyondan sonra repolarizasyon anormalliği gösteren hastaların preeksite QRS sürelerinin, bu değişiklikleri göstermeyenlere göre anlamlı derecede uzun olduğu saptandı. Lezyon sayısı ve zirve kreatin kinaz değerlerinin her iki grup arasında anlamlı derecede farklı olmaması nedeni ile bu anormalliklerin miyokardiyal hasara bağlı olmadığı düşünüldü. Ablasyon sonrası repolarizasyon anormalliklerinin mekanizmasını açıklamak için "T dalga hafızası" ileri sürülmüştür. Buna göre normal aklivasyon zincirine dönen miyokardiyumun repolarizasyon kalıbında girişim sonrası erken dönemden başlayan ve belli bir süre devam ettikten sonra düzelen T dalga değişiklikleri olarak belirmektedir. T dalga hafızasının hasta grubumuzda da geçerli olabileceği kanısına vardık.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
7. 
Doku Doppler Görüntüleme ve Renkli M-mod Doppler Ekokardiyografi ile Sol Ventrikül Diyastol Sonu Basıncının Tahmini
Estimation of Left Ventricular end-diastolic Pressure by color M-mode Doppler Echocardiography and Tissue Doppler Imaging
Sinan DAĞDELEN, Nevnihal EREN, Hasan KARABULUT, İlyas AKDEMİR, Mehmet ERGELEN, Mustafa SAĞLAM, Murat YÜCE, Cem ALHAN, Nuri ÇAĞLAR
Sayfalar 501 - 508
Çalışmamızın amacı, doku Doppler görüntüleme ve renkli M-Mod ekokardiyografi teknikleri ile noninvaziv olarak sol ventrikül diyastol sonu basıncını (LVEDP) tahmin etmektir. Materyal ve metod: Bu amaçla çalışmaya koroner anjiyogramında anlamlı koroner darlık olmayan (<%40 koroner darlık), LVEDP <10 mmHg olan (Grup A) 24(8 K, 16 E; yaş ort 55±13 yıl), 10-15 mmHg arasında olan (Grup B) 21 (4K, 17E; yaş ort 56±11 yıl) ve >15 mmHg olan (Grup C) 35 vaka (15 K, 20 E; yaş ort 58±9 yıl) alınmıştır. Hastalara Aloka SSD 2200 ekokardiografi cihazı ile yapılan incelemede; mitral lateral anulusunun doku Doppler'i görüntülemesi ve apikal dört boşluktan alınan mitral akım renkli M-mod görüntüleri ile erken ve geç diyastolik velositeleri (Em, Am), Em deselerasyon zamanı (EmDT), Am zamanı (Am-t), mitral propagasyon velositesi gecikme zamanı (VpDT) ölçüldü. Bulgular: Grup A için EmDT≤100 msn, Am-t≤90 msn, Em/Am≥1, Vp-DT≤45 msn bulunma sensitivitesi ve spesifisitesi sırasıyla; 0.57 ve 0.89, 0.66 ve 0.88, 0.64 ve 0.92, 0.73 ve 0.89 olarak tespit edildi. Grup B için EmDT'nin 100-120 msn, Am-t'nin 90-110 msn, Em/Am'nin 1-0.5, VpDT'nin 45-60 msn bulunma sensitivitesi ve spesifisitesi sırasıyla; 0.57 ve 0.84, 0.60 ve 0.82, 0.51 ve 0.86, 0.55 ve 0.83 olarak tespit edildi. Grup C için EmDT >120 msn, Am-t >110 msn, Em/Am <0.5, VpDT >60 msn bulunma sensitivitesi ve spesifisitesi sırasıyla; 0.92 ve 0.80, 0.71 ve 0.80, 0.86 ve 0.72, 0.78 ve 0.86 olarak tespit edildi. Sonuç: Sol ventrikülün doku Doppler ve mitral akım propagasyon velositesi ile elde edilen EmDT, Am-t, Em/Am ve VpDT değerleri noninvaziv olarak LVEDP'yi tahmin etmede oldukça anlamlı bulundu.

OLGU
8. 
Soğuk Aglütininli Bir Olguda Sıcak Kalp Cerrahisi
Warm Heart Surgery in a Case with Cold Agglutinins
Bekir Hayrettin ŞİRİN, Ali KESKİN, Y.Ahmet BALTALARLI
Sayfalar 509 - 511
Açık kalp cerrahisi sırasında, düşük ısılarda aktive olmaları nedeniyle, soğuk aglütininler hemoliz veya miyokard hasarı gibi komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu nedenle preoperatif dönemde olgularda soğuk aglütininler saptanması operasyon stratejisinde değişiklikler yapılmasını gerektirebilir. Burada, preoperatif kan testlerinde yüksek termal amplitüdlü ve yüksek titrasyonda soğuk aglütininler saptanan bir koroner arter hastalığı olgusu sunulmaktadır. Operasyon, normotermik kardiyopulmoner bypass ve sıcak kan kardiyoplejisi altında uygulanmıştır. Kalp cerrahisi uygulamalarında oldukça seyrek görülen bu duruma ideal yaklaşım tartışmalıdır, ancak sıcak kalp cerrahisinin seçilebilecek en uygun yöntem olduğu kanısı giderek ağırlık kazanmaktadır.

9. 
Refrakter Angina Tedavisinde Yeni Bir Yaklaşım: Spinal Kord Stimülatörü Uygulanan Bir Olgu
A New Approach in the Treatment of Refractory Angina: Spinal Cord Stimulator
Yüksel ÇAVUŞOĞLU, Y. Ahmet ÜNALIR, Bilgin TİMURALP, Ali ASLANTAŞ, Bülent GÖRENEK, Necmi ATA, Eşref TEL
Sayfalar 512 - 515
Koroner arter hastalığının başlıca semptomu angina pektoristir. Angina tedavisinde kullanılan antiiskemik ilaçlar, girişimsel kardiyolojik ve cerrahi revaskülarizasyon yöntemleri başarılı sonuçlar vermektedir. Ancak, önceden revaskülarizasyon yapılmış, koroner arterleri yeni bir revaskülarizasyon işlemine uygun bulunmayan ve maksimal antianginal ilaç tedavisine yanıt alınamayan refrakter anginalı olgularda, anginanın kontrol altına alınması oldukça zordur. Bu tür olgularda yeni tedavi yöntemleri gündeme gelmektedir. Bunlardan biri spinal kord stimülasyonudur (SKS). SKS ile dorsal spinal kordun yüksek frekanslı elektriki stimülasyonu, miyokard iskemisi sonucu oluşan ağrı uyarılarının talamus ve beyin korteksine iletilmesini inhibe etmekte ve sempatik aktiviteyi baskılamaktadır. Böylece ağrı oluşumu engellenmekte, miyokardın oksijen ihtiyacı ve koroner vasomotor tomus azalmaktadır. Daha önce bypass operasyonu geçirmiş, maksimal ilaç tedavisine karşın anginası kontrol altına alınamayan ve koroner arterleri revaskülarizasyona uygun olmayan refrakter anginalı bir olguya SKS uygulaması yapıldı. SKS ile anginanın şiddet, süre ve sıklığı belirgin azaldı, egzersiz süresi arttı, yaşam kalitesinde düzelme gözlendi. Olgu, SKS'nin ülkemizde ilk defa refrakter angina tedavisinde uygulanmış olması ve yeni bir tedavi seçeneğini gündeme getirmesi nedeniyle özellik taşımaktadır.

DERLEME
10. 
Aort Koarktasyonu Operasyonundan Sonra Görülen Nadir Bir Komplikasyon: Spinal Kord Hasarı
An Unusual Complication After Aortic Coarctation Repair: Spinal Cord Injury
Op.Türkan Tansel ELMACI, Ümrah AYDOĞAN, Aygün DİNDAR, Ertan ONURSAL
Sayfalar 516 - 518
Aort koarktasyonu operasyonlarıdan sonra gelişen spinal kord iskemisi çocukluk çağında nadir olarak görülür. Bu makalede aort koarktasyonu tanısı ile koarktasyon tamiri uygulanan ve operasyon sonrası parapleji komplikasyonu gelişen 5 yaşındaki bir vaka sunulmuştur.

OLGU
11. 
Kritik Aort Koarktasyonlu Yenidoğan Bebekte Transvenöz Antegrat Balon Anjiyoplasti: Olgu Bildirisi
Transvenous Antegrade Balloon Angioplasty for Coarctation of the Aorta in a Newborn
Ümrah AYDOĞAN, Ferhan Meriç, Türkan ERTUĞRUL
Sayfalar 519 - 521
Yenidoğan döneminde yapılan arteriyel kalp kateterizasyonlarının en sık komplikasyonu femoral arter trombozları ve kan kayıplarıdır. Arteriyel yolla balon anjiyoplasti/valvuloplasti uygulamalarında bu olasılık daha da artmaktadır. Bu yazıda ventriküler septal defekti bulunan aort koarktasyonlu olgularda venöz yolla da balon anjiyoplasti uygulanabileceğinin örneği sunulmaktadır.

DERLEME
12. 
Kalp Pili ve Takılabilir Kardioverter Defibrilatör Sistemlerinin Transvenöz Yolla Elektrod Ekstraksiyonu ve Genel Prensipleri
General Principles of Transvenous Lead Extraction of Permanent Pacemaker and Internal Cardioverter Defibrillator Systems
Okan ERDOĞAN
Sayfalar 522 - 526
Son yıllarda gelişen teknoloji ve genişleyen endikasyonlar ışığında kalp pili ve takılabilir kardioverter defibrilatör uygulamaları artan sıklıkta devam etmektedir. Bu çağdaş uygulamaların sağladıkları yararların yanında beraberinde getirdikleri potansiyel sorunlar, hastanın yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilmektedirler. Bu olumsuz sonuçlardan dolayı bazen bu sistemleri tamamen hasta vücudundan uzaklaştırmak gereği doğmaktadır. Bu amaçla, günümüzde çeşitli araçlar ve teknikler geliştirilmiştir. Lokal anestezi altında yapılan ekstraksiyon yöntemi, yarar/ zarar oranı dengelenerek ve deneyimli ellerde uygulandığında oldukça başarılı sonuçlar sağlamaktadır. Bu yazıda ekstraksiyon uygulaması için gereken koşullar, prensipler ve teknikler izah edilmiştir.

LookUs & Online Makale