Archives of the Turkish Society of Cardiology - Turk Kardiyol Dern Ars: 40 (8)
Volume: 40  Issue: 8 - December 2012
ORIGINAL ARTICLE
1.Editorial: 2012 focused update of the European Society of Cardiology Guidelines for the management of atrial fibrillation
Murat Özdemir
PMID: 23518877  doi: 10.5543/tkda.2012.24808  Pages 659 - 662
Abstract | Full Text PDF

2.The relationship between atrial electromechanical delay and P-wave dispersion with the presence and severity of metabolic syndrome
Mustafa Kurt, Ibrahim Halil Tanboga, Mehmet Fatih Karakaş, Eyup Büyükkaya, Adnan Burak Akcay, Nihat Sen, Emine Bilen
PMID: 23518878  doi: 10.5543/tkda.2012.97404  Pages 663 - 670
Amaç: Bu çalışmada, atriyum içi ve atriyumlar arası elektromekanik gecikme (AEMG) ve P dalga dispersiyonu (PDD) ile metabolik sendrom (MetS) varlığı ve şiddeti arasındaki ilişki incelendi.
Çalışma planı: Çalışmaya MetS olan (n=72) ve olmayan (kontrol grubu, n=72) toplam 144 hasta alındı. MetS ciddiyetinin belirlenmesi için hastalar MetS ölçütlerinin sayısına göre üç gruba ayrıldı: Grup 1 (üç ölçütlü hastalar), Grup 2 (dört ölçütlü hastalar) ve Grup 3 (beş ölçütlü hastalar). Hastaların 12 derivasyonlu elekrokardiyografilerinden PDD ve doku Doppler parametrelerinden kulakçıklar arası ve kulakçıklar içi AEMG hesaplandı.
Bulgular: Kulakçılar arası AEMG (22.9±15 ve 11.5±14, p<0.001) ve kulakçık içi AEMG değerleri (23.6±12 ve 8.3±19, p<0.001) MetS’li hastalarda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha uzun bulundu. Benzer şekilde, PDD değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MetS’li hastalarda anlamlı olarak daha uzun bulundu (49±25 ve 36±24, p=0.001). Ancak, kulakçıklar arası ve içi AEMG ve PDD’nin MetS şiddeti ile ilişkisi gösterilemedi. Korelasyon analizinde, atriyumlar arası AEMG ve atriyum içi AEMG daha çok sol ventrikül kitle indeksi ve sol atriyum hacim indeksi ile, P dalga dispersiyonu ise daha çok mitral Doppler parametreleri ile ilişkili bulundu. Çoklu değişken analizi sonucu, atriyumlar arası AEMD için, HDL-K, sistolik ve diyastolik kan basıncı bağımsız öngördürücüler olarak bulunurken; E/A ve LDL için bu değerler istatistiksel anlamlılık sınırında kaldı. Kulakçık içi AEMD için ise sistolik ve diyastolik kan basıncı, beden kitle indeksi ve E/A bağımsız öngördürücüler olarak bulundu.
Sonuç: MetS’li hastalarda kulakçıklar arası ve kulakçık içi AEMG ve PDD, kontrol grubuna kıyasla daha uzundur. Fakat bu uzamanın MetS ciddiyeti ile ilişkisi yoktur.
Objectives: In this study, we aimed to investigate the association between the presence and severity of metabolic syndrome (MetS) with intra- and inter-atrial electromechanical delay (AEMD) and P-wave dispersion (PWD).
Study design: A total of 144 patients (72 MetS patients and 72 age- and sex-matched control subjects) were included in the study. Patients with MetS were classified into three groups based on the number of MetS criteria as follows: Group 1 (patients with three MetS criteria), Group 2 (patients with four MetS criteria) and Group 3 (patients with five MetS criteria). Intra- and inter-AEMD were measured from parameters of tissue Doppler imaging. PWD was calculated from the 12-lead electrocardiogram.
Results: Both inter-AEMD (22.9±15 vs. 11.5±14, p<0.001) and intra-AEMD (23.6±12 vs. 8.3±19, p<0.001) were found to be significantly longer in patients with MetS than the control group. Similarly, PWD (49±25 vs. 36±24, p=0.001) were found to be significantly longer in the MetS patients than the controls. However, both inter-AEMD and intra-AEMD and P wave measurements were not found to be associated with the severity of MetS. While inter and intra-AEMD were better correlated with LV mass index and LA volume index, PWD correlated better with mitral inflow Doppler parameters. According to multivariate analyses, inter-AEMD, HDL-C, and systolic and diastolic blood pressure were found to be independent predictors, whereas E/A and LDL-C had borderline significance. For the intra-AEMD, systolic and diastolic blood pressure, body mass index and E/A were found to be independent predictors.
Conclusion: In patients with MetS, inter- and intra-AEMD, and P dispersion were found to be lengthened when compared with the controls. However, these parameters were not associated with the severity of MetS.

3.Segmental distribution of calcium scores in the coronary arteries
Demet Erciyes, Murat Şener, Cihan Duran, Mustafa Şirvancı, Cemşit Demiroğlu, Murat Gülbaran
PMID: 23518879  doi: 10.5543/tkda.2012.92170  Pages 671 - 680
Amaç: Koroner arterlerde kalsiyum birikimi aterosklerozun göstergesidir. Çalışmamızın amacı, kalsiyum birikiminin hangi koroner segmentinde daha fazla olduğunu ve demografik verilerle segmenter kalsiyum skorları arasındaki ilişkiyi göstermektir.
Çalışma planı: Çalışmaya 299 hasta alındı (192 erkek, 107 kadın; ort. yaş 59.08±10.7; dağılım 19-84 yıl). Tüm hastalarda 16 kesitli çok kesitli bilgisayarlı tomografi kullanılarak kalsiyum skoru ölçümleri yapıldı. Toplam kalsiyum skoru 1 Hounsfield ünitesi ve üzerindeki hastalarda koroner arterler 14 ayrı segmente ayrılarak her segmentin kalsiyum skoru ve lezyon sayısı hesaplandı.
Bulgular: Koroner arterlerin kalsiyum birikimleri incelendiğinde en fazla birikimin sol ön inen koroner arterin (LAD)proksimal segmentinde olduğu görüldü. Toplam kolesterolü ve LDL kolesterolü yüksek hastalarda toplam kalsiyum skorları, olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Toplam kalsiyum skoru, hipertansiyonu olan hastalarda olmayanlara göre yüksekti. Sigara kullanan ve kullanmayan hastalar arasında kalsiyum skorları açısından anlamlı fark bulunmadı. Toplam kalsiyum skorları diyabeti olan hastalarda olmayanlara göre anlamlı olarak yüksekti. Koroner arter hastalığı aile hikayesi olan hastaların toplam kalsiyum skorları ile olmayanların arasında fark saptanmadı. Yaş gruplarına göre incelendiğinde ileri yaş grubundaki hastalarda kalsiyum skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü.
Sonuç: Koroner arterlerdeki kalsiyum birikiminin en fazla LAD proksimal bölümü olmak üzere daha çok proksimal segmentlerde olduğunu saptadık. Koroner arter kalsifikasyonunun, hipertansiyon, yaş ve hiperlipidemi gibi koroner arter hastalığı risk faktörleri ile arttığı da görüldü.
Objectives: Calcium accumulation in the coronary arteries is a known indicator of atherosclerosis. The purpose of this study was to demonstrate both the correlation between patients’ demographic characteristics and segmental calcium scores and also dominant topographic accumulation of calcium in the coronary arteries.
Study design: Two-hundred ninety-nine patients were included in the study (192 male, 107 female; mean age 59.08±10.7; range 19 to 84 years). All patients with total calcium scores of 1 Hounsfield unit or more underwent 16-slice multi-detector computed tomography with calcium scoring evaluation. Their coronary trees were divided into 14 different segments, and the number of lesions, and calcium score of each segment were calculated separately.
Results: When the coronary arteries were examined as for segmental calcium accumulation by segment, the proximal segment of the LAD (left anterior descending coronary artery) had the highest calcium accumulation. Total calcium scores were higher in the patients with high total and LDL cholesterol values than in normolipidemic patients. Total calcium scores were higher in patients with hypertension relative to the than for patients without hypertension. Calcium scores of smokers and non-smokers were not significantly different. Diabetic patients had higher calcium scores than patients without diabetes. No significant difference was identified between patients with and without a positive family history of coronary artery disease. Total calcium scores were higher in the advanced age group, and in patients with hyperlipidemia.
Conclusion: Segmental analysis of calcium scoring demonstrates that calcium accumulation is mostly seen in the proximal LAD. Coronary artery calcification is observedly increased in the presence of coronary artery risk factors as hypertension, advanced age, and hyperlipidemia.

4.Editorial / Coronary calcification: What does calcium score mean?
Asife Şahinarslan
PMID: 23518880  doi: 10.5543/tkda.2012.60308  Pages 681 - 682

5.Assessment of the relationship between aortic pulse wave velocity and aortic arch calcification
Serkan Öztürk, Davut Baltacı, Suzi Selim Ayhan, İsmet Durmuş, Ömer Gedikli, Mehmet Soytürk, Mehmet Yazıcı, Şükrü Çelik
PMID: 23518881  doi: 10.5543/tkda.2012.83707  Pages 683 - 689
Amaç: Semptomlu aterosklerotik hastalığı olmayan hastalarda arteryel sertlik parametreleri ile aort kalsifikasyonu arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.
Çalışma planı: Çalışma popülasyonu göğüs grafisinde aort yayı kalsifikasyonu olan 41 hasta (grup I, 17 erkek, ortalama yaş 70±5 yıl) ve kalsifikasyonu olmayan yaş ve cinsiyet eşleştirilmiş 41 kişiden (grup II, 17 erkek, ortalama yaş 68±6 yıl) oluşturuldu. Semptomlu veya bilinen vasküler hastalığı olanlar çalışmadan dışlandı. Tüm bireylerin arteryel sertlik parametreleri SphygmoCor cihazı ile ölçüldü. Aort nabzı dalga hızı (PWV), augmentasyon basıncı (AP), augmentasyon indeksi (AIx) ve kalp hızına göre düzeltilmiş augmentasyon indeksi ([email protected]) arteryel sertlik parametreleri olarak değerlendirildi.
Bulgular: İki grup demografik özellikler, ilaç kullanımı ve serum lipit düzeyleri açısından karşılaştırıldı, gruplar arasında anlamlı fark yoktu. AP grup I’de grup II’ye göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.002). AIx ve [email protected] gruplar arası benzerdi. Aort PWV’si grup I de grup II’ye göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.0001).
Sonuç: Bu çalışmanın bulgularına göre göğüs grafisinde tespit edilen aort yayı kalsifikasyonu artmış aort nabzı dalga hızı ile ilişkilidir.
Objectives: We aimed to assess arterial stiffness parameters and to investigate the relationship between these parameters and aortic calcification in patients with aortic arch calcification and without symptomatic atherosclerotic disease.
Study design: The population of this study consisted of 41 patients with aortic arch calcification verified by chest X-ray (group I, 17 males, mean age 70±5 years) and individuals without aortic arch calcification (group II, 17 males, mean age 68±6 years). Subjects with symptomatic or known vascular disease were excluded from the study. The arterial stiffness parameters of all subjects were measured non-invasively with a SphygmoCor device. Aortic pulse wave velocity (PWV), augmentation pressure (AP), augmentation index (AIx) and heart rate normalized augmentation index ([email protected]) were used as parameters of arterial stiffness.
Results: The two groups were compared according to demographic characteristics, medications currently being taken, and levels of serum lipids. There was no significant difference between the groups. AP in group I was significantly higher than that of group II (p=0.002). AIx and [email protected] were similar in both groups. Aortic PWV of group I was significantly higher than that of group II (p<0.0001).
Conclusion: According to the results of this study, the presence of aortic calcification, verified by chest radiography, was associated with increased aortic PWV.

6.Increased epicardial fat thickness is associated with low grade systemic inflammation in metabolic syndrome
Derya Tok, İskender Kadife, Osman Turak, Fırat Özcan, Nurcan Başar, Kumral Çağlı, Dursun Aras, Serkan Topaloğlu, Sinan Aydoğdu
PMID: 23518882  doi: 10.5543/tkda.2012.60207  Pages 690 - 695
Amaç: Epikardın yağ dokusu, metabolik aktif endokrin organ gibi görev yapan bir viseral yağ dokusu tipidir. Metabolik sendrom (MetS) komponentlerinin çoğu, özellikle de viseral obezite, düşük dereceli sistemik yangı ile ilişkilidir. Bu çalışmada, MetS’li hastalarda ekokardiyografi ile ölçülen epikardın yağ dokusu kalınlığı (EYK) ile MetS, MetS komponentleri ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) arasındaki ilişki değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışmaya güncellenmiş ATP III ölçütlerine göre MetS tanısı konan ve koroner arter hastalığının klinik bulguları olmayan ardışık 46 hasta (25 erkek, ort. yaş 47.3±6.6 yıl) ve yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş 44 sağlıklı gönüllü (18 erkek, ortalama yaş 46.0±6.1 yıl) alındı. Transtorasik ekokardiyografi ile EYK ölçüldü. Gruplar arasında EYK, klinik ve biyokimyasal değişkenler karşılaştırıldı.
Bulgular: MetS’li hastalarda bel çevresi, toplam kolesterol, LDL-kolesterol, açlık kan şekeri, trigliserit, sistolik ve diyastolik kan basınçları, hs-CRP ve ürik asit düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. MetS’li hastalarda kontrol grubuna kıyasla EYK’da anlamlı yükseklik saptandı (8.7±0.2 mm ve 4.8±0.1 mm, p<0.001). Çoklu değişken regresyon analizinde, MetS (β=0.929, p<0.001) ve hs-CRP düzeyi (r=-0.181, p=0.007) artmış EYK’nın bağımsız belirteçleri olarak bulundu.
Sonuç: Bu çalışmada MetS’li hastalarda EYK’nın daha yüksek olduğu ve MetS’in varlığının ve hs-CRP’nin artmış EYK’nın bağımsız prediktörleri olduğu görülmüştür. MetS’li hastalarda düşük dereceli sistemik yangı ile ilişkili olan EYK, ateroskleroz patogenezinde rol oynuyor olabilir.
Objectives: Epicardial fat tissue is a type of visceral adipose tissue that functions as a metabolically active endocrine organ. Most components of metabolic syndrome (MetS), especially visceral obesity, are associated with a low-grade systemic inflammatory state. In this study, we aimed to assess the relationship between echocardiographic epicardial fat thickness (EFT), MetS, the components of MetS, and high sensitivity C-reactive protein (hs-CRP) levels in patients with MetS.
Study design: Forty-six patients (25 males, mean age 47.3±6.5 years) with the diagnosis of MetS (according to the Adult Treatment Panel III update criteria) but without clinical coronary artery disease, and 44 age and gender matched healthy volunteers (18 males, mean age 46.0±6.1 years) were included in the study. EFT, which was measured by transthoracic echocardiography, as well as clinical and biochemical parameters were compared between the two groups.
Results: Waist circumference, total and LDL-cholesterol, fasting glucose, triglycerides, systolic and diastolic blood pressure levels, hs-CRP, and uric acid levels were significantly higher in patients with MetS. EFT was also significantly increased in patients with MetS (8.7±0.2 mm vs. 4.8±0.1 mm, p<0.001). Multiple regression analysis determined that MetS itself (β=0.929, p<0.001) and hs-CRP (r=-0.181, p=0.007) are independent predictors of increased EFT.
Conclusion: This study demonstrates that EFT is higher in patients with MetS, and that MetS and hsCRP are independent predictors of this increased EFT. Increased EFT, which is associated with low-grade systemic inflammation, may play a role in the pathogenesis of atherosclerosis in MetS patients.

7.Editorial / Epicardial adipose tissue, metabolic syndrome, inflammation, and cardiovascular risk
Atiye Çengel
PMID: 23518883  doi: 10.5543/tkda.2012.60669  Pages 696 - 698
Abstract | Full Text PDF

8.The value of serum homocysteine level in predicting one-year survival in patients with severe systolic heart failure
Ahmet Selami Tekin, Cihan Şengül, Barış Kılıçaslan, Olcay Özveren, Güliz Kozdağ
PMID: 23518884  doi: 10.5543/tkda.2012.22058  Pages 699 - 705
Amaç: Kalp yetersizliği (KY) temel bir halk sağlığı problemi olup önemli derecede mortalite ve morbiditeye neden olmaktadır. Bu nedenle sağkalım belirteçlerinin KY tedavisini yönlendirmedeki önemleri giderek artmaktadır. Son zamanlarda yayımlanan bazı çalışmalarda, kan homosistein düzeyleri KY gelişimi için yeni bir risk faktörü olarak bildirilmektedir. Çalışmamızda serum homosistein düzeyinin KY’li hastaların sağkalımını öngörmedeki değerini araştırdık.
Çalışma planı: Çalışmaya, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu <%35 olan KY’li 70 hasta (44 erkek, 26 kadın; ort. yaş 60±12; dağılım 28-83 yıl) alındı. Klinik, ekokardiyografik ve biyokimyasal parametreler çalışma başlangıcında ölçüldü ve tüm hastalar izlemeye alındı. Kardiyak nedenli ölüm çalışmanın sonlanım noktası olarak kabul edildi.
Bulgular: On iki aylık izlem süresi sonunda hastaların 14’ü (%20) öldü. Ölen hastaların serum homosistein düzeyi sağ kalan hastalara kıyasla anlamlı düzeyde yüksekti (20.8±5.8 ve 16.9±5.1 µmol/l, p=0.029). Serum homosistein düzeyinin >17.45 µmol/l olması %71.4 özgüllük ve %67.9 duyarlılık oranları ile 1 yıl sonunda gelişen ölümleri uygun kestirim değeri ile saptadı (ROC eğrisi altındaki alan: 0.855, %95 GA 0.792-0.965, p<0.001). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde serum homosistein düzeyi sağkalımın tek belirteci olarak saptandı.
Sonuç: Serum homosistein düzeyi KY bulunan hastalarda orta dönemde mortalitenin önemli bir belirteci olabilir.
Objectives: Heart failure (HF) is a major public health problem responsible for high morbidity and mortality rates. Thus, the importance of survival predictors in directing the treatment of HF is gradually increasing. In some recently published studies, plasma homocysteine has been reported as a newly recognized risk factor for the development of HF. In the present study, we investigated the value of serum homocysteine levels in predicting the survival of patients with HF.
Study design: Seventy HF patients (44 males, 26 females; mean age 60±12; range 28 to 83 years) with left ventricle ejection fractions of <35% were included in our study. Clinical, echocardiographic, and biochemical parameters were measured at baseline, and all patients were followed. Cardiac death was established as the end point of the study.
Results: At the end of the 12 month follow-up period, 14 patients (20%) had died. Serum homocysteine levels were significantly higher in the deceased patients compared to the patients who survived (20.8±5.8 vs. 16.9±5.1 µmol/l, p=0.029). A serum homocysteine level of >17.45 µmol/l predicted death at the end of the first year with 71.4% specificity and 67.9% sensitivity (ROC area under curve: 0.855, CI 95% 0.792-0.965, p<0.001). Multivariate Cox regression analysis showed that the serum homocysteine level was the only parameter predicting survival.
Conclusion: Serum homocysteine level may be an important predictor of mid-term mortality in patients with HF.

9.Relationship between hematologic parameters and left ventricular systolic dysfunction in stable patients with multi-vessel coronary artery disease
Orhan Doğdu, Mahmut Akpek, Mikail Yarlıoğlueş, Nihat Kalay, İdris Ardıç, Deniz Elçik, Ömer Şenarslan, Mehmet Güngör Kaya
PMID: 23518885  doi: 10.5543/tkda.2012.82429  Pages 706 - 713
Amaç: Yaygın koroner arter hastalığı (YKAH) kronik kararlı anjinalı hastalarda gelişecek klinik olayların öngördürücüsü olarak bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, YKAH olanlarda sol ventrikül sistolik fonksiyonları ile hematolojik parametreler arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
Çalışma planı: Yaygın KAH olan kararlı anjinalı 202 hasta çalışmaya alındı. Hastalar ekokardiyografiyle belirlenen sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna (LVEF) göre, bozulmuş ventrikül grubu (LVEF <%50) ve korunmuş ventrikül grubu (LVEF >%50) olarak ikiye ayrıldı. Korunmuş ventrikül grubunda 106 ve bozulmuş ventrikül grubunda 96 hasta bulunmaktaydı.
Bulgular: Diabetes mellitus sıklığı, bozulmuş ventrikül grubunda daha fazla olarak bulundu (sırasıyla, %50 ve %33, p=0.01). Bozulmamış ve bozulmuş ventrikül gruplarının ortalama yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) düzeyi (sırasıyla, 3.9±2.4 ve 7.9±3.8, p<0.001) ve nötrofil/lenfosit oranı (N/L oranı) (sırasıyla 2.7±0.7 ve 3.9±1.2, p<0.001) bozulmuş ventrikül grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. LVEF, N/L oranı ve hs-CRP arasında anlamlı korelasyon vardı. N/L oranı ve hs-CRP arasında pozitif (r=0.584, p<0,001) korelasyon vardı. LVEF hem hs-CRP, hem de N/L oranıyla negatif bir korelasyon gösterdi (sırasıyla, r=-0.48, p<0.001 ve r=-0.43, p<0.001). N/L oranının >3 olması, %77 duyarlılık ve %68 özgüllük ile YKAH’ı olan kararlı anjinalı hastalarda sol ventrikül sistolik işlev bozukluğunu öngördü. Çok değişkenli analizde N/L oranı (OO: 2.456, <%95 GA 2.056-4.166, p<0.001) kararlı KAH hastalarda sol ventrikül işlev bozukluğunun bağımsız bir öngördürücü faktörüydü.
Sonuç: Ucuz ve laboratuvarda kolaylıkla belirlenebilen N/L oranı ve hs-CRP YKAH olan kararlı anjinalı hastalarda sol ventrikül sistolik işlev bozukluğunun belirleyicileri olarak bulunmuştur.
Objectives: Multi-vessel coronary artery disease (MVCAD) has long been recognized as an important predictor of adverse outcomes in patients with chronic stable angina. The aim of this study is to investigate the relationship between hematologic parameters and impairment of left ventricular systolic functions in patients with stable MVCAD.
Study design: Patients (n=202) with stable angina and MVCAD were included in this study. According to the left ventricle ejection fraction (LVEF) determined by echocardiography, patients were divided into two groups as the preserved group (LVEF >50%) and the impaired group (LVEF <50%). The preserved group consisted of 106 patients and the impaired group consisted of 96 patients.
Results: The frequency of diabetes mellitus was significantly higher in the impaired group compared to the preserved group (respectively, 50% vs. 33%, p=0.01). High sensitivity C-reactive protein (hs-CRP) levels and, neutrophil/lymphocyte ratio (N/L ratio) were significantly higher in the impaired group than in the preserved group (3.9±2.4 vs. 7.9±3.8, p<0.001; 2.7±0.7 vs. 3.9±1.2, p<0.001, respectively). There was a significant correlation between LVEF, N/L ratio and hs-CRP; hs-CRP and N/L ratio were positively correlated (r=0.584; p<0.001), and LVEF was negatively correlated with both hs-CRP and N/L ratio (r=-0.48, p<0.001 and r=-0.43, p<0.001, respectively). A N/L ratio >3.0 had 77% sensitivity and 68% specificity in predicting left ventricular dysfunction in patients with stable MVCAD. In multivariate analysis, N/L ratio (OR: 2.456, <95% Cl 2.056–4.166; p<0.001) was an independent predictor of left ventricular dysfunction in stable patients with MVCAD.
Conclusion: N/L ratio and hs-CRP, which is inexpensive and easily measurable in the laboratory, is independently associated with impaired LV systolic functions in patients with stable MVCAD.

CASE REPORT
10.CyberKnife® can cause inappropriate shock
Nazmiye Çakmak, Hale Yılmaz, Nurten Sayar, Betül Erer
PMID: 23518886  doi: 10.5543/tkda.2012.77642  Pages 714 - 718
Takılabilir kardiyoverter defibrilatörler (ICD), hayatı tehdit eden ventrikül taşiaritmilerinin tedavisinde giderek artan oranlarda kullanılmaktadırlar. Hayat kurtarıcı özelliği olan bu cihazlar, elektromanyetik enerji kaynaklarına karşı oldukça duyarlıdır. Elektromanyetik etkileşim (elektromanyetik interferans; EMI) sonucu olarak ICD’lerin taşiaritmiyi algılama ve sonlandırma mekanizmalarında bazı sorunlar meydana geldiği bilinmektedir. Yeni nesil ICD’ler ile EMI daha az gözlense de radyoterapi sırasında hala sorun yaşanabilmektedir. Uzay neşteri (CyberKnife), vücuttaki kötü huylu tümörlerin tedavisi için kullanılan, radyoterapi alanındaki son stereotaktik radyocerrahi teknolojisidir. Özellikle ileri evre tümörlerde veya metastazlarda tercih edilmektedir. Rutin ICD kontrollerinde 5 kez ICD deşarjı olduğu tespit edilen hasta değerlendirmeye alındı. Hastanın rektum adenokarsinomunun akciğer metastazı nedeniyle CyberKnife ile radyoterapi gördüğü ve şokları bu sırada aldığı öğrenildi. ICD üzerinden alınan intrakardiyak kayıtlar incelendiğinde, şokların EMI nedeniyle meydana gelen aşırı algılamaya bağlı uygunsuz şoklar olduğu saptandı.
Implantable cardioverter-defibrillators (ICD) have been increasingly used to treat life-threatening ventricular tachyarrhythmias. Although they have life-saving capabilities, they are very sensitive to electromagnetic energy sources. It has been reported that many problems associated with the mechanism of the detection and termination of tachyarrhythmias of the ICDs occur due to electromagnetic interference (EMI). In spite of the fact that EMI has been decreasingly observed with the latest generation ICDs, problems may still occur during radiotherapy. The CyberKnife is the latest stereotactic radio-surgery technology in the field of radiotherapy, and is currently being used for the treatment of malign neoplasm in the body. It is especially preferred for the treatment of advanced stage and metastatic tumors. Five ICD shocks were detected in a patient during routine ICD controls. When the patient was evaluated, it was determined that he had undergone radiotherapy with CyberKnife® technology because of lung metastasis and rectal adenocarcinoma. It was learnt that he had received the ICD shocks while he had been on radiotherapy. When the stored intracardiac electrograms stored in the memory of the ICD were investigated, it was established that the shocks were inappropriate shocks due to oversensing because of the exposure to EMI.

11.A rare sign of ischemia during exercise ECG: PR interval lengthening in the recovery period
Murtaza Emre Durakoglugil, Sinan Altan Kocaman, Yuksel Cicek, Mustafa Cetin
PMID: 23518887  doi: 10.5543/tkda.2012.20727  Pages 719 - 722
Egzersiz elektrokardiyografisi (EKG) kardiyoloji pratiğinde en yaygın kullanılan testlerden biridir. Egzersiz EKG’nin bazı dezavantajlarına rağmen düşük fiyatı, standardizasyonu ve güçlü prognostik değeri nedeniyle tercih edilen bir tanı yöntemidir. Toparlanma döneminde PR aralığında uzama son zamanlarda mortalitenin bir belirteci olarak bildirilmektedir. Bu yazıda, egzersiz dispnesi olan ve efor testinin dinlenme döneminde belirgin PR aralığı uzaması gelişen ilginç bir olgu sunuldu. Egzersiz öncesinde hastanın PR aralığı 240 ms idi, egzersizin en yüksek düzeyinde 160 ms’ye düştü. Toparlanma döneminde PR aralığı aşamalı olarak 320 ms’ye kadar uzadı ve dönemin sonuna kadar bu şekilde sürdü. Hasta ST-segmentinde belirgin bir çökme olmadan, göğüste sınırlayıcı olmayan bir baskı ve nefes darlığı ile yaşa göre hedef alınan maksimum kalp hızının %87’sine ulaştı. Kalp hızının toparlanması ve sistolik kan basıncının düzelmesini içeren dinlenme parametreleri normal sınırlar içerisindeydi. Hastaya koroner arter hastalığı şüphesi ile koroner anjiyografi yapıldı ve ciddi çokdamar hastalığı tanısı konuldu. Bu nadir olgu stres EKG değerlendirmesi sırasında zayıf egzersiz kapasitesi, bozulmuş hemodinamik yanıt, kronotropik yetersizlik ve belirgin ST-segment değişimine ek olarak ciddi iskeminin bir işareti olarak dinlenim aşamasında PR aralığı uzamasının önemini vurgulamaktadır.
Exercise electrocardiography (ECG) is one of the most commonly utilized tests in cardiology. Despite the drawbacks, exercise ECG is widely preferred due to low cost, standardization, and strong prognostic information. A prolonged PR interval during recovery has recently been proposed as an indicator of mortality. Herein, we report an interesting case of a patient who presented with the complaint of exertional dyspnea and exhibited PR lengthening during the recovery period on the exercise ECG. The patient had a PR interval of 240 ms before exercise, which decreased to 160 ms at peak stress. However, during recovery, the PR interval prolonged gradually, reaching 320 ms at the second minute and persisting at that length until the end of the recovery period. The patient achieved 87% of the age predicted maximum heart rate, and experienced non-disabling shortness of breath and a pressure sensation in the chest, with no apparent ST segment depression. Recovery parameters, including heart rate recovery and systolic blood pressure recovery, were also within normal limits. The patient underwent coronary angiography with the suspicion of CAD which revealed severe multi-vessel disease. This rare case emphasizes the importance of PR lengthening in the recovery period as a sign of severe ischemia, in addition to other signs, such as prominent ST-segment changes, chronotropic incompetence, impaired hemodynamic response, and poor exercise capacity during stress ECG evaluation.

12.Left ventricular hemangioma
Hasan Arı, Selma Arı, Tufan Günay, Kemal Karaağaç
PMID: 23518888  doi: 10.5543/tkda.2012.24085  Pages 723 - 725
Ventriküllerin primer tümörleri nadirdir. Kalp hemanjiyomları da çok nadir görülen iyi huylu kalp tümörleridir. Genellikle semptomsuzdurlar ve bildirilen olgular genellikle ekokardiyografik değerlendirmeler sırasında rastlantısal olarak saptanmıştır. Bu yazıda, üç aydan beri olan atipik göğüs ağrısı yakınması nedeniyle kliniğimize başvuran 27 yaşında bir erkek olgu sunuldu. Eforla ilişkisiz batıcı tarzda bir-iki dakika süren gögüs ağrısı ve iki-üç saniye süren çarpıntı yakınmaları olan hastanın fizik muayenesinde herhangi bir özellik saptanmadı. Arter basıncı 130/80 mmHg olarak ölçüldü. Elektrokardiyografisinde 82/dakika hızında sinüs ritmi görüldü. Transtorasik ekokardiyografide sol ventrikül boşluğu içinde antero-lateral duvarda 1.20x1.28 cm boyutlarında hareketli bir kitle saptandı. Kitlenin arteriyel kanlanmasını değerlendirme amacıyla yapılan koroner anjiyografide ikinci diyagonal arterden beslendiği ve geç opasifiye olduğu görüldü. Cerrahi olarak çıkarılan kitlenin yapılan histopatolojik incelemesi sonunda, hemanjiyom tanısı kondu. Hasta operasyon sonrası beşinci günde semptomsuz olarak taburcu edildi.
Primary cardiac tumors of the ventricles are very uncommon. Cardiac hemangiomas are extremely rare primary benign cardiac tumors that are often asymptomatic and are typically diagnosed incidentally during an echocardiographic examination. We report the case of a 27-year-old male who was referred to our hospital complaining of atypical chest pain over the last three months. The pain was unrelated to exercise, and consisted of 1-2 minutes of ongoing, stinging chest pain followed by 2-3 seconds of ongoing palpitations. His physical examination was unremarkable, his blood pressure was 130/80 mmHg, his ECG was sinus rhythm, and his heart rate was 82 beats/min. A transthoracic echocardiogram revealed a mobile 1.20x1.28 cm mass in the left ventricular cavity at the antero-lateral wall. Subsequent coronary angiography was performed to determine the vascular supply for the mass, and showed late opacification of a well-vascularized left ventricle mass from the second diagonal artery. Surgery was performed and the mass was complete resected. The pathological and histological examination of the resected mass showed that it was a hemangioma. The patient was discharged 5 days after surgery without symptoms

13.Percutaneous closure of multiple atrial septal defects and patent ductus arteriosus during the same session
Ender Ödemiş, İsa Özyılmaz, Alper Güzeltaş
PMID: 23518889  doi: 10.5543/tkda.2012.47827  Pages 726 - 728
Sekundum tipi atriyal septal defekt (ASD) ve patent duktus arteriozusun (PDA) kateter yoluyla kapatılması cerrahi tamire seçenek bir tedavi yöntemidir. Ancak çoklu ASD’lerin perkütan cihaz kullanılarak kapatılmasıyla ilgili bilgilerimiz sınırlıdır. Sekiz yaşında kız çocuğu kalpte üfürüm duyulması nedeniyle kliniğimize getirildi. Ekokardiyografisinde çok delikli ASD (17.5 mm, 4.5 mm, 3 mm) ve PDA (3 mm) saptandı. Kalp kateterizasyonu sırasında aynı seansta ilk olarak PDA’sı Amplatzer Duct Occluder (6x4 mm) ve çok delikli ASD’si Amplatzer septal tıkayıcı cihaz (22 mm) kullanılarak açık kalmadan kapatıldı. Çocuk hastalarda çok delikli ASD ve PDA’nın perkütan olarak kapatılması ilk tedavi seçeneği olarak düşünülebilir.
An alternative to the surgical repair of secundum type atrial septal defects (ASD) and of patent ductus arteriosus (PDA) is transcatheter closure. However, there is limited information about the efficacy of using percutaneous devices to close multiple ASDs. An 8-year-old female patient was admitted to our hospital with a cardiac murmur. A large secundum multi-fenestrated ASD (17 mm, 4.5 mm, 3 mm) and PDA (3 mm) were diagnosed upon echocardiographic examination. During cardiac catheterization, the PDA was closed with an Amplatzer Duct Occluder (6x4 mm) followed by the closure of the ASD with an Amplatzer septal occluder (22 mm) with no residual shunting. The percutaneous closure of multi-fenestrated ASD with PDA in pediatric patients may be considered as a first-choice treatment with minimal complications.

14.Spontaneous left main coronary artery dissection treated with primary stenting
Kanber Ocal Karabay, Bayram Bagırtan, Gurkan Geceer
PMID: 23518890  doi: 10.5543/tkda.2012.16985  Pages 729 - 732
Spontan sol ana koroner arter (LMCA) diseksiyonu miyokart iskemisinin nadir görülen ve genellikle ölümle sonuçlanan bir nedenidir. Damar duvarının medya tabakasındaki duvar içi tromboz olarak tanımlanmaktadır. On yıl önce iki damar baypas operasyonu yapılan 56 yaşındaki erkek hasta iki saatlik göğüs ağrısı yakınmasıyla başvurdu. Kan basıncı 60/35 mmHg ve kalp atım hızı 120/dk idi. EKG’de inferiyor derivasyonlarda ST-segment yükselmesi görüldü. Koroner anjiyografide LMCA’nın diseksiyon flepi ile tıkanmış olduğu görüldü. Diseksiyon flepi sert klavuz tel aracılığı ile delindikten sonra damara çıplak metal stent yerleştirildi. Stent yerleştirilmesinden sonra sirkumfleks arterde TIMI 3 akım izlendi. Üç ay sonra yapılan bigisayarlı tomografi koroner anjiyografide sol ana koronerdeki stentin açık olduğu ve stentin altında kalan yalancı lümenin pıhtı tıkacı ile kapandığı gözlendi. Sonuç olarak primer stent yerleştirilme işlemi spontan LMCA diseksiyonlu olgularda başarıyla uygulanabilir.
Spontaneous left main coronary artery (LMCA) dissection is an unusual cause of myocardial ischemia and sudden death. It is defined as an intramural hematoma of the media of the vessel wall. A 56-year-old male who underwent a two-vessel bypass ten years previous presented with chest pain for two hours. His blood pressure and heart rate were 60/35 mmHg and 120 beats per minute, respectively. The ECG showed inferior ST-segment elevation. Coronary angiography revealed total LMCA occlusion with dissection flap. A dissection flap was collapsing the true lumen of the LMCA. A bare metal stent was implanted after the flap was perforated and fenestrated by a stiff guide wire. Good TIMI 3 flow was achieved in the circumflex artery. Three months after the index procedure, coronary computed tomography angiography disclosed thrombosis of the false lumen beneath the patent left main stent. In conclusion, primer stenting can be successfully performed in the presence of spontaneous LMCA dissection.

15.Acute inferior myocardial infarction after injection of etofenamate
Yusuf Kenan Tekin, Gülaçan Tekin
PMID: 23518891  doi: 10.5543/tkda.2012.03592  Pages 733 - 735
Alerjik semptomların miyokart iskemisi semptomlarına eşlik etmesi Kounis sendromu olarak tanımlanır. Etofenamat sık olarak kullanılan güvenli ve etkin bir steroid olmayan antienflamatuvar ilaçtır. Bu yazıda Kounis sendromlu 71 yaşında erkek hasta sunuldu. İntramüsküler 1 gram etofenamat enjeksiyonu sonrası eritamatöz döküntüler, kaşıntı, bulantı ve kusma, baş dönmesi, terleme ve göğüs ağrısı gelişen hasta acil servise kardiyopulmoner arrest olarak getirildi. On dakika süren başarılı yaşama döndürme sonrası elektrokardiyografide akut inferiyor miyokart enfarktüsü örneği saptandı. Acil servise alerjik semptomlara eşlik eden göğüs ağrısı ile başvuran hastada alerjik miyokart enfarktüsü akla gelmelidir. Bu hastalarda akut koroner sendromu ekarte etmek için elektrokardiyografi mutlaka çekilmelidir.
Allergic symptoms accompanied by myocardial ischemic symptoms are defined as Kounis syndrome. Etofenamate is a safe and effective non-steroidal antiinflammatory drug that has widespread utilization. We hereby present a 71-year-old man with Kounis syndrome. Following intramuscular 1 g etofenamate injection, the clinical presentation when admitted to the emergency department (ED) was erythematous rash, pruritus, nausea and vomiting, dizziness, diaphoresis, and chest pain resulting in cardiopulmonary arrest. After 10 minutes of successful cardiopulmonary resuscitation, the electrocardiogram revealed acute inferior myocardial infarction. In patients who are admitted to the ED with allergic symptoms accompanied by chest pain Kounis syndrome should be consider for prompt management. Electrocardiographic examination should be an essential part of the initial evaluation in such patients.

REVIEW
16.Saphenous vein graft disease: causes, prevention, and contemporary treatment strategies
Seher Gökay, Davran Çiçek
PMID: 23518892  doi: 10.5543/tkda.2012.26790  Pages 736 - 743
Koroner baypas cerrahisi damar yapısı uygun olan koroner arter hastalığı olan kişilerin çoğunda iyi bir semptomatik düzelme ve uzun yaşam beklentisi sağlar. Arteriyel yapay yol kullanma eğiliminde artışa rağmen, özellikle acil durumlarda kolay uygulanabilirliği nedeniyle safen ven greftleri (SVG) halen sıklıkla kullanılmaktadır. Fakat SVG zamanla dejenere olma eğilimindedir. Hemen hemen yarısında önemli stenoz gelişir ve 10 yılda neredeyse %40’ı tam olarak tıkanır. SVG hastalığında tekrar cerrahi, perkütan girişim ve/veya tıpsal tedavi seçenekler içerisindedir. Yine de uzun dönem yaşamın öngördürücüsü olan greft açıklığını sürdürmede zorluklar ve girişimsel komplikasyonlar (distal embolizasyon, no-reflow ve yüksek oranda işlem çevresi dönemde miyokart enfarktüsü) kardiyologlar ve kalp damar cerrahları için halen devam etmekte olan problemlerdir. Bu yazıda, greft yetersizliğinin olası nedenlerini ve en az bir SVG olan koroner arter cerrahisi geçiren hastalarda sonucu iyileştirmek için güncel yaklaşımlar tartışıldı.
Coronary bypass graft surgery provides symptomatic relief and a long life expectancy for most patients with coronary artery disease who have suitable vessels. Although arterial conduits are becoming more popular, saphenous vein grafts (SVG) are still frequently used in coronary artery bypass surgery since they are readily available, especially in emergency situations. However, SVG tend to degenerate over time, as nearly half of them develop significant stenosis and nearly 40% of them become completely occluded within a decade. Treatment options for SVG failure include redo-surgery, percutaneous intervention, and/or medical therapy. However, challenges in maintaining graft patency (as a predictor of long-term survival) and interventional complications (e.g., distal embolization, ‘’no-reflow,’’ and higher rates of periprocedural myocardial infarction) are still ongoing problems for cardiologists and cardiovascular surgeons. This review discusses the possible causes of graft failure and the contemporary approaches for improving outcomes in patients undergoing coronary artery bypass graft surgery with at least one SVG.

CASE IMAGE
17.Retroperitoneal hematoma due to an arteriovenous malformation originating from the femoral artery
Hasan Ardal, Oğuz Yılmaz, Harun Arbatlı, Bingür Sönmez
PMID: 23518893  doi: 10.5543/tkda.2012.88724  Page 744
Abstract | Full Text PDF

18.Unruptured left ventricular pseudoaneurysm presenting as mitral stenosis
Ali Rıza Akyüz, Levent Korkmaz, Muslihittin Emre Erkuş, Mustafa Tarık Ağaç
PMID: 23518894  doi: 10.5543/tkda.2012.28999  Page 745
Abstract | Full Text PDF

19.Huge ascending aortic aneurysm
Sait Demirkol, Şevket Balta, Murat Unlu, Bulent Karaman
PMID: 23518895  doi: 10.5543/tkda.2012.77674  Page 746
Abstract | Full Text PDF

20.Large atrial septal aneurysm associated with stroke
Mustafa Ahmet Huyut, Çağdaş Akgüllü, Ufuk Eryılmaz
PMID: 23518896  doi: 10.5543/tkda.2012.54815  Page 747
Abstract | Full Text PDF

21.Aortic valve cusp prolapse mimicking endocarditis vegetation
Gürkan Acar, Mehmet Akgüngör, Murat Akkoyun, İmran Dırnak
PMID: 23518897  doi: 10.5543/tkda.2012.45945  Page 748
Abstract | Full Text PDF

OTHER ARTICLES
22.Answers of specialist
Dilek Yeşilbursa
Page 749
Abstract | Full Text PDF

23.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 750
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2020 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale