Turk Kardiyol Dern Ars: 46 (6)

Cilt: 46  Sayı: 6 - Eylül 2018

EDITÖRYAL YORUM
1.
Wolff-Parkinson-White ile Brugada EKG birlikteliği
Coexistence of Wolff-Parkinson–White and Brugada ECG
Okan Erdoğan
PMID: 30204131  doi: 10.5543/tkda.2018.75271  Sayfalar 433 - 434
Makale Özeti | Tam Metin PDF

2.
Ekokardiyografik epikardiyal yağ dokusu ile P dalga dispersiyonu ve düzeltilmiş QT aralığı arasındaki ilişki
The relationship between echocardiographic epicardial adipose tissue and P wave dispersion and corrected QT- interval
Alper Kepez
PMID: 30204132  doi: 10.5543/tkda.2018.54748  Sayfalar 435 - 436
Makale Özeti | Tam Metin PDF

3.
Kardiyak sendrom X: Mikrovasküler anginanın önemli bir nedeni
Cardiac syndrome X: An important cause of microvascular angina
Batur Gönenç Kanar, Murat Sünbül
PMID: 30204133  doi: 10.5543/tkda.2018.31050  Sayfalar 437 - 438
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
4.
Kronik total oklüzyon sonucu üzerine sigara içme alışkanlıklarının etkisi
Influence of smoking habits on acute outcome of revascularization of chronic total occlusion
Jan-erik Guelker, Christian Blockhaus, Ruben Jansen, Johannes Stein, Julian Kürvers, Mathias Lehmann, Knut Kröger, Alexander Bufe
PMID: 30204134  doi: 10.5543/tkda.2018.75133  Sayfalar 439 - 445
Amaç: Kronik total oklüzyon (KTO) için perkütan koroner girişim (PKG) girişimsel kardiyolojinin hâlâ önemli bir sorunudur. Sigara dumanının toksik bileşenleri ve sigara içimiyle ilişkili kardiyovasküler işlev bozukluğunun mekanizmaları geniş ölçüde bilinmemekle birlikte, bu durum enflamasyon, tromboz ve düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterolün oksidasyonunu artırmaktadır. Sigara içme alışkanlıklarının KTO-PKG’nin akut sonucu üzerindeki etkisine ilişkin literatürde yalnızca önemsiz derecede bilgi vardır.
Yöntemler: 2012–2017 yılları arasında 559 hastayı çalışmaya aldık. Bu hastalar en az bir KTO için PKG geçirmişlerdir. Antegrat ve retrograt KTO teknikleri uygulanmıştır. Dağılımın normal olup olmadığını anlamak için Shapiro-Wilk testi kullanıldı. Sürekli değişkenlerde farklılıklar Kruskal–Wallis-testi veya uygun olduğunda Mann–Whitney-U testi ile sınandı. Kategorik değişkenler ise Fisher kesinlik testi ile sınandı.
Bulgular: Sigara içmeyenler içenlerden daha yaşlı idi (65.3±10.3 yıla karşın; 58.3±9.2 yıl; p=<0.001). Kohortun yaş ortalaması 62.1±10.5 yıl idi. Sigara içenler daha büyük bir sıklıkla erkekler olup (%79.7’ye karşın %85.7; p=0.074), lezyon uzunlukları daha fazla idi (36.1±17.56 mm’e karşın 39.1±17.2 mm). Bu nedenle daha uzun stentlere gerek duymuşlardır (69.0±28.0 mm’e karşın 64.2±26.5 mm; p=0.023). Sigara içenlerle içmeyenler arasında başarı oranları benzemekteydi. Hastanede yapılan işlemlerde nadiren komplikasyonlar görülmüş olup her iki grup arasında fark yoktu.
Sonuç: Geriye dönük çalışmamız sigara içen ve içmeyen hastalar arasında anlamlı bir ilişkin olmadığını düşündürtmektedir. Buna rağmen sigara içenlerde lezyonlar daha uzun olup daha uzun stentlere gerek duyarlar.
Objective: Percutaneous coronary intervention (PCI) for chronic total occlusion (CTO) remains a major challenge in interventional cardiology. The exact toxic components of cigarette smoke and the mechanisms involved in smoking-related cardiovascular dysfunction are largely unknown, but it increases inflammation, thrombosis, and oxidation of low-density lipoprotein cholesterol. There is only insignificant knowledge reported in the literature about the influence of smoking habits on acute outcome in CTO PCI.
Methods: Between 2012 and 2017, a total of 559 patients were included in the study. The patients all underwent PCI for at least 1 CTO. Antegrade and retrograde CTO techniques were applied. The Shapiro-Wilk test was used to test for normality of distribution. Continuous variables were tested for differences with the Kruskal–Wallis test or the Mann–Whitney U test, as appropriate. Categorical variables were tested using Fisher’s exact test.
Results: Non-smokers were older than smoking patients (65.3±10.3 years vs. 58.3±9.2 years; p<0.001). The mean age of the cohort was 62.1 years (±10.5). Smokers were more often male (85.7% vs. 79.7%; p=0.074), suffered from longer lesion length (36.1±17.5 mm vs. 39.1±17.2 mm; p=0.023) and therefore needed longer stents (64.2±26.5 mm vs. 69.0±28.0 mm; p=0.084). The success rate was comparable for smokers and non-smokers. In-hospital procedural complications were rare and demonstrated no statistically significant difference.
Conclusion: The results of this retrospective study revealed no significant association between smoking and acute outcome in CTO PCI. Smokers did, however, have longer lesions and needed longer stents.

5.
Kardiyak sendrom X’li hastalarda artmış miyokart enerji tüketimi: Çok iş, çok ağrı
Increased myocardial energy expenditure in cardiac syndrome X: More work, more pain
Mehmet Serkan Çetin, Elif Hande Özcan Çetin, Uğur Canpolat, Mehmet Akif Erdöl, Selahattin Aydın, Özlem Özcan Çelebi, Ahmet Temizhan, Yeşim Akın, Omaç Tüfekçioğlu, Dursun Aras, Serkan Topaloğlu, Sinan Aydoğdu
PMID: 30204135  doi: 10.5543/tkda.2018.76967  Sayfalar 446 - 454
Amaç: Kardiyak sendrom X’li (KSX) hastalarda miyokardın enerji tüketimini (myocardial energy expenditure, MEE) değerlendirmeyi ve bu parametrenin egzersiz EKG parametreleri ile ilişkisini incelenmeyi amaçladık.
Yöntemler: Koroner anjiyografileri yapılan ve normal koroner arterler saptanan ardışık 99 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar semptom ve egzersiz EKG parametrelerine göre ikiye ayrıldı: KSX’li 56 hasta ve negatif egzersiz testi olan 43 kontrol hastası. MEE, transtorasik ekokardiyografi ile elde edilen sirkümferensiyal sistol sonu stresi, atım hacmi ve sol ventrikül ejeksiyon süresi parametreleri kullanılarak hesaplandı.
Bulgular: Kardiyak sendrom X’li hastalarda istirahattaki MEE(dk) değeri kontrol grubuna göre %28 daha fazlaydı (89.2±36.3 ve 69.8±17.2). Korelasyon analizinde MEE(dk) ile Duke tredmil skoru (DTS) arasında orta düzeyde negatif korelasyon saptandı (β: -0.456, p<0.001). KSX’i öngörmede alıcı işlem karakteristikleri (ROC) eğrisinde MEE(dk) değişkeni için 74.6 kal/dk kestirim değerinin %78.1 duyarlılığa ve %75.3 özgüllüğe sahip olduğu tespit edildi. İstirahatte dakikada harcanan fazladan 1 kalori, KSX olma ihtimalini yaklaşık %86 artırdı (OR: 1.863).
Sonuç: Çalışmamız KSX’li hastalarda kontrol grubuna kıyasla miyokart enerji tüketiminin artmış olduğunu göstermiştir. Artmış MEE, KSX’in bağımsız bir öngördürücüsü olarak saptanmıştır. MEE’deki artışla orantılı olarak kötü prognoz göstergesi olan DTS azalmaktadır. Artmış MEE, KSX patofizyolojisinde önemli bir role sahip olabilir.
Objective: The aim of this study was to assess the myocardial energy expenditure (MEE) in patients with cardiac syndrome X (CSX) and to examine its association with exercise electrocardiogram (ECG) parameters.
Methods: A total of 99 patients who underwent coronary angiography and who were diagnosed as having normal coronary arteries were included. The patients were divided into 2 groups based on symptoms and exercise ECG parameters: 56 CSX patients and 43 control patients with a negative stress test. MEE was calculated using transthoracic echocardiography-derived parameters: circumferential end-systolic stress, left ventricular ejection time, and stroke volume.
Results: In patients with CSX, the MEE at rest was 28% higher in than the control group (89.2±36.3 vs. 69.8±17.2 cal/minute). Correlation analysis revealed a moderately negative correlation between MEE and the Duke treadmill score (DTS) (β: -0.456; p<0.001). Receiver operating characteristic analysis with a cut-off value of 74.6 cal/minute for MEE had a sensitivity of 78.1% and a specificity of 75.3% for the prediction of CSX (area under the curve: 0.872; p<0.001). An extra 1 calorie spent per minute at rest increased the likelihood of CSX by about 86% (odds ratio: 1.863).
Conclusion: This study demonstrated that MEE was greater in CSX patients compared with a control group. Increased MEE was determined to be an independent predictor of CSX. DTS was inversely correlated with MEE. Increased MEE may have a crucial role in CSX pathophysiology.

6.
ST-segment yükselmeli miyokart enfarktüsü bulunan hastalarda SYNTAX Skoru II ile elektrokardiyografik no-reflow arasındaki ilişki
Association between SYNTAX II score and electrocardiographic evidence of no-reflow in patients with ST-segment elevation myocardial infarction
Lütfü Aşkın, Erdal Aktürk
PMID: 30204136  doi: 10.5543/tkda.2018.86132  Sayfalar 455 - 463
Amaç: Bu çalışma, ST-segment yükselmeli miyokart enfarktüsü (STEMİ) bulunan hastalarda SYNTAX skoru II (SS-II) ile elektrokardiyografide no-reflow arasındaki ilişkiyi ve iki skorun hastane içi ciddi istenmeyen kardiyovasküler olayların (MACE) belirlenmesinde doğruluğunun incelenmesi amacıyla yapıldı.
Yöntemler: Bu çalışmaya primer perkütan koroner girişim (pPCI) uygulanmış toplam 126 ardışık STEMİ’li hasta alındı. SS-II anjiyografik ve temel hasta klinik özellikleri kullanılarak elde edildi. PPCİ’den önce ölçülen ve pPCİ sonrası yaklaşık 60 dakika sonra saptanan ST segment yüksekliklerinin toplamındaki fark ST-segment çözünürlüğü (ΣSTR) toplamı olarak yorumlanmıştır. MACE, kardiyovasküler araştırmalarda sıklıkla kullanılan bir kompozit son noktadır ve genellikle güvenilirliği ve etkinliği yansıtan uç noktaları içerir. ΣSTR <%50 inkomplet ΣSTR (no-reflow, n=44) olarak tanımlanırken, ΣSTR ≥%50 tam ΣSTR (normal-flow, n=82) olarak tanımlandı.
Bulgular: SS-II, no-reflow grubunda anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). SS-II ve no-reflow bulguları MACE ile ilişkiliydi. Lojistik regresyon analizinde hastane içi MACE için SS-II (Odds oranı [OO]: 1.169, %95 Güven aralığı [GA]: 1.084–1.260, p<0.001) ve ΣSTR’nin (OO: 0.764, %95 GA: 0.632–0.924, p=0.006) anlamlı öngördürücü değerleri gösterildi.
Sonuç: Elektrokardiyografi ile değerlendirilen no-reflow, SS-II ile anlamlı şekilde ilişkiliydi. STEMİ’li hastalarda, SS-II ve no-reflow (inkomplet ΣSTR), hastane içi MACE için önemli öngörücü faktörler olabilir.
Objective: This study was performed to examine the association between the SYNTAX II score (SS-II) and no-reflow observed on electrocardiography and examine their use in the evaluation of risk of an in-hospital major adverse cardiovascular event (MACE) in patients with ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI).
Methods: A total of 126 consecutive STEMI patients who underwent primary percutaneous coronary intervention (pPCI) were recruited. The SS-II was derived using angiographic and basic patient clinical features. The difference in the sum of ST-segment elevations measured between before the pPCI and the assessment determined approximately 60 minutes after the pPCI was interpreted as the sum of ST-segment resolution (ΣSTR). MACE is a composite endpoint frequently used in cardiovascular research and usually includes endpoints reflecting safety and effectiveness. ΣSTR <50% was defined as incomplete ΣSTR (no-reflow group; n=44), while ΣSTR ≥50% was defined as complete ΣSTR (normal-flow group, n=82).
Results: The SS-II was significantly higher in the no-reflow group (p<0.001). SS-II and no-reflow findings were associated with MACE. Logistic regression analysis demonstrated significant predictive values of SS-II (Odds ratio [OR]: 1.169; 95% confidence interval [CI]: 1.084–1.260; p<0.001) and ΣSTR (OR: 0.764; 95% CI: 0.632–0.924; p=0.006) for in-hospital MACE.
Conclusion: SS-II was significantly associated with no-reflow as assessed by electrocardiography. In patients with STEMI, SS-II and no-reflow (incomplete ΣSTR) may be important predictive factors for in-hospital MACE.

7.
Altın-uçlu kateter ile temas-özellikli kateterin kavotriküspid istmus ablasyonunda karşılaştırılması
Gold-tip versus contact-sensing catheter for cavotricuspid isthmus ablation: A comparative study
Enes Elvin Gül, Usama Boles, Sohaib Haseeb, Wilma M. Hopman, Sanoj Chacko, Chris Simpson, Hoshiar Abdollah, Kevin Michael, Adrian Baranchuk, Damian Redfearn, Benedict Glover
PMID: 30204137  doi: 10.5543/tkda.2018.44025  Sayfalar 464 - 470
Amaç: Radyofrekans ablasyonu (RFA) atriyumlardan kaynaklanan anormal kalp ritmi olan tipik atriyal flatterin (AFL) tedavisi için yüksek derecede başarılı bir işlemdir. Kavotriküspit istmusla (KTİ) ilişkili AFL’nin tedavisinde temas kuvveti (TK) kullanımının prosedürün süresi veya akut dönemde başarısına herhangi bir etkide bulunduğuna dair güçlü kanıtlar yoktur. Bu çalışmanın amacı AFL hastalarında TK’den yararlanmayan 4 mm’lik altın uçlu irigasyon kateteri ile TK’ye duyarlı kateteri akut dönem parametreleri açısından karşılaştırmaktı.
Yöntemler: Bu bir geriye dönük kohort çalışmasıydı. Altın uçlu veya TK’ye duyarlı kateterle tipik AFL gerçekleştirilmiş ardışık hastalar çalışmaya alındı. İşleme ilişkin parametreler, iki yönlü blokun oluşmasına, AFL’yi sonlandırmaya kadar geçen zaman, toplam RF uygulama süresi, işlemin, floroskopinin uygulama süreleri, son RF uygulamasından sonraki 20 dakika içinde yeniden uygulama ve işlemim komplikasyonlarından ibaretti.
Bulgular: İncelenen 40 hastanın 37’si çalışmaya alındı. Uygulamada son nokta hastaların tümünde iki yönlü istmus blokunun gerçekleşmiş olmasıydı. Altın uçlu kateterin kullanılmasıyla daha kısa sürede çift yönlü blok gerçekleşti (ortanca süre, 20.0 dakika [çeyrekler arası aralık {IQR}]: 12.0–28.0 dakika; TK grubunda ise ortanca süre, 36.0 dakika (IQR: 12.0–53.0 dakika; p=0.048). Ayrıca, altın uçlu kateter lehine işlem süresinde kısalma eğilimi mevcuttu (altın uç grubunda ortanca süre: 74.0 dakika [IQR: 57.0–84.0 dakika] iken TK grubunda ortanca süre: 85.0 dakika [IQR: 57.0–107.0 dakika]; p=0.171). Uygulamada daha uzun KF kateterine daha fazla gereksinim duyulmuştur (TK: 11, %57.9; altın uç: 1, %5.6; p=0.005).
Sonuç: Altın uçlu kateter kullanıldığında işlem süresine de etki eden çift yönlü blok daha kısa sürede gerçekleştiği gibi uzun kateter kullanımına daha az gereksinim duyulmuştur. Bu bulguyu değerlendirmek için daha fazla çalışma gerçekleştirmek yararlı olabilir.
Objective: Radiofrequency (RF) ablation is a highly successful procedure for the management of typical atrial flutter (AFL), an abnormal heart rhythm originating within the atria. There is no strong evidence that the use of contact force (CF) has any impact on procedural duration or acute success in the management of cavotricuspid isthmus (CTI)-dependent AFL. The aim of this study was to compare acute procedural parameters using a non-CF, 4-mm, gold-tip, irrigated catheter and a CF-sensing catheter in patients with AFL.
Methods: This was a retrospective cohort study. Consecutive patients who underwent typical AFL catheter ablation with either a gold-tip or CF-sensing catheter were enrolled. The procedural parameters obtained were: time to achieve bidirectional block, time to terminate AFL, total duration of RF application, procedure duration, fluoroscopy time, acute reconnection within 20 minutes following the last RF application, and procedural complications.
Results: Of the 40 patients screened, 37 were included in the study. The procedural endpoint of bidirectional isthmus block was achieved in all patients. The use of gold-tip catheters was associated with a shorter length of time to achieve bidirectional block (median time: 20.0 minutes [interquartile range {IQR}: 12.0–28.0 minutes]) compared with a median time of 36.0 minutes (IQR: 12.0–53.0 minutes; p=0.048) in the CF group. Furthermore, there was a trend toward reduced procedural duration in favor of the gold-tip catheter (median gold-tip: 74.0 minutes [IQR: 57.0–84.0 minutes]; median CF: 85.0 minutes [IQR: 57.0–107.0 minutes]; p=0.171). A greater requirement for the use of long sheaths was observed in cases where the CF catheter was employed for the procedure (CF: 11, 57.9 %; non-CF: 1, 5.6%; p=0.005).
Conclusion: The time required to achieve bidirectional block, which is also reflected in the procedural time, was less when using a gold-tip catheter, and there was less need for the use of a long sheath. Further studies may be useful to evaluate this finding.

8.
Ekokardiyografik epikardiyal yağ dokusu ile P dalga dispersiyonu ve düzeltilmiş QT aralığı arasındaki ilişki
The relationship between echocardiographic epicardial adipose tissue, P-wave dispersion, and corrected QT interval
Alaa Quisi, Serhat Emre Şentürk, Hazar Harbalıoğlu, Ahmet Oytun Baykan
PMID: 30204138  doi: 10.5543/tkda.2018.01578  Sayfalar 471 - 478
Amaç: Epikardiyal yağ dokusu (EYD), kalp üzerinde çeşitli etkilere sahip çeşitli pro-enflamatuvar ve aterojenik maddeleri salgılar. Bu çalışmada, pro-aritminin basit, invaziv olmayan, elektrokardiyografik parametreleri olan P dalga dispersiyonu (Pd) ve düzeltilmiş QT (QTd) aralığı ile EYD kalınlığı arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Bu geriye dönük gözlemsel çalışmaya, koroner anjiyografide koroner arterleri normal bulunan 216 hasta dahil edildi. Her hastaya Pd ve QTd aralığını ölçmek için 12 derivasyonlu elektrokardiyografi ve EYD kalınlığını ölçmek için transtorasik ekokardiyografi uygulandı. Hastalar ortanca EYD değerine göre iki gruba ayrıldı (EYD kalınlığı düşük (<5.35 mm) olan grup ve EYD kalınlığı yüksek (≥5.35 mm) olan grup).
Bulgular: Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı yüksek grupta Pd EYD kalınlığı düşük gruba göre anlamlı olarak artmıştır (p=0.001). Bununla birlikte, QTd aralığı EYD kalınlığı düşük grupta anlamlı olarak artmıştır (p=0.004). EYD kalınlığı yüksek grupta ortanca sol ventrikül diyastol sonu çapı (p =0.033), ortalama sol ventrikül sistol sonu çapı (p=0.039) ve ortalama sol atriyum çapı (p=0.012) EYD kalınlığı düşük gruba göre anlamlı olarak artmıştı. Geriye dönük yöntemle yapılan çoklu lojistik regresyon analizi sonucunda lökosit sayısı (Odds oranı - OO=1.000, %95 Güven aralığı - GA: 1.000–1.000, p=0.001), Pd (OO=1.1026, %95 GA: 1.010–1.043, p=0.002), QTd aralığı (OO=0.988, %95 GA: 0.979–0.997, p=0.009) ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (OO=0.922, %95 GA: 0.859–0.989, p=0.023) bağımsız olarak yüksek EYD kalınlığı ile ilişkiliydi.
Sonuç: Sağ ventrikülün serbest duvarında ekokardiyografik diyastol sonu EYD kalınlığı normal koroner arterleri olan hastalarda Pd ve QTd aralığı ile ilişkilidir.
Objective: Epicardial adipose tissue (EAT) secretes various pro-inflammatory and atherogenic substances that have several effects on the heart. The goal of this study was to evaluate the association between EAT thickness and both P-wave dispersion (Pd) and corrected QT interval (QTc), as simple, non-invasive indicators of arrhythmia on a surface electrocardiogram.
Methods: This retrospective observational study included 216 patients who had normal coronary arteries observed on coronary angiography. Each patient underwent 12-derivation electrocardiography to measure Pd and QTc, and transthoracic echocardiography to measure EAT thickness. The patients were divided into 2 groups according to the median EAT value (EAT low group: <5.35 mm; EAT high group: ≥5.35 mm).
Results: P-wave dispersion (p=0.001) was significantly greater in the EAT high group compared with the EAT low group. However, the QTc (p=0.004) was significantly greater in the latter group. The median left ventricular end-diastolic diameter (p=0.033), mean left ventricular end-systolic diameter (p=0.039), and mean left atrial diameter (p=0.012) were significantly greater in the EAT high group. Multiple logistic regression analysis using the backward elimination method revealed that the leukocyte count (Odds ratio [OR]: 1.000; 95% confidence interval [CI]: 1.000–1.000; p=0.001), Pd (OR: 1.1026; 95% CI: 1.010–1.043; p=0.002), QTc interval (OR: 0.988; 95% CI: 0.979–0.997; p=0.009), and left ventricular ejection fraction (OR: 0.922; 95% CI: 0.859–0.989; p=0.023) were independently associated with greater EAT thickness.
Conclusion: Echocardiographic end-diastolic EAT thickness on the free wall of the right ventricle was associated with Pd and QTc in patients with normal coronary arteries.

9.
Kardiyak cihaz implante edilmiş konjestif kalp yetersizliği olan hastalarda depresyon ve tüm nedenlere bağlı mortalite
Depression and all-cause mortality in patients with congestive heart failure and an implanted cardiac device
Georgiy S. Pushkarev, Vadim A. Kuznetsov, Yakov A. Fisher, Anna M. Soldatova, Tatiana N. Enina
PMID: 30204139  doi: 10.5543/tkda.2018.04134  Sayfalar 479 - 487
Amaç: Çalışmanın amacı kardiyak cihaz implante edilmiş konjestif kalp yetersizliği (KKY) hastalarında depresyon ile tüm nedenlere bağlı mortalite arasındaki ilişkiyi değerlendirmekti.
Yöntemler: Çalışmaya kardiyak cihaz implante edilmiş 360 hasta (yaş ortalaması, 56.8±10.0 yıl, %83.1’i erkek hasta) (156 hastaya resenkronizasyon tedavisi için kardiyak cihaz, 104 hastaya ise kardiyoversiyon için defibrilatör takılmış) alındı. Ortalama izlem süresi 48.6±32.2 aydı. Depresif semptomları değerlendirmek için Beck Depresyon Envanteri (BDI) kullanıldı. BDI skoru 0–9 olanlarda depresyonun olmadığı, 10–18 arası hafif-orta derecede depresyon ve 19’dan yüksekse hastaların ağır depresyonda olduğu kabul edildi. Depresyonun tüm nedenlere bağlı mortaliteye etkisini değerlendirmede %95 güven aralığında risk oranlarını (HR) tahmin etme amacıyla Cox orantısal riskler modeli kullanıldı. Karışıklığa neden olan faktörler (yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, hipertansiyon, diabetes mellitus, beden kütle indeksi, hiperkolesterolemi, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, koroner arterlerin hemodinamik açıdan önemli olan lezyonlarının sayısı ve implante edilmiş kardiyak cihazların tipi) için düzenlemeler yapıldıktan sonra HR hesaplandı.
Bulgular: İzlem dönemi sırasında 37 (%14.2) hasta hayatını kaybetti. Depresyon skoruna tüm nedenlere bağlı mortalitenin etkisi için düzeltilmiş HR 1.05 (%95 GA 1.01–1.09) idi. Depresyonu olmayan hastalar (HR=1.0) kategorik göstergelerin analizi için referans grubu olarak kabul edildi. HR, hafif depresif semptomları olanlarda 1.32 (%95 GA 0.57–3.03), ağır depresif semptomları olanlarda 3.18 (%95 GA 1.31–7.73) idi.
Sonuç: Artmış depresif semptomlar kardiyak cihaz implante edilmiş KKY olan hastalarda tüm nedenlere bağlı mortaliteyle bağımsız olarak korelasyon göstermektedir.
Objective: The purpose of this study was to assess the association between depression and all-cause mortality in patients with congestive heart failure (CHF) and an implanted cardiac device.
Methods: The study enrolled 260 patients (mean age 56.8±10.0 years; 83.1% male) with CHF and an implanted cardiac device (156 patients with a resynchronization therapy cardiac device, 104 patients with an implantable cardioverter defibrillator). The mean duration of follow-up was 48.6±32.2 months. The Beck Depression Inventory was used to measure depressive symptoms. Depression was considered absent for a score between 0 and 9, mild to moderate for a score between 10 and 18, and severe if the score was 19 or greater. The Cox proportional hazards regression model was used to estimate hazard ratios (HR) with a 95% confidence interval (CI) for the impact of depression on all-cause mortality. The HR was calculated after adjustment for the following confounders: age, gender, smoking status, hypertension, diabetes mellitus, body mass index, hypercholesterolemia, left ventricular ejection fraction, number of hemodynamically significant lesions of the coronary arteries, and the type of implanted cardiac device.
Results: During the follow-up period, 37 patients died (14.2%). The adjusted HR of depression for all-cause mortality was 1.05, with a 95% CI of 1.01–1.09. Patients without depression were accepted as a reference group with HR=1.0 for analysis of the categorical indicator. The HR was 1.32, with a 95% CI of 0.57–3.03, in patients with mild depressive symptoms, and the HR was 3.18 with a 95% CI of 1.31–7.73 in patients with severe depressive symptoms.
Conclusion: Increased depressive symptoms were independently associated with all-cause mortality in patients with CHF and an implanted cardiac device.

OLGU BILDIRISI
10.
Brugada ve Wolff Parkinson White sendromu birlikteliği: Olgu sunumu ve literatür derlemesi
Coexistence of Brugada and Wolff Parkinson White syndromes: A case report and review of the literature
Gökhan Aksan, Mehmet Tezcan, Özgür Çevrim, Ali Elitok, Ahmet Kaya Bilge
PMID: 30204140  doi: 10.5543/tkda.2018.77834  Sayfalar 488 - 493
Otuz bir yaşında erkek hastada çarpıntı, baş dönmesi ve tekrarlayan senkop atakları şikayeti mevcut idi. 12 derivasyonlu elektrokardiyogramda (EKG) Wolff Parkinson White (WPW) sendromunu destekleyen açık ventriküler preeksitasyon vardı. Ayrıca, inkomplet sağ dal bloğu ve V2 derivasyonunda 3-mm ST-segment yükselmesi ve ters dönmüş T dalgası coved-tip (Tip-1) Brugada paterni ile uyumlu idi. Hastaya elektrofizyolojik çalışma (EFÇ) yapıldı ve haritalama esnasında, en erken ventriküler aktivasyonun ve en kısa AV intervalin mitral anulus posterolateral lokalizyonda olduğu saptandı. Aksesuar yolun başarılı radyofrekans ablasyonundan (RF) sonra Brugada EKG paterninin değişkenlik göstermesi üzerine ajmalin provakasyon testi yapıldı. Ajmalin provakasyon testi sonrası tip-1 Brugada EKG paterni gelişti. Hastamızda tekrarlayan senkop ataklarını ve bu iki sendromun semptom birlikteliğini dikkate alarak, programlı ventriküler stimülasyon uyguladık ve ardından ventrikül fibrilasyonu uyarıldı ve sonucunda implante edilebilir kardiyoverter defibrilatör yerleştirildi.
A 31-year-old male patient presented with complaints of palpitations, dizziness, and recurrent episodes of syncope. A 12-lead electrocardiogram (ECG) revealed manifest ventricular preexcitation, which suggested Wolff Parkinson White syndrome. In addition, an incomplete right bundle branch block and a 3-mm ST segment elevation ending with inverted T-waves in V2 were consistent with coved-type (type 1) Brugada pattern. An electrophysiological study was performed, and during the mapping, the earliest ventricular activation with the shortest A-V interval was found on the mitral annulus posterolateral site. After successful radiofrequency catheter ablation of the accessory pathway, the Brugada pattern on the ECG changed, which prompted an ajmaline provocation test. A type 1 Brugada ECG pattern occurred following the administration of ajmaline. Considering the probable symptom combinations of these 2 coexisting syndromes and the presence of recurrent episodes of syncope, programmed ventricular stimulation was performed and subsequently, ventricular fibrillation was induced. An implantable cardioverter-defibrillator was implanted soon after.

11.
Fonksiyonel atriyoventriküler bloklu bir hastada vagal gangliyonların ablasyonu için yeni ve basit bir teknik: Elektroanatomik yaklaşım
A new and simple technique for vagal ganglia ablation in a patient with functional atrioventricular block: Electroanatomical approach
Tolga Aksu, Tumer Erdem Guler, Kivanc Yalin, Serdar Bozyel, Ferit Onur Mutluer
PMID: 30204141  doi: 10.5543/tkda.2017.15163  Sayfalar 494 - 500
Artan parasempatik tonüs, semptomlu fonksiyonel atriyoventriküler blok (AVB) gelişmesine ve kalıcı kalp pili yerleştirilme gereksinimine neden olabilir. İletim sisteminde yapısal hasarın olmadığı bu grup hastalarda radyofrekans ablasyon ile vagal aktivitenin ortadan kaldırılması teorik olarak akılcı bir yaklaşım gibi gözükmektedir. Şimdiye kadar vagal gangliyonların ablasyonu için uygun alanın saptanmasında farklı yöntemler kullanılmıştır. Biz ek donanım gerektirmeden ve işlem süresini uzatmaksızın parasempatik innervasyon alanlarını belirleyen yeni bir yöntem tanımlamayı amaçladık. Elli bir yaşında erkek hasta semptomlu ikinci derece AVB ve tekrarlayan senkop nedeni ile kalıcı kalp pili takılması için merkezimize yönlendirildi. AVB’nin fonksiyonelliği ve His-üstü yerleşimi standart EKG, Holter kayıtları ve atropin sülfat testi ve standart elektrofizyolojik çalışma ile doğrulandı. Geleneksel kayıtlar kullanılarak elektrogramlar 3 alt gruba bölündü ve fraksiyonlu patern gösteren alanlar hedeflendi. Gangliyon yerleşimi için uygun alanlardaki tüm fraksiyonlu elektrogramlar ablate edildi. İşleme sol atriyumdan başlandı ve sağ atriyum ablasyonuyla devam edildi. Sol atriyum ablasyonu esnasında sinüs düğümünün hızı 800 milisaniyeye çıkmasına rağmen AVB devam etti. Koroner sinüs ağzının etrafındaki ablasyon ile bire bir atriyoventriküler iletim sağlandı. Dokuz aylık ilaçsız takip sonunda hasta tümü ile semptomsuzdu, baş dönmesi ve senkop atağı yoktu. Elektroanatomik yaklaşımla vagal gangliyonların ablasyonu fonksiyonel AVB’li seçilmiş hastalarda kalp pili takılmasına iyi bir alternatif olabilir.
Increased parasympathetic tone may cause symptomatic functional atrioventricular block (AVB) and necessitate pacemaker implantation. In these patients, where there is no structural damage to the conduction system, removal of the vagal activity using radiofrequency ablation seems to be a theoretically rational approach. Several methods have been used to determine suitable areas for vagal ganglia ablation. The aim of this report was to describe a new method to detect parasympathetic innervation sites without the need to use additional equipment or extend procedure time. A 51-year-old man was referred to the clinic for implantation of a permanent pacemaker because of symptomatic second-degree AVB and recurrent syncope. The functional nature of the AVB and a supra-Hisian location were verified with standard electrocardiography, Holter recordings, atropine sulfate test, and a standard electrophysiological study. Using conventional recordings, the electrograms were divided into 3 subgroups and sites demonstrating a fractionated pattern were targeted. All of the fractionated electrogram sites considered suitable for usual ganglion settlement were ablated. Biatrial ablation was initiated from the left atrial side. During left atrial ablation, the intrinsic basic cycle length of sinus node accelerated to 800 milliseconds despite AVB persistence. Subsequently, 1: 1 atrioventricular conduction was achieved when ablation was applied around the coronary sinus ostium. The patient was completely asymptomatic, experiencing no episodes of dizziness or syncope, and was taking no medications at the end of 9 months of follow-up. In conclusion, electroanatomically guided vagal ganglia ablation may be a good alternative to pacemaker implantation in well-selected patients with functional AVB.

12.
Yeni perkütan metod ile embolize olan Amplatzer septal tıkayıcı cihazının geri çıkartılması
Percutaneous retrieval of embolized Amplatzer septal occluder from pulmonary artery using a novel method
Özkan Candan, Müslüm Şahin, Muhsin Türkmen
PMID: 30204142  doi: 10.5543/tkda.2017.67523  Sayfalar 501 - 503
Atriyal septal defektin perkütan olarak kapatılması güvenli ve etkin bir tedavi yöntemidir. Cihaz embolizasyonu nadir ama ölümcül olabilen bir komplikasyondur. Embolize olan cihazlar sıklıkla cerrahi olarak çıkarılırken, bazı olgularda ve deneyimli merkezlerde perkütan yolla da çıkarılabilir. Bu olguda, yeni bir perkütan metod ile embolize cihazın çıkartılmasını sunduk.
Percutaneous closure of atrial septal defects is accepted as a safe and effective treatment method. Device embolization is a rare, but potentially fatal complication. While embolized devices are typically removed surgically, in eligible cases, they can also be removed percutaneously at an experienced center. Presently described is the retrieval of an embolized device with a novel percutaneous technique.

13.
Akut miyokart enfarktüsü geçiren hastada rastlantısal olarak fark edilmiş bifit kardiyak apeks: Bir olgu sunumu ve kısa bir literatür taraması
Incidentally detected bifid cardiac apex in a patient with acute myocardial infarction: A case presentation and brief literature review
Ali Hosseinsabet, Alireza Amirzadegan
PMID: 30204143  doi: 10.5543/tkda.2017.63221  Sayfalar 504 - 506
Bifit kardiyak apeks seyrek görülen bir doğuştan anomali olup genellikle başka doğumsal kalp hastalıklarıyla ilişkilidir. Daha sonra gerçekleştirilen selektif ventrikülografiyle doğrulandığı gibi inferiyor ST-segment yükselmeli miyokart enfarktüsüyle gelen bir hastada tesadüfen bifit kardiyak apeks saptandı. Seyrek görülmesine rağmen bu anomali klinisyenler için özellikle akut koroner sendrom varlığında kafa karışıklığı kaynağı olabilir. O halde günlük pratikte bu anomalinin varlığı akılda tutulmalıdır.
A bifid cardiac apex is a rare congenital cardiac anomaly in humans and is usually associated with other congenital heart diseases. Presently described is a case of an incidentally detected bifid cardiac apex in a patient presenting with inferior ST-segment elevation myocardial infarction, which was subsequently confirmed with selective ventriculography. This anomaly, because it is rare, can be a source of confusion to clinicians, especially when acute coronary syndrome is present. The possible presence of this anomaly should, therefore, be kept in mind in daily practice.

14.
Ekokardiyografi ile büyük bir koroner fistülün görüntülenmesi
Imaging of large coronary fistula using echocardiography
Özkan Candan, Çetin Geçmen, Müslüm Şahin, Ahmet Güner, Sabahattin Gündüz
PMID: 30204144  doi: 10.5543/tkda.2017.43748  Sayfalar 507 - 509
Koroner fistüller, koroner arterler ile düşük basınçlı damar alanı veya kalp boşluğu arasında anormal bir bağlantının varlığı olarak tanımlanır. Klinik önemi, fistül segmentindeki kan akımı miktarına, sağ ve sol kalp odacıklarındaki hacim yüküne ve koroner çalma fenomenine yol açıp açmadığına bağlıdır. Anjiyografik yöntemlerle fistül akışı daha iyi görüntülenebilir olsa da, ekokardiyografi ile de görülebilir. Bu olguda sol ventriküle açılan fistül akışı açıkça gösterilmiştir.
Coronary fistulas are defined as the presence of an abnormal connection between the coronary arteries and the low-pressure vascular area or the cardiac cavity. The clinical significance depends on the amount of blood flow through the fistula segment, the volumetric load on the right and left heart chambers, and whether it leads to a coronary steal phenomenon. Although fistula flow can be better visualized by angiographic methods, it can also be seen by echocardiography. In this case, the fistula flow draining to the left ventricle was demonstratively visualized.

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
15.
Amplatzer septal oklüder cihazının geç ayrılması
Late detachment of an Amplatzer septal occluder device
Hakan Güneş, Murat Kerkütlüoğlu, Sami Özgül, Erdinç Eroğlu, Gülizar Sökmen
PMID: 30204145  doi: 10.5543/tkda.2017.89016  Sayfa 510
Makale Özeti | Tam Metin PDF | Video

16.
Dispenin nadir bir nedeni: Spontan pnömoperikardium
An unusual cause of dyspnea: Spontaneous pneumopericardium
Tarık Yıldırım, İlknur Altun, Seda Elcim Yıldırım, Fatih Akın, Mustafa Özcan Soylu
PMID: 30204146  doi: 10.5543/tkda.2017.18934  Sayfa 511
Makale Özeti | Tam Metin PDF

17.
Sinsi bir düşmanın histopatolojik tanısı ve çoklu model görüntülenmesi: Primeri bilinmeyen malign melanomun kardiyak metastazı
Multimodality imaging and histopathological diagnosis of an insidious enemy: cardiac metastasis of malignant melanoma with unknown primary origin
Umut Kocabaş, Esra Kaya, Cahide Soydaş Çınar
PMID: 30204147  doi: 10.5543/tkda.2018.68091  Sayfa 512
Makale Özeti | Tam Metin PDF

18.
Ciddi dispneye neden olan dev sol subklavyen arter psödoanevrizmasının başarılı endovasküler tedavisi
Successful endovascular treatment of a giant left subclavian artery pseudoaneurysm causing severe dyspnea
Abdulrahman Naser, Ahmet Güner, Özgür Yaşar Akbal, Aykun Hakgör, Nuri Havan
PMID: 30204148  doi: 10.5543/tkda.2017.47022  Sayfa 513
Makale Özeti | Tam Metin PDF | Video

EDITÖRE MEKTUP
19.
Yüzeyel insizyonel enfeksiyon tedavisi
Treatment of superficial incisional infection
Ender Örnek, Mesut Tez, Sümeyye Yıldız
PMID: 30204149  doi: 10.5543/tkda.2018.78555  Sayfa 514
Makale Özeti | Tam Metin PDF

20.
Authors reply
Authors reply
Fuad Habash, Ozan Paydak, Naga Venkata Pothineni, Peyton Card, Asif Sewani
PMID: 30204150  Sayfalar 514 - 515
Makale Özeti | Tam Metin PDF

21.
Dokunmama metodu: Yeni cihazlar yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyar
No-touch method: New devices need new approaches
Halil İbrahim Kurt, Abdullah Orhan Demirtaş
PMID: 30204151  doi: 10.5543/tkda.2018.02073  Sayfalar 515 - 516
Makale Özeti | Tam Metin PDF

DIĞER YAZILAR
22.
Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Ertan Ural
Sayfa 517
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2018 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale