Turk Kardiyol Dern Ars: 45 (8)

Cilt: 45  Sayı: 8 - Aralık 2017

EDITÖRDEN
1.
Editörün Mesajı
Message From the Editor-in-Chief
Dilek Ural
Sayfalar VII - VIII

EDITÖRYAL YORUM
2.
2017 Avrupa Kardiyoloji Derneği Periferik Arter Hastalığı Tanı ve Tedavi Kılavuzu’nun getirdiği yenilikler
Updates in 2017 ESC Guidelines on the Diagnosis and Treatment of Peripheral Arterial Diseases
Ramazan Akdemir, Mehmet Bülent Vatan
PMID: 29226887  doi: 10.5543/tkda.2017.78578  Sayfalar 681 - 686
Makale Özeti | Tam Metin PDF

3.
Biküspid aort kapak, kapak fenotipleri ve komplikasyonlarla ilişkisi
Bicuspid aortic valve, valve phenotypes and relation with complications
M. Serdar Küçükoğlu
PMID: 29226888  doi: 10.5543/tkda.2017.01801  Sayfalar 687 - 689
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA
4.
Biküspit aort kapak fenotiplerinin ve ilişkili patolojilerin değerlendirilmesi: Bir transözofajiyal ekokardiyografi çalışması
Assessment of bicuspid aortic valve phenotypes and associated pathologies: A transesophageal echocardiographic study
Selcen Yakar Tülüce, Kamil Tülüce, Ersin Çağrı Şimşek, Özgen Şafak, Mehmet Şefa Ökten, Zeynep Yapan Emren, Sadık Volkan Emren, Uğur Kocabaş, Serdar Bayata, Cem Nazlı
PMID: 29226889  doi: 10.5543/tkda.2017.03152  Sayfalar 690 - 701
Amaç: Farklı biküspit aort kapak (BAK) fenotiplerinin dağılımını, kapak patolojilerini ve aortopati fenotiplerininin dağılımını iki boyutlu (2B) transtorasik, 2B transözofajiyal ekokardiyografi (TÖE) ve 3B TÖE kullanarak araştırdık ve de bu incelemelerin BAK fenotiplendirmesinde kullanım yerini değerlendirdik.
Yöntemler: BAK’lı 154 hasta çalışmaya alındı. Beş BAK fenotipi saptandı. Kapak patolojilerini daha iyi tanımlamak için ikili BAK sınıflandırması şu şekilde kullanıldı: Ön-arka komissür çizgisinin olduğu BAK-ÖA ve sağ-sol komissür çizgisinin olduğu BAV-SS. Aortopati fenotipleri tutulum olan kısımlara göre sınıflandırıldı.
Bulgular: Hastaların %53.2’sinde tip 1, %16.2’sinde tip 2, %15.6’sında tip 3, %1.3’ünde tip 4 ve %13.6’sında tip 5 BAK alt tipi saptandı. BAK-ÖA ve BAK-SS’nin prevalansı sırasıyla %68.2 ve %31.8 idi. BAK-ÖA ve BAK-SS, kapak patolojileri açısından karşılaştırıldığında aort yetersizliği açısından fark yokken (p=0.9), BAK-SS grubunda daralmış bir kapak bulundurma eğilimi daha yüksekti (p=0.003). Sinüsler düzeyinde endekslenmiş aort çapı BAK-ÖA’da BAK-SS’ye göre daha genişti (p=0.008). Kök ve tübüler bölümün genişlediği hastalarda BAK-ÖA saptanma sıklığı BAK-SS saptanma sıklığına göre daha yüksekti (%85’e karşı %15). BAK popülasyonumuzda kök fenotipi (%3.2) belirgin olarak azdı. 2B TÖE hastaların %90.1’inde BAK fenotipini belirleyebildi ve 3B görüntülemeye olguların %9.9’unda ihtiyaç duyuldu.
Sonuç: BAK’lı hastalarda kapak ve aortopati fenotiplerinin sıklığında ırksal değişiklikler olabilir. BAK fenotipleri aort darlığı ve aortopati açısından farklılıklar göstermektedir. BAK fenotipini belirlemede TTE’nin düşük yararına karşın TÖE iyi bir tanısal fayda sağlayabilir.
Objective: We investigated the frequency of different bicuspid aortic valve disease (BAV) phenotypes,the associated valvular pathologies, and the aortopathy phenotypes, using 2-dimensional (2D) transthoracic, 2D transesophageal echocardiography (TEE) and 3-dimensional (3D) TEE.
Methods: A total of 154 patients with BAV were included. Five BAV phenotypes were detected. To better define valvular pathologies, binary classifications of BAV were used: BAV with antero-posterior commisural line (BAV-AP) and right-left commissural line (BAV-RL). Aortopathy phenotype was classified according to the involved tract(s).
Results: Of the patients, 53.2% had type 1, 16.2% type 2, 15.6% type 3, 1.3% type 4, and 13.6% had type 5 BAV. The prevalence of BAV-AP and BAV-RL was 68.2% and 31.8%, respectively. No difference was detected with respect to aortic regurgitation between BAV-AP and BAV-RL (p=0.9), but the BAV-RL group had an increased propensity to have a stenotic aortic valve (p=0.003). The indexed aortic diameter was larger in BAV-AP cases than BAV-RL at the sinus of Valsalva (p=0.008). In patients with dilatation of the root and tubular portion, a predominance of BAV-AP versus BAV-RL was observed (85% vs 15%). A markedly low prevalence of the root phenotype (3.2%) was observed. In 90.1% of the patients, 2D TEE was sufficient to classify BAV phenotypes; further 3D imaging was needed in 9.9% of the cases.
Conclusion: There may be racial differences in the frequency of valvular and aortopathy phenotypes in patients with BAV. BAV phenotypes differ with respect to aortic stenosis and aortopathy phenotypes. TEE may have good diagnostic utility in differentiating BAV phenotypes.

5.
Primer perkütan koroner girişim ile tedavi edilen ST yükselmeli miyokart enfarktüslü hastalarda stent restenozu ile koroner arter hastalığının yaygınlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Relationship between the extent of coronary artery disease and in-stent restenosis in patients with acute ST-segment elevation myocardial infarction undergoing primary percutaneous coronary intervention
Erkan Yıldırım, Murat Çelik, Uygar Çağdaş Yüksel, Barış Buğan, Yalçın Gökoğlan, Suat Görmel, Salim Yaşar, Mustafa Koklu, Atila İyisoy, Cem Barçın
PMID: 29226890  doi: 10.5543/tkda.2017.72921  Sayfalar 702 - 708
Amaç: Stent içi restenoz (SİR) ile koroner aterosklerozu arasında altta yatan patofizyolojik mekanizmalar açısından önemli farklılıklar vardır. Çalışmamızda ST yükselmeli miyokart enfarktüsünde (STYME) koroner arter hastalığı (KAH) yaygınlığı ile SİR arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini ve SİR ile ilişkili olabilecek diğer faktörleri tespit etmeyi amaçladık.
Yöntemler: Çalışmamıza ilk kez STYME ile başvuran, ilk 12 saatte primer perkütan koroner girişim ile başarılı bir şekilde tedavi edilen ve üçüncü ayda kontrol anjiyografisi yapılan 372 hasta dahil edildi. KAH yaygınlığı Gensini skoru ile tespit edildi.
Bulgular: Çalışmamızda SİR oranı %23.4 (87 hasta) olarak tespit edildi. Ortalama Gensini skoru SİR olan grupta belirgin derecede yüksek bulundu (69 [dağılım, 51–90] ve 42 [dağılım, 32–61], p<0.001). Diabetes mellitus varlığı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SVEF) ve LDL-C seviyeleri SİR olan ve olmayan grupta anlamlı bir şekilde farklı bulundu (tümü için, p<0.05). Ayrıca stent çapı ve stent uzunluğu da SİR olan ve olmayan grupta anlamlı düzeyde farklı bulundu (iki grupta da, p<0.05). Çok değişkenli regresyon analizi sonucunda Gensini skoru, stent çapı, stent uzunluğu, LVEF ve LDL-C ile SİR arasındaki ilişkinin bağımsız olduğu tespit edildi.
Sonuç: Stent içi restenoz ile koroner ateroskleroz için altta yatan patofizyolojik mekanizmalar farklı olsa da, koroner arter hastalığı yaygın olan hastalar SİR açısından riskli kabul edilmelidir.
Objective: The pathophysiological mechanism of in-stent restenosis (ISR) is different from atherosclerosis of native coronary arteries. The aim of this study was to evaluate the relationship between ISR and the extent of coronary artery disease (CAD), and to identify other risk factors associated with ISR in ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI) patients.
Methods: A total of 372 consecutive patients presenting with first acute STEMI who were successfully treated with primary percutaneous coronary intervention within 12 hours from the onset of symptoms and who had an angiographic follow-up at 3 months were included in the study. The extent of CAD was calculated using the Gensini score.
Results: The incidence of ISR observed in our group of patients was 23.4% (n=87). The mean Gensini score was significantly higher in patients with ISR when compared with group without restenosis (69 [range: 51–90] vs 42 [range: 32–61]; p<0.001). The presence of diabetes mellitus, left ventricular ejection fraction (LVEF), and low-density lipoprotein cholesterol (LDL-C) level differed significantly between the 2 groups (p<0.05 for all). Stent diameter and stent length were found to be significantly different between the ISR group and the no-restenosis group (p<0.05 for both). In multivariate logistic regression analysis, the Gensini score, stent diameter, stent length, LVEF, and LDL-C were independently associated with ISR.
Conclusion: Despite the differences in the underlying pathophysiological mechanism of ISR and native coronary atherosclerosis, patients with a greater extent of CAD should be considered candidates for future stent restenosis.

6.
Akut pulmoner embolide sağ ventrikül çıkış yolu fraksiyonel kısalması ile pulmoner emboli ciddiyet indeksi arasındaki ilişki
The relationship between right ventricular outflow tract fractional shortening and Pulmonary Embolism Severity Index in acute pulmonary embolism
Ekrem Şahan, Murat Karamanlıoğlu, Suzan Şahan, Murat Gül, Ahmet Korkmaz, Omaç Tüfekçioğlu
PMID: 29226891  doi: 10.5543/tkda.2017.94694  Sayfalar 709 - 714
Amaç: Sağ ventrikül (SaV) fonksiyonları, akut pulmoner embolide (APE) klinik önem taşır. SaV çıkış yolu (SaVÇY) sistolik fonksiyonu ölçümleri, SaV fonksiyonlarını değerlendiren ekokardiyografik yöntemlerdir. Bu çalışmanın amacı, SaVÇY sistolik fonksiyonları ile pulmoner emboli ciddiyet indeksi (PESI) skoru arasındaki ilişkiyi saptamaktır.
Yöntemler: Pulmoner bilgisayarlı tomografi (BT) ya da ventilasyon perfüzyon (V/Q) sintigrafisi ile tanı konmuş, SaV değerlendirmesi ve ölçümleri, SaVÇY fraksiyonel kısalma (SaVÇY-FS) ölçümleri yapılmış 151 APE’li hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar PESI skorlarına göre sPESI <1 (n=85) ve sPESI ≥1(n=66) olarak iki gruba ayrıldı.
Bulgular: sPESI <1 grubunda ortalama yaş 59.71±12.98 yıl, sPESI ≥1 grubunda ortalama yaş 61.14±12.67 yıldı (p>0.05). sPESI <1 grubunda 52 erkek (%61.2), sPESI ≥1 grubunda 27 erkek (%40.2) hasta mevcuttu (p=0.013). Her iki grup arasında glukoz, serum kreatinin, hemoglobin, C-reaktif protein, eritrosit sedimantasyon hızı, troponin ve D-dimer seviyelerinde anlamlı fark yoktu. SaVÇY-FS oranı sPESI ≥1 grubunda (n=66) (34.41±3.56 vs. 22.98±4.22) istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0.001). Her iki grup arasında sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) değerinde fark yoktu (p>0.05). sPESI ≥1 grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde TAPSE değerleri düşük, SPAB değerleri yüksekti (p<0.05). sPESI <1 grubunda 7, sPESI ≥1 grubunda 16 ölüm görüldü. Düşük RVOT-FS’li hastalarda mortalite oranı daha yüksekti ve RVOT-FS’nin <0.22 olması mortaliteyi %54.5 duyarlılıkla öngördürmekteydi (AUC: 0.674,%95 GA 0.552-0.796; p=0.009).
Sonuç: SaVÇY-FS oranı, SaV sistolik fonksiyonlarının noninvaziv ölçüm yöntemlerinden biridir ve akut pulmoner embolili hastalarda sPESI skoru ve mortalite ile ilişkili bulunmuştur. Bu kolay elde edilebilen ölçüm, APE’li hastalarda kısa dönem mortalitesini öngördürücü olarak değerlendirilebilir.
Objective: Right ventricular (RV) functions are clinically important in acute pulmonary embolism (APE). Measurement of systolic function of the right ventricular outflow tract (RVOT) with echocardiography is a simple method to evaluate RV function. The aim of this study was to determine the relationship between RVOT systolic function and the Pulmonary Embolism Severity Index (PESI).
Methods: A total of 151 patients diagnosed with APE by pulmonary computed tomography angiography or ventilation/perfusion scintigraphy were included. Patients were assigned to 2 groups based on the simplified PESI (sPESI): sPESI <1 (n=85) and sPESI ≥1 (n=66). RV conventional parameters, RVOT dimensions, and fractional shortening (RVOT-FS) were also measured.
Results: Mean age was similar between sPESI <1 and >1 patients (58.7±12.9 years vs. 61.1±12.7 years, respectively). Frequency of male gender was significantly higher in PESI <1 group (61.2% vs. 40.2%, p=0.013). No significant differences were found between the groups in fasting glucose, serum creatinine, hemoglobin, C-reactive protein, erythrocyte sedimentation rate, troponin, and D-dimer levels, and left ventricular ejection fraction. RVOT-FS was higher in patients with sPESI <1 than in patients with sPESI ≥1 (34.41±3.56 vs. 22.98±4.22), and this difference was significant (p<0.001). Tricuspid annular plane systolic excursion values were lower and pulmonary artery systolic pressure values were higher in the sPESI ≥1 group, which was also statistically significant (p<0.05). Mortality occurred in 7 patients with sPESI <1 and in 16 patients with sPESI ≥1. The mortality rate was higher in patients with lower RVOT-FS, and a RVOT-FS <0.22 predicted mortality with a sensitivity of 54.5% (AUC: 0.674, 95% CI 0.552-0.796; p=0.009).
Conclusion: The RVOT-FS is a noninvasive measurement of RV systolic function, is well-correlated with the sPESI score, and associated with mortality in patients with APE. This easily applied measurement may be used to predict short-term mortality in patients with APE.

7.
Profesyonel koşucularda egzersiz sırasında intraventriküler gradient artışı ve dinamik obstrüksiyonun değerlendirilmesi
Evaluation of increase in intraventricular gradient and dynamic obstruction during exercise stress test in competitive runners
Kadir Uğur Mert, Ferhat Radi, Ayda Sadati, Gurbet Özge Mert, Muhammet Dural
PMID: 29226892  doi: 10.5543/tkda.2017.98293  Sayfalar 715 - 722
Amaç: Atletlerde ani kardiyak ölüm hem ülkemizde hem de dünyada en üzücü olaylardan biridir. Ani ölümle kaybedilen bu atletlerin bir kısmında açık bir yapısal kalp anormalliği bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu çalışmada egzersizin ventrikül içi basınç farkı ve kardiyak hemodinamik parametreler üzerine etkisi atletlerde ve sağlıklı kontrol grubunda karşılaştırılmıştır.
Yöntemler: Çalışmamıza 21 profesyonel erkek koşucu ve 21 sağlıklı erkek kontrol grubu olarak alındı. Tüm katılımcılara hem istirahatte hem de maksimal egzersiz düzeyinde iken transtorasik ekokardiyografi yapılarak ventrikül içi basınç farkı ve kardiyak sistolik ve diyastolik fonksiyonlar değerlendirildi. Zirve egzersiz düzeyinde ventrikül içi basınç farkının >30 mm Hg saptanması anormal artmış basınç farkı olarak kabul edildi.
Bulgular: Her iki gruptaki katılımcıların tamamı öngörülen maksimum egzersiz düzeyine ulaştı. Katılımcıların hiçbirinde maksimum egzersiz düzeyine ulaşmayı engelleyen bir semptom gelişmedi. Atletlerde hem bazal ölçümlerde hem de maksimum egzersiz sonrasındaki ölçümlerde zirve sistolik ventrikül içi basınç farkı kontrol grubundan daha yüksek bulundu. Hiçbir bireyde anormal artmış zirve sistolik ventrikül basınç farkı saptanmadı.
Sonuç: Bulgularımız aerobik egzersizin yapısal olarak normal kalbe sahip bireylerde ventrikül içi dinamik obstrüksiyona yol açmadığını ortaya koydu.
Objective: Sudden cardiac death in athletes is one of the most tragic health events seen both in our country and all over the world. In some of those athletes, there is no obvious structural abnormality. Dynamic changes in intracardiac hemodynamics during exercise may be a cause for sudden death in these athletes, the impact of exercise on intracardiac gradient and cardiac hemodynamic parameters in athletes was compared with healthy controls.
Methods: A total of 21 professional male athletes and 21 healthy male controls were included in the study. Transthoracic echocardiography was performed in all participants both at rest and maximal exercise level to assess the intraventricular gradient (IVG) and cardiac systolic and diastolic functions. Abnormal IVG was defined as gradient of >30 mm Hg at peak exercise level.
Results: Both groups reached the level of predicted maximum exercise. There was no exercise limiting symptom among participants during exercise test. The athletes revealed a higher maximum peak systolic IVG at baseline and after exercise in comparison with the control group. None of the participants showed an abnormal IVG level.
Conclusion: Our results showed that there was no dynamic intraventricular obstruction with aerobic exercise in subjects with a structurally normal heart.

8.
Koroner arter hastalarında statin uyumunu etkileyen faktörlerin incelenmesi: Tek merkez gözlemsel çalışması
Assessment of factors related to statin non-adherence in patients with established coronary artery disease: A single-center observational study
Tuba Özdemir, İrfan Şahin, İlhan İlker Avcı, Barış Güngör, Eser Durmaz, Sevil Tuğrul, Mert İlker Hayıroğlu, Serdar Kahyaoğlu, Orkhan Karımov, Ertuğrul Okuyan
PMID: 29226893  doi: 10.5543/tkda.2017.89947  Sayfalar 723 - 730
Amaç: Koroner arter hastalarına (KAH) hayat boyu statin tedavisi önerilmesine rağmen, tedaviye uyum ciddi bir problemdir. Bu çalışmada, koroner anjiyografi (KAG) ile KAH tanısı konmuş yüksek riskli hastalarda statin tedavisinin kesilmesine yol açan faktörlerin incelenmesi amaçlandı.
Yöntemler: Çalışmaya KAH tanısıyla takip edilen ardışık 300 hasta alındı. Statin tedavisine devam eden hastalar tedaviye bağlı grubu oluştururken, statin tedavisine 30 günden fazla ara veren hastalar statin tedavisine bağlı olmayan grubu oluşturdu. Hastalara demografik özellikleri, tıbbi geçmişleri, statin tedavisi hakkında bilgi durumları ve statin tedavisini kesme nedenlerini içeren bir anket formu doldurtuldu.
Bulgular: Hastaların 160’ı (%53.3) statin tedavisine bağlı idi. Yüz yirmi iki hastaya miyokart enfarktüsü tanısı konmuştu ve taburcu olurken en sık atorvastatin reçete edilmişti. Hastaların %26’sı okuma-yazma bilmiyordu ve %55’i ilkokul mezunuydu. Tüm hasta popülasyonu değerlendirildiğinde, sadece 39 hastada (%13) LDL-kolesterol <70 mg/dL saptandı. Statin tedavisine bağlı olmayan grupta, %60 oranında statin tedavisinin bırakılmasının sebebinin ilacın doktorlar tarafından kesilmesi olduğu görüldü. Yüzde 14 hasta, kolesterol değerlerinin düşmesi veya normal değerlere inmesi nedeniyle ilacı kendileri bırakmıştı. Televizyon programları veya sosyal medyadan etkilenerek statin tedavisini bırakma oranı ise sadece %8 olarak saptandı.
Sonuç: Bulgularımız, KAH’lı hastalarda yoğun statin tedavisinin öneminin hastalar ve hekimler tarafından tam anlaşılmadığını göstermektedir. KAH’da statin tedavisine devamlılık oranı ve tedavi başarısı düşük olduğundan kolesterol değerleri yüksek kalmıştır.
Objective: Lifelong statin treatment is recommended in patients with cardiovascular diseases, but drug adherence is a significant problem. The aim of this study was to investigate factors related to statin discontinuation in high-risk patients with coronary artery disease (CAD) diagnosed by coronary angiography.
Methods: A total of 300 consecutive patients who were followed-up with a diagnosis of CAD were recruited. Patients were categorized as statin adherent or statin non-adherent (patients interrupting statin therapy >30 days). Study participants completed a questionnaire regarding demographic characteristics, medical history, knowledge of statin treatment, and factors related to statin discontinuation.
Results: In all, 160 patients (53.3%) were found to be statin adherent. Of those, 122 patients had suffered myocardial infarction, and atorvastatin was the most prescribed statin on discharge. Among the study population, 26% were illiterate and 55% had graduated from primary school. Only 39 cases (13%) cases had a low-density lipoprotein-cholesterol level <70 mg/dL. In 60% of the statin non-adherent patients, the reason for statin discontinuation was physician discontinuation of the statin prescription. In 14%, the patient stopped the therapy after cholesterol parameters had been reduced or reached the normal range. Only 8% of participants reported that negative information received from TV programs and social media was responsible for the decision to terminate drug use.
Conclusion: Our findings demonstrated that the importance of intensive statin treatment in CAD patients has not been recognized by patients or many physicians. Adherence to statin treatment and success of the therapy is low, leading to unnecessarily high cholesterol levels in patients with CAD.

9.
Tanı konmamış veya yeterli tedavi almayan ailevi hiperkolestrolemili hastaların bir üçüncü basamak sağlık merkezi laboratuvar kayıtlarından tespit edilmesi
Identifying undiagnosed or undertreated patients with familial hypercholesterolemia from the laboratory records of a tertiary medical center
Cem Haymana, Hamza Berlik, Yalçın Güneş, Orhan Enes Tunçez, Cihat Aytekin, Zafer Tapıkara, Hüseyin Güzel, Özlem Öztürk, Cem Barçın, Taner Özgürtaş, Ömer Azal, Alper Sönmez
PMID: 29226894  doi: 10.5543/tkda.2017.63846  Sayfalar 731 - 738
Amaç: Ailevi hiperkolestrolemi (AH), düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-K) yüksekliği ve erken koroner kalp hastalığı ile birlikte seyreden ve genellikle tanı konmayan veya yeterli tedavi almayan hayatı tehdit edici genetik bir hastalıktır. Bu çalışmada, biyokimya laboratuvar kayıtlarına dayanarak, tanı konmamış veya yeterli tedavi almayan AH’li hastaların demografik özelliklerinin, farkındalıklarının ve tedaviye uyumlarının araştırılması amaçlandı.
Yöntemler: Laboratuvar kayıtları kullanılarak yapılan 16 aylık geriye dönük çalışma sonucunda LDL-K değeri >250 mg/dL olan hastalar tespit edildi (n=395). On sekiz yaşından genç veya ikincil dislipidemisi olan hastalar çalışma dışında bırakıldı (n=98). Sonuçta, 297 hasta telefonla arandı ve demografik özellikleri, dislipidemi farkındalıkları ve tedaviye uyumları hakkında sorular yöneltildi.
Bulgular: Çalışmaya katılmayı kabul eden toplam 147 hasta (ort. yaş 51.7±16.6 yıl, %59.2 kadın) ile görüşme yapıldı. Ortalama LDL-K düzeyleri 292.8±49.9 mg/dL bulundu. “Dutch Lipid Clinic Network” kriterlerine göre kesin, muhtemel ve olası AH’li hastaların oranları sırasıyla %18.4, %66.0 ve %15.6 olarak tespit edildi. Hastaların büyük bir kısmı (%93.9) yüksek LDL-K düzeylerine sahip olduklarının farkında olmalarına rağmen yalnızca yarısı (n=75, %51.0) tedavi almaktaydı. Görüşme yapılan hastaların %21’i (n=31) hiç tedavi almamış ve %28’i (n=41) ise lipid düşürücü ilaç kullanmayı bırakmıştı.
Sonuç: Bu pilot çalışma, çok yüksek LDL-K düzeylerine sahip olmalarına rağmen önemli oranda AH’li hastanın statin tedavisi almadığını ya da tedaviyi bıraktığını göstermektedir. Hastane kayıtlarından tespit edilen AH’li hastaların telefonla aranması ile yapılan bu çalışmanın ulusal düzeyde yaygınlaştırılması bu yüksek riskli hastalara ulaşılmasında ve bu hastaların yönetiminde yardımcı olabilir.
Objective: Familial hypercholesterolemia (FH) is a life-threatening genetic disease associated with elevated low-density lipoprotein cholesterol (LDL-C) and premature coronary heart disease that is undiagnosed and undertreated around the world. This study aimed to examine the demographic characteristics, awareness, and treatment adherence of undiagnosed or undertreated FH patients based on laboratory records.
Methods: In a 16-month retrospective survey using laboratory records, patients with elevated LDL-C (>250 mg/dL) were identified (n=395). Patients younger than 18 years of age or with secondary causes of dyslipidemia were excluded (n=98). In all, 297 patients were called and asked to participate in a phone interview regarding their demographic characteristics, awareness of dyslipidemia, and treatment adherence.
Results: A total of 147 patients (mean age: 51.7±16.6 years; 59.2% female) completed the interview. The mean LDL-C level of the patients was 292.8±49.9 mg/dL. According to the Dutch Lipid Clinic Network criteria, 18.4% of the patients had definite FH, 66.0% had probable FH, and 15.6% had possible FH. Although the majority of the patients (93.9%) were aware of their high LDL-C level, only about half of them (n=75; 51.0%) were in treatment. Of all the patients who were interviewed, 21% (n=31) had never taken medication to lower their LDL-C, and 28% (n=41) had stopped taking a lipid-lowering drug.
Conclusion: This pilot study revealed that a significant number of FH patients were not taking statins despite having a very high LDL-C level. Nationwide detection of likely FH patients using hospital records and interviewing them via a phone survey may help to better understand and manage these high-risk patients.

OLGU BILDIRISI
10.
Primer perkütan koroner girişimi esnasında gelişen koroner arter delinmesinin geç dönem komplikasyonu: Koroner arteriyovenöz fistül
A late complication of coronary artery perforation during primary percutaneous coronary intervention: Coronary arteriovenous fistula
Kayıhan Karaman, Metin Karayakalı, Arif Arısoy, İlker Akar, Ataç Çelik
PMID: 29226895  doi: 10.5543/tkda.2017.77823  Sayfalar 739 - 743
Koroner arter delinmesi (KAD), perkütan koroner girişimlerin nadir fakat ölümcül bir komplikasyondur. Bu komplikasyon uzatılmış balon dilatasyonu, koroner stent-greft ve baypas cerrahisi gibi bazı tedavi seçeneklerine sahiptir. Bu olguda, altmış beş yaşında kadın hasta akut koroner sendrom tanısıyla kateter laboratuvarına alındı. Koroner anjiyografide sağ koroner arterin orta bölümünde tam bir tıkanıklık vardı ve buraya bir ilaç kaplı stent, perfüzyon balonu ile ön-dilatasyonun ardından 12 atmosfer (atm) basınç altında yerleştirildi. Proksimal stent bölgesine kayan trombüsün parçalanmasını sağlamak için stent balonu ile post-dilatasyon yapıldı (4–6 atm). Post-dilatasyon sonrası Ellis Sınıf II delinme gelişti. Kanama kontrolünü sağlamak amacıyla koroner stent-greft delinme bölgesine yerleştirildi. Yırtık kapatıldı. Kırk gün sonraki kontrol koroner anjiyografisinde stent-greft açıktı, fakat sağ ventriküle boşalan bir arteriyo-venöz fistül (AVF) görüldü. Bildiğimiz kadarıyla, bu olgu stent-greft ile tedavi edilmiş KAD’nin geç dönem komplikasyonu olarak AVF’nin görüldüğü ilk olgudur.
Coronary artery perforation (CAP) is a rare, but potentially mortal possible complication of percutaneous coronary intervention. There are several treatment options for this complication, including prolonged balloon dilatation, use of a coronary stent graft, and bypass surgery. In this case report, a 65-year-old female patient who was admitted to the catheter laboratory with a diagnosis of acute coronary syndrome, was presented. Coronary angiography revealed total occlusion in the mid segment of the right coronary artery and a drug-eluting stent was implanted under 12 atm of pressure following pre-dilatation with a perfusion balloon. In order to perform defragmentation of the thrombus shifted into the proximal stent segment, post-dilatation was performed with a stent balloon (4–6 atm). After post-dilatation, an Ellis Class II perforation developed. In order to control the bleeding, a coronary stent graft was implanted at the perforation area. The rupture was sealed. Control coronary angiography 40 days later indicated that the stent graft was patent, but an arteriovenous fistula (AVF) draining to the right ventricle was detected. To the best of our knowledge, this is the first case of AVF seen as a late complication of CAP treated with a stent graft.

11.
Parahis çıkışlı ventriküler erken atımlar ile tetiklenen kardiyomyopatinin başarılı radyofrekans ablasyon sonrası düzelmesi
Recovery of cardiomyopathy induced by ventricular premature beats of paraHisian origin after successful radiofrequency catheter ablation
Gökhan Aksan, Ali Elitok, Mehmet Tezcan, Ahmet Kaya Bilge, Kamil Adalet
PMID: 29226896  doi: 10.5543/tkda.2017.06049  Sayfalar 744 - 747
Elli bir yaşında erkek hastada sık ve semptomlu ventriküler erken atımlara (VEA) bağlı VEA ile tetiklenen kardiyomiyopati saptandı. Ventriküler erken atım odaklı radyofrekans (RF) kateter ablasyonu planlanarak hastaya elektrofizyolojik çalışma yapıldı. Aktivasyon haritalaması sırasında, en erken ventriküler aktivite his alanında saptandı. Sinüs ritmi sırasında küçük His elektrogramı Ablasyon distal de (ABL-d) saptanmakta ve VEA sırasında en erken ventriküler aktivite QRS başlangıcından 58 msn önce görülmekte idi. Parahisyan bölgeye yapılan giderek çoğalan RF enerji uygulaması ile atriyoventriküler blok olmadan VEA başarı ile sonlandırıldı. Beş aylık takip sürecinde, hasta semptomsuz seyretti ve transtorasik ekokardiyografi ile sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunda artma gösterildi.
A 51-year-old male patient presented with frequent and symptomatic premature ventricular complexes (PVCs) that had induced cardiomyopathy. Radiofrequency (RF) catheter ablation of the origin of the PVCs was planned and the patient underwent electrophysiological study. During activation mapping, the earliest ventricular activation was identified at the His bundle region. Small His bundle electrogram recording by the distal ablation electrode during sinus rhythm revealed that the earliest ventricular activation during PVC preceded the QRS onset by 58 milliseconds. The PVCs were successfully eliminated without occurrence of atrioventricular block using incremental application of RF energy to the para-Hisian region. At the conclusion of a 5-month follow-up period, the patient remained asymptomatic and transthoracic echocardiography demonstrated an improvement in left ventricular ejection fraction.

12.
Etkisiz endokardiyal defibrilasyonun subkutan yol ile tedavisi: Olgu sunumu
Treatment of ineffective endocardial defibrillation with subcutaneous array: a case report
Özgür Kaplan, Sabri Demircan
PMID: 29226897  doi: 10.5543/tkda.2017.83737  Sayfalar 748 - 751
Defibrilasyon eşik testi (DET) kalp içi defibrilatör (ICD) yerleştirilmesinin önemli bir parçasıdır. Başarılı defibrilasyonun güvenlik sınırı ve ICD sisteminin tümünü değerlendirmek için ICD jenaratörü yerleştirildikten sonra DET yapılır. ICD’li hastaların %6’dan fazlası DET güvenlik sınırında değildir. Yüksek DET’li hastalarda farklı tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Bu yazımızda yüksek DET’li hastada muhtemel tedavi yöntemi olarak subkutan yol kullanımını tartıştık.
Defibrillation threshold (DFT) testing is an important part of ICD implantation. After placement of the ICD generator, a DFT test is performed to evaluate the integrity of the ICD system and to confirm a successful defibrillation safety margin. More than 6% of ICDs implanted are not within the DFT safety margin. Presently described is the case of a patient with a high DFT and some of the methods that can be used to manage this circumstance, including the use of a subcutaneous array.

13.
Terapötik dozda propafenon kullanmakta olan bir hastada alkol kullanımı sonrası gelişen ciddi kardiyak toksisite
Severe cardiac toxicity following alcohol intake in a patient using therapeutic dose of propafenone
Zübeyde Bayram, Ahmet Güner, Cem Doğan, Fatih Yılmaz, Nihal Özdemir
PMID: 29226898  doi: 10.5543/tkda.2017.84553  Sayfalar 752 - 754
Yirmi beş yaşında erkek hasta acil servise bilincini yitirmiş olarak getirildi. Hastanın elektrokardiyografisinde QRS genişlemesi ve birinci derece atriyoventriküler blok görüldü. Hasta nöbetli atriyum fibrilasyonu nedeniyle günde iki kez propafenon kullanıyormuş (450 mg). Hastanın bir gün önce alkol kullanımı öyküsü de mevcuttu. Hasta sodyum bikarbonat ve inotrop destekleyici tedavi sonrasında iyileşti. Sunulan bu olguda, uygulanan tedavi sonucunda QRS genişlemesinin ve hemodiamik durumun düzelmesini sağlandı.
An unconscious, 25-year-old, male patient was brought to the emergency department. The patient’s electrocardiography demonstrated a wide QRS interval and first-degree atrioventricular block. He was being treated with propafenone twice daily (450 mg) for paroxysmal atrial fibrillation. The patient had consumed a substantial amount of alcohol the day before. He recovered after supportive management with sodium bicarbonate and inotropic therapy. In the presently described case, treatment resulted in quick normalization of QRS interval and stabilization of hemodynamic status.

14.
Primer kardiyak lenfoma: Başarılı rezeksiyon ve dekonstrüksiyon
Successful resection and reconstruction of primary cardiac lymphoma
Barçın Özcem, Hatice Soner Kemal, Özlem Balcıoğlu, Hanife Özkayalar, İlhan Sanisoğlu
PMID: 29226899  doi: 10.5543/tkda.2017.65745  Sayfalar 755 - 757
Primer kardiyak lenfoma, kalbin en nadir tümörlerinden olup, en sık rastlanan tipi yaygın büyük B-hücreli lenfomadır. Sıklıkla sağ atriyum ve sağ ventrikül ile ilişkili olup, tanı ve tedavinin gecikmesi halinde ölümcül olabilmektedir. Bu yazıda, sağ atriyumda infiltratif görünümde yoğun kitle nedeni ile acil olarak ameliyat edilen olgu sunuldu. Her iki atriyumun yan duvarları ve atriyumlar arası septum geniş çapta kesildi ve ardından rekonstrüksiyon uygulandı. Bu olgu sunumunun amacı, hastalığın farkındalığını artırmak, klinik ve cerrahi yaklaşımı vurgulamaktır.
Primary cardiac lymphoma (PCL) is one of the rarest tumors of the heart. The most common type is diffuse, large B-cell lymphoma. Most often, the right atrium and the right ventricle are involved, and if not diagnosed and treated in time, it can be fatal. In this case, a female patient underwent an urgent operation for a large, infiltrative, right atrial mass. Extensive resection of the lateral walls of both atria and the interatrial septum as well as reconstruction were performed successfully. The pathological evaluation suggested PCL. The aim of this case is to raise awareness of this disease and to highlight clinical and surgical approaches.

15.
Williams sendromu olan bir hastada arkus aorta ve istmusun yaygın hipoplazisi
Diffuse hypoplasia of the aortic arch and isthmus in a patient with Williams syndrome
İsmihan Selen Onan, Erkut Öztürk, Aylin Demirel Başgöze, Ayşe Çiçek, Burak Onan
PMID: 29226900  doi: 10.5543/tkda.2017.77347  Sayfalar 758 - 762
Williams sendromu mental gerilik, büyüme geriliği, hiperkalsemi, kalp defektleri ve tipik yüz görünümü ile kendini gösteren nadir bir nörolojik gelişme bozukluğudur. Williams sendromlu hastaların yaklaşık %80’inde kardiyovasküler anomaliler görülmektedir. Cerrahi girişim genellikle supravalvuler aort stenozu, aort koarktasyonu, pulmoner arter stenozu ve ventriküler septal defekt sebebiyle yapılır. Buna rağmen, sol ventrikül çıkım yolu ve çıkan aortanın normal olduğu nadir olgularda aort yayının yaygın hipoplazisi erken çocukluk döneminde teşhis edilebilir. Bu yazıda, Williams sendromu, yaygın aort yayı hipoplazisi ile eşzamanlı ventriküler septal defekt ve pulmoner stenoz olan 16 aylık kız hastayı sunuyoruz. Hastada aort yayının modifiye perikart yaması tekniğiyle cerrahi tamiri başarıyla yapılmıştır.
Williams syndrome is a rare neurodevelopmental disorder characterized by mental retardation, growth deficiency, hypercalcemia, cardiac defects, and a distinctive facial appearance. Cardiovascular abnormalities are present in approximately 80% of Williams syndrome patients. Surgical treatment is generally performed for supravalvular aortic stenosis, aortic coarctation, pulmonary artery stenosis, or ventricular septal defect. In rare cases, diffuse hypoplasia of the aortic arch with a normal left ventricular outflow tract and ascending aorta may be diagnosed in early childhood. Described herein is the case of a 16-month-old female with Williams syndrome and diffuse hypoplasia of the aortic arch and isthmus, and concomitant pulmonary stenosis and a ventricular septal defect. The patient underwent a successful surgical repair of the aortic arch with a modified pericardial patch technique.

NASIL YAPALIM?
16.
Transtorasik ekokardiyografi ile hepatik ven akımlarını nasıl değerlendirelim?
How to evaluate hepatic vein flows by transthoracic echocardiography?
Zehra Gölbaşı, Kumral Çağlı
PMID: 29226901  doi: 10.5543/tkda.2017.78070  Sayfalar 763 - 767
Makale Özeti | Tam Metin PDF

OLGU GÖRÜNTÜSÜ
17.
Büyük bir sol atriyal kitle gibi prezente olan hiatal herni
Hiatal hernia presenting like a large left atrial mass
Muhammed Keskin, Mert İlker Hayıroğlu, Taha Keskin, Adnan Kaya, Ömer Kozan
PMID: 29226902  doi: 10.5543/tkda.2017.62361  Sayfa 768
Makale Özeti | Tam Metin PDF | Video

18.
Fonksiyonel triküspit stenozuna sekonder bulantı ile başvuran rüptüre olmamış non-koroner sinüs Valsalva anevrizması
Unruptured non-coronary sinus of Valsalva aneurysm presenting with nausea secondary to functional tricuspid stenosis
Mert İlker Hayıroğlu, Muhammed Keskin, Ahmet Yavuz Balcı, Servet Altay, Tolga Sinan Güvenç
PMID: 29226903  doi: 10.5543/tkda.2017.06637  Sayfa 769
Makale Özeti | Tam Metin PDF | Video

19.
İnterventriküler yerleşimli lipom
Interventricular septal lipoma
Burak Açar, Sefa Ünal, Pelin Aladağ, Ahmet Göktuğ Ertem, Karabekir Ercan
PMID: 29226904  doi: 10.5543/tkda.2017.80195  Sayfa 770
Makale Özeti | Tam Metin PDF | Video

20.
Tekrarlayan perikardiyal tamponadın nadir nedeni: Kardiyak anjiyosarkom
Rare cause of recurrent pericardial tamponade: Cardiac angiosarcoma
Yusuf Ziya Şener, Metin Okşul, Ahmet Kıvrak, Uğur Canpolat, Serdar Aksöyek
PMID: 29226905  doi: 10.5543/tkda.2017.01248  Sayfa 771
Makale Özeti | Tam Metin PDF | Video

EDITÖRE MEKTUP
21.
Electrolyte Imbalances as a predisposing factor for arrhythmias
Electrolyte Imbalances as a predisposing factor for arrhythmias
Mert İlker Hayıroğlu, Muhammed Keskin, Ömer Kozan
PMID: 29226906  doi: 10.5543/tkda.2017.88967  Sayfa 772
Makale Özeti | Tam Metin PDF

22.
Authors’ reply
Authors’ reply
Gündüz Durmuş, Muhsin Kalyoncuoğlu, Mehmet Baran Karataş, Yiğit Çanga, Semi Öztürk, Ender Özal, Yasin Çakıllı, Tuncay Kırış, Barış Güngör, Ahmet Taha Alper, Mehmet Mustafa Can, Osman Bolca
PMID: 29226907  Sayfa 773
Makale Özeti | Tam Metin PDF

23.
Yeni şok azaltıcı programlama stratejileri: Nerede duruyoruz?
New shock reduction programming strategies: Where do we stand?
Serdar Bozyel, Müjdat Aktaş
PMID: 29226908  doi: 10.5543/tkda.2017.88569  Sayfa 774
Makale Özeti | Tam Metin PDF

DIĞER YAZILAR
24.
Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Kardiyoloji yayınlarında gündem ve yorumlar
Ertan Ural
Sayfa 775
Makale Özeti | Tam Metin PDF

© copyright 2018 TKD Arşivi
LookUs & Online Makale