Turk Kardiyol Dern Ars: 39 (4)

Volume: 39  Issue: 4 - June 2011

ORIGINAL ARTICLE
1.Regional distribution of all-cause mortality and coronary disease incidence in Turkey: findings of Turkish Adult Risk Factor survey 2010
Altan Onat, Sani Namık Murat, Gökhan Çiçek, Erkan Ayhan, Ender Örnek, Hasan Kaya, Hasan Ali Gümrükçüoğlu, Yüksel Doğan, Günay Can
PMID: 21646826  doi: 10.5543/tkda.2011.01446  Pages 263 - 268
Amaç: TEKHARF Çalışması takiplerinde kaydedilen birikimli tüm nedenli ve kardiyovasküler ölümlerin ve insidan koroner kalp hastalığının (KKH) coğrafi bölgelere göre değerlendirilmesi ve 2010 kohortu taramasına ilişkin ölüm ve koroner mortalite verilerinin sunulması amaçlandı.
Çalışma planı: Taramada izlenen örneklem sayısı 1406 kişi idi. Ölüm konusunda birinci derece akraba ve/veya sağlık ocağı personelinden bilgi alındı; yaşayanlarda bilgi edinmekten başka, fizik muayene ve 12-derivasyonlu EKG kaydı yapıldı.
Bulgular: Örneklemden 686 kişi muayene edildi, 577 kişi hakkında bilgi edinildi ve 32 katılımcının (14 kadın, 18 erkek; ort. yaş 72.3±15.6) öldüğü belirlendi. Toplam takip süresi 2520 kişi-yılı idi. Ölümlerin 19’u koroner (n=16) ve serebrovasküler (n=3) kökene bağlandı. Koroner kalp hastalığı kökenli ölümler 45-74 yaş kesiminde tüm kohortun 20 yıllık takibinde erkeklerde bin kişi-yılında 7.4, kadınlarda 4.1 düzeyinde bulundu; 2000 yılından önceki dönemle karşılaştırıldığında, sonraki dönemde koroner mortalitede ancak sınırlı bir gerileme kaydedildi. Toplam 433 ölüm ve 506 insidan KKH’yi kapsayan yaş-ayarlı Cox regresyon analizinde, ortalama 7.3 yıllık izlemde bölgeler arasında ölüm oranları benzer bulundu; ancak, insidan KKH riski, Karadeniz ile Marmara bölgesi erkekleriyle Güneydoğu Anadolu kadınlarında anlamlı biçimde yüksek bulundu. Türkiye’de halen yılda 480 bin yeni KKH geliştiği tahmin edildi.
Sonuç: Ülkemizde yüksek olan genel ölüm oranı coğrafi bölgeler arasında anlamlılığa ulaşmayan yaş-ayarlı farklılıklar göstermektedir; buna karşın, yaş-ayarlı KKH insidansı Karadeniz ile Marmara bölgelerinde yüksektir.
Objectives: We analyzed the distribution of cumulative all-cause and cardiovascular mortality and incident coronary heart disease (CHD) across the seven geographic regions of Turkey and presented overall and coronary mortality findings of the 2010 survey of the Turkish Adult Risk Factor Study.
Study design: A total of 1406 participants were surveyed. Information on the mode of death was obtained from first-degree relatives and/or health personnel of local heath offices. Information on survivors was obtained from history, physical examination, and 12-lead electrocardiography.
Results: Of the surveyed participants, 686 were examined; information on health status was obtained in 577 subjects, and 32 participants (14 women, 18 men; mean age 72.3±15.6 years) were ascertained to have died. The total duration of follow-up was 2,520 person-years. Nineteen deaths were of coronary (n=16) or cerebrovascular (n=3) origin. Cumulative 20-year assessment of the entire cohort for the age bracket of 45-74 years disclosed a high coronary mortality rate, being 7.4 and 4.1 per 1000 person-years in men and women, respectively, and representing a limited decline after year 2000. Age-adjusted Cox regression analysis comprising 433 deaths and 506 incident CHD cases over a 7.3-year follow-up showed similar mortality rates across the regions, and a significantly high CHD incidence in males of the Black Sea and Marmara regions and in females of the Southeast Anatolia. Currently, 480,000 incident CHD cases are estimated yearly in Turkey.
Conclusion: The high age-adjusted overall mortality in Turkey shows nonsignificant differences across geographic regions, whereas the age-adjusted CHD incidence is high in the Black Sea and Marmara regions.

2.The relation of serum monocyte chemoattractant protein-1 level with coronary atherosclerotic burden and collateral degree in stable coronary artery disease
Asife Şahinarslan, Sinan Altan Kocaman, Salih Topal, Ugur Ercin, Neslihan Bukan, Timur Timurkaynak
PMID: 21646827  doi: 10.5543/tkda.2011.01290  Pages 269 - 275
Amaç: Bu çalışmada serum monosit kemoatraktan protein-1 (MCP-1) düzeyinin kararlı koroner arter hastalarında koroner ateroskleroz yükünü yansıtıp yansıtmadığı ve bu durumun koroner kolateral derecesi ile ilişkisi araştırıldı./p>
Çalışma planı: Kararlı angina pektorisi olan ve koroner anjiyografi yapılan 196 hasta (103 erkek, 93 kadın; ort. yaş 59±11) ileriye dönük olarak çalışmaya alındı. Serum MCP-1 düzeyleri anjiyografiden önce ölçüldü. Her bir hastada koroner ateroskleroz derecesi Gensini skoru, koroner kolateral gelişimi ise Rentrop sınıflandırmasına göre belirlendi. Hastalar, dört grupta değerlendirildi: Anjiyografik olarak normal koroner arterleri olanlar (NKA); lüminal daralmanın <%70 olduğu lezyonları olanlar; ≥%70 lüminal daralma ile birlikte kolateral gelişimi iyi ve kötü olan hastalar./p>
Bulgular: Serum MCP-1 düzeyi koroner lezyon saptanan hastalarda, NKA saptanan hastalara göre daha yüksek bulundu (129±130 ve 102±55 pg/ml, p=0.048). Serum MCP-1 düzeyi, NKA olanlar, lüminal daralmanın <%70 olduğu lezyonları olanlar ve ciddi darlığı olan ancak kolateral derecesinin kötü olduğu hastalar arasında belirgin farklılık göstermedi. Ciddi darlığı olan ve kolateral derecesinin iyi olduğu hastalarda ise serum MCP-1 düzeyi diğer gruplardan belirgin olarak daha yüksekti (p=0.016). Çoklu regresyon analizinde, MCP-1 düzeyinin Gensini skoru üzerine bağımsız bir etkisi saptanmadı (p>0.05)./p>
Sonuç: Çalışmamız, serum MCP-1 düzeyinin koroner arter hastalarında yüksek olduğunu, ancak diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak koroner aterosklerotik yük ile ilişkili olmadığını göstermiştir. Öte yandan, kolateral gelişimi iyi olan hastalarda MCP-1 düzeyinin belirgin yüksekliği de araştırılması gereken bir konudur.
Objectives: We investigated whether serum monocyte chemoattractant protein-1 (MCP-1) level predicted coronary atherosclerotic burden in patients with stable coronary artery disease and its relationship with coronary collateral grade.
Study design: We prospectively included 196 patients (103 males, 93 females; mean age 59±11 years) who underwent coronary angiography for stable angina pectoris. Serum MCP-1 levels were determined before coronary angiography. Coronary atherosclerotic burden was measured by the Gensini score, and coronary collateral development was assessed by the Rentrop classification. The patients were divided into four groups: those with normal coronary arteries (NCA); those with coronary lesions of <70% luminal obstruction; and those with coronary lesions of ≥70% luminal obstruction accompanied by a good or poor collateral grade.
Results: The mean serum MCP-1 level was higher in patients with coronary lesions compared to patients with NCA (129±130 vs. 102±55 pg/ml, p=0.048). Although there were no significant differences in the MCP-1 levels of patients with NCA, with <70% luminal obstruction, and those with a significant luminal obstruction and a poor collateral grade, patients with significant luminal obstruction and a good collateral grade had significantly higher MCP-1 levels compared to the remaining groups (p=0.016). However, in multivariate regression analysis, MCP-1 level was not independently associated with the Gensini score.
Conclusion: Our findings suggest that serum MCP-1 level is higher in patients with coronary atherosclerosis, without a significant and independent association with coronary atherosclerotic burden. Significantly increased serum MCP-1 levels in patients with a good collateral grade may be an interesting issue of investigation.

3.The impact of chronic kidney disease on in-hospital clinical outcomes in patients undergoing primary percutaneous angioplasty for ST-segment elevation myocardial infarction
Emre Akkaya, Erkan Ayhan, Hüseyin Uyarel, Mehmet Ergelen, Ayça Türer, Deniz Demirci, Duygu Demirci, Gökhan Çiçek, Mehmet Gül, Zeki Günaydın, Ahmet Narin
PMID: 21646828  doi: 10.5543/tkda.2011.01467  Pages 276 - 282
Amaç: Bu çalışmada, ST yükselmeli miyokart enfarktüsü (STYME) ile kliniğimize başvuran ve primer anjiyoplasti uygulanan hastalarda kronik böbrek hastalığının (KBH) hastaneiçi klinik sonuçlar üzerine etkisi değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışmaya STYME nedeniyle primer anjiyoplasti uygulanan 2486 hasta (2070 erkek, 416 kadın) alındı. Bu hastaların 273’ünde (%11) işlem öncesinde KBH saptandı (glomerül filtrasyon hızı <60 ml/dk/1.73 m2). Tüm hastaların demografik ve klinik özellikleri ile primer anjiyoplasti ve hastaneiçi klinik sonuçları geriye dönük olarak değerlendirildi ve KBH olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldı.
Bulgular: Ortalama yaş ve Killip sınıfı KBH grubunda daha yüksek; kadın cinsiyet, diabetes mellitus, hipertansiyon, anemi ve miyokart enfarktüsü öyküsü sıklığı daha fazla bulundu (p<0.05). Sağ koroner arter lezyonu, çokdamar hastalığı, kontrast nefropatisi, işlem başarısızlığı oranları, darlık yüzdesi ve stent uzunluğu KBH grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Kardiyovasküler mortalite KBH grubunda %11.7, KBH olmayan grupta %1.4 oranında görüldü (p<0.001). Kronik böbrek hastalığı olan grupta hedef damar revaskülarizasyonu, önemli kardiyak olay, inme, kardiyopulmoner canlandırma, diyaliz ihtiyacı, ventrikül taşikardisi/fibrilasyonu, ileri kalp yetersizliği, kardiyojenik şok ve önemli kanama daha yüksek oranlarda görüldü (p<0.05). Çokdeğişkenli analizde, KBH’nin mortaliteyi bağımsız olarak artırdığı saptandı (OO=4.1, %95 GA 1.83-9.17; p=0.001).
Sonuç: Bulgularımız, STYME nedeniyle primer anjiyoplasti uygulanan KBH’li olgularda risk profilinin daha yüksek, hastaneiçi klinik sonuçların daha olumsuz olduğunu; KBH’nin mortalitenin bağımsız öngördürücüsü olduğunu göstermiştir.
Objectives: We investigated the effect of chronic kidney disease (CKD) on in-hospital results in patients undergoing primary percutaneous angioplasty for ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI).
Study design: The study included 2,486 patients (2,070 men, 416 women) who were treated with primary angioplasty for STEMI. Of these, 273 patients (11%) were found to have CKD (glomerular filtration rate <60 ml/min/1.73 m2) before the procedure. Patients with and without CKD were evaluated with respect to demographic and clinical features, primary angioplasty findings, and in-hospital clinical results.
Results: Patients with CKD exhibited a higher mean age, Killip class, and higher frequencies of female gender, diabetes, hypertension, anemia, and previous myocardial infarction (p<0.05). Angioplasty showed higher rates of right coronary artery lesion, multivessel disease, contrast nephropathy, unsuccessful procedure, and increased stenosis rate and stent length in CKD patients (p<0.05). Cardiovascular mortality occurred in 11.7% and 1.4% of patients with and without CKD, respectively (p<0.001). Patients with CKD had significantly higher incidences of target vessel revascularization, major cardiac events, stroke, cardiopulmonary resuscitation, hemodialysis, ventricular tachycardia/fibrillation, severe heart failure, cardiogenic shock, and significant hemorrhage (p<0.05). Multivariate analysis showed that CKD was an independent predictor of mortality (OR=4.1, 95% CI 1.83-9.17; p=0.001).
Conclusion: Our findings show that CKD patients undergoing primary angioplasty for STEMI have an increased risk profile and poorer in-hospital results, and that CKD represents an independent risk factor for mortality.

4.The incidence of thrombocytopenia after cardiopulmonary bypass in children with Down syndrome
Belma Saygılı Karagöl, Kürşad Tokel, Birgül Varan, Şükrü Mercan
PMID: 21646829  doi: 10.5543/tkda.2011.01443  Pages 283 - 291
Amaç: Doğumsal kalp hastalığı nedeniyle kardiyopulmoner baypas ile düzeltme ameliyatı yapılan Down sendromlu çocuk hastalarda trombositopeni sıklığı araştırıldı.
Çalışma planı: Doğumsal kalp hastalığı tanısıyla tam düzeltme ameliyatı yapılan 162 hasta (81 kız, 81 erkek; ort. yaş 26.1±39.5 ay) geriye dönük olarak değerlendirildi. Bu hastalar Down sendromu olan (118 hasta) ve olmayan (44 hasta, kontrol) şeklinde iki grupta incelendi. Ameliyat öncesinde ve ameliyat sonrası 1-7. günler arasında trombosit sayıları ölçüldü. Trombosit sayısının <100000/mm3 olması trombositopeni varlığı olarak kabul edildi.
Bulgular: Down sendromlu grupta trombositopeni sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (%61.9 ve %34.1, p=0.002). Ciddi trombositopeni (trombosit sayısı <50000/mm3) Down sendromlu grupta %22, kontrol grubunda %4.6 oranında görüldü. Trombosit sayısı ameliyat sonrasında her iki grupta da, en belirgin 3. günde olmak üzere ve Down sendromlu olgularda daha belirgin olmak üzere düşüş gösterdi; 4. günden itibaren yükselmeye başladı, ancak 7. günde ameliyat öncesi düzeylere ulaşamadı. Ameliyat öncesi ve sonrasıyla ilgili veriler açısından iki grup arasında anlamlı fark sadece, Down sendromlu grupta yeniden entübasyon oranının (%26.3 ve %9.1, p=0.003) ve yoğun bakım izlemi sırasında komplikasyon sıklığının (50.9% ve 27.3%, p=0.007) daha yüksek olmasıydı. Down sendromundan bağımsız olarak, trombositopeni olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında, trombositopeni olan grupta yaş, ameliyat yaşı, siyanoz varlığı, ameliyat türü ve süresi, aortik klemp ve baypas süreleri, yoğun bakımda ve hastanede kalış süreleri, entübasyon ve göğüs tüpü kalış süreleri ve ameliyat sonrası komplikasyon gelişimi oranları anlamlı derecede farklılık gösterdi (p<0.05).
Sonuç: Trombositopeni sıklığı belirgin olarak yüksek olmasına karşın, Down sendromunun varlığı yeniden entübasyon gereksinimi ve yoğun bakımda daha fazla komplikasyon gelişimi dışında anlamlı farklılık doğurmadı.
Objectives: We investigated the incidence of thrombocytopenia in pediatric patients with Down syndrome following cardiac surgery for congenital heart disease.
Study design: We retrospectively evaluated 162 patients (81 girls, 81 boys; mean age 26.1±39.5 months) who underwent total surgical correction for congenital heart disease. The patients were divided into two groups with respect to the presence (n=118) or absence (n=44, controls) of Down syndrome. Platelet counts were performed preoperatively and on days 1 to 7 after surgery and thrombocytopenia was defined as a platelet count of less than 100,000/mm3.
Results: The incidence of thrombocytopenia was significantly higher in patients with Down syndrome compared to controls (61.9% vs. 34.1%, p=0.002). Severe thrombocytopenia was observed in 22% and 4.6% of cases with and without Down syndrome, respectively. Postoperative platelet counts showed sharp decreases in both groups, bottoming out on day 3 and with more significant decreases in patients with Down syndrome; they started to rise on day 4, but remained lower than baseline levels on day 7. The only significant differences between the two groups in preoperative and postoperative variables were higher incidences of reintubation (26.3% vs. 9.1%, p=0.003) and complications during intensive care (50.9% vs. 27.3%, p=0.007) in cases with Down syndrome. Comparison of patients with and without thrombocytopenia independent of Down syndrome yielded significant differences for thrombocytopenic patients with respect to age, operation age, the presence of cyanosis, type of surgery and operation time, aortic clamp and bypass times, lengths of intensive care and hospital stay, intubation and chest tube drainage times, and the incidence of postoperative complications (p<0.05).
Conclusion: Despite higher incidence of thrombocytopenia, the presence of Down syndrome was not associated with significant differences other than increased reintubation requirement and higher complication rate during intensive care.

5.Cardiac autonomic function and cardiac arrhythmias in patients with obstructive sleep apnea
Hasan Arı, Selma Arı, Fatma Yazıcı, Vedat Koca, Tahsin Bozat
PMID: 21646830  doi: 10.5543/tkda.2011.01045  Pages 292 - 299
Amaç: Tıkayıcı uyku apne sendromunun (TUAS) kardiyak otonom fonksiyonlara etkisi kalp hızı değişkenliği (KHD) ve kalp hızı türbülansı (KHT) parametreleri ile incelendi ve bu hasta grubunda kardiyak aritmi sıklığı değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışmada TUAS öntanısı ile polisomnografi uygulanan 76 hasta (27 kadın, 49 erkek; ort. yaş 50.6±10.7; dağılım 33-75) aynı anda Holter ile de izlendi. Apne-hipopne indeksinin (AHİ) ≥5 olması TUAS olarak tanımlandı. Hastalar KHD analizinin zaman ve frekans temelli parametreleri ve KHT için türbülans başlangıcı (TB) ve türbülans eğimi (TE) parametreleri ile değerlendirildi. Holter izleminde kardiyak aritmi varlığı da araştırıldı.
Bulgular: Elli üç hastaya (%69.7) TUAS tanısı kondu. Apne-hipopne indeksine göre, 25 hasta (%47.2) hafif, 23 hasta (%43.4) orta, beş hasta (%9.4) da ağır TUAS olarak sınıflandırıldı. Hastalar AHİ <5 (n=23) ve AHİ ≥5 (n=53) olma durumuna göre iki gruba ayrıldı. İki grup KHD parametreleri açısından benzerlik gösterirken, TUAS’li hastalarda TB anlamlı derecede yüksek (p=0.02), TE ise anlamlı derecede düşük (p<0.001) bulundu. İki yönlü korelasyon analizinde AHİ, TE ile anlamlı negatif ilişki (r=-0.37, p=0.009), TB ile anlamlı pozitif ilişki (r=0.36, p=0.01) gösterdi. Aritmi sıklığı açısından, TUAS grubunda kısa süreli atriyum erken atımı ve ventrikül erken atımı anlamlı derecede daha fazla görüldü (p<0.001).
Sonuç: Bulgularımız, TUAS’li hastalarda KHT’deki körelmenin KHD parametrelerindeki değişikliklere göre daha belirgin olduğunu ve aritmi sıklığının arttığını göstermiştir
Objectives: We assessed the effect of obstructive sleep apnea syndrome (OSAS) on cardiac autonomic function with the parameters of heart rate variability (HRV) and heart rate turbulence (HRT) and investigated the frequency of cardiac arrhythmias in patients with OSAS.
Study design: Seventy-six patients (27 women, 49 men; mean age 50.6±10.7 years; range 33 to 75 years) with an initial diagnosis of OSAS underwent polysomnography and simultaneous Holter monitoring. The diagnosis of OSAS was based on an apnea-hypopnea index (AHI) of ≥5. The patients were evaluated with time-and frequency-based parameters of HRV, and turbulence onset (TO) and turbulence slope (TS) parameters of HRT. Cardiac arrhythmias were also assessed on Holter monitoring.
Results: Fifty-three patients (69.7%) were diagnosed with OSAS, being mild in 25 (47.2%), moderate in 23 (43.4%), and severe in five (9.4%) patients based on the AHI. The patients were divided into two groups as those having an AHI of <5 (n=23) and ≥5 (n=53). There were no significant differences in HRV parameters between the two groups, but patients with OSAS exhibited a significantly higher TO (p=0.02) and a significantly lower TS (p<0.001). In bivariate correlation analysis, AHI showed a significant negative correlation with TS (r=-0.37, p=0.009) and a significant positive correlation with TO (r=0.36, p=0.01). The frequencies of short-sequence premature atrial and ventricular contractions were significantly higher in patients with OSAS (p<0.001).
Conclusion: Our findings suggest that blunting of HRT is more prominent than changes in HRV parameters in patients with OSAS, accompanied by increased frequency of cardiac arrhythmias.

6.Primary angioplasty in a high-volume tertiary center in Turkey: in-hospital clinical outcomes of 1625 patients
Cevat Kırma, Vecih Oduncu, Ali Cevat Tanalp, Ayhan Erkol, Cihan Dündar, Dicle Sırma, Kürşat Tigen, Selçuk Pala, Akın İzgi, Muhsin Türkmen, Nihal Özdemir, Hasan Sunar
PMID: 21646831  doi: 10.5543/tkda.2011.01231  Pages 300 - 307
Amaç: Yüksek hacimli üçüncü basamak bir merkezde primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulamalarının hastaneiçi sonuçları değerlendirildi.
Çalışma planı: Ocak 2006-Nisan 2008 tarihleri arasında, akut ST yükselmeli miyokart enfarktüsü nedeniyle primer PKG uygulanan 1625 hasta (1323 erkek, 302 kadın; ort. yaş 56.0±11.6) geriye dönük olarak değerlendirildi. Tüm koroner anjiyografi işlemleri femoral yol ile yapıldı. Hastaların hastaneiçi klinik sonuçları ve anjiyografik bulguları kaydedildi.
Bulgular: Hastaların %23’ünde diyabet, %49.6’sında anteriyor miyokart enfarktüsü, %4.9’unda kardiyojenik şok vardı. Ortalama ağrı süresi 171.2±121.2 dakika, ortalama kapı-balon zamanı 31.6±7.2 dakika idi. Enfarktüsle ilişkili arter hastaların %49.7’sinde sol ön inen arter bulunurken, %40.9’unda çokdamar hastalığı, %23.6’sında TIMI 2/3 akım, %66.8’inde yüksek dereceli trombüs saptandı. Primer PKG olarak balonla genişletme (%5.7) ve stent yerleştirme (%94.3) uygulandı. İşlem sonrasında hastaların %11.9’unda anjiyografik olarak yeniden akım sağlanamadı. Hastanede yatış süresi ortalama 5.2±3.3 gün idi. Yatış sırasında tüm nedenlere bağlı ölüm 71 hastada (%4.4) görüldü. Hastaneiçi diğer olaylar şunlardı: Tekrarlayan enfarktüs (%1.4), hedef damar revaskülarizasyonu (%1.9), hemorajik/iskemik inme (%0.6), stent trombozu (%1.2), önemli kanama (%3.8), kan nakli (%4.8), kalp yetersizliği (%10.5), atriyal fibrilasyon (%4) ve ventrikül taşikardisi (%3.9).
Sonuç: Primer PKG, enfarkt ile ilişkili arterde tam reperfüzyon sağlanmasında etkili bir tedavi yöntemidir. Hastaneiçi sonuçların başarısı sadece merkezin deneyimi ve donanımına değil, aynı zamanda reperfüzyonun ne kadar kısa sürede sağlandığına da bağlıdır.
Objectives: We evaluated in-hospital results of primary percutaneous coronary intervention (PCI) in a high-volume tertiary center.
Study design: We retrospectively evaluated 1625 patients (1323 males, 302 females; mean age 56.0±11.6 years) who underwent primary PCI for acute ST-elevation myocardial infarction between January 2006 and April 2008. All coronary angiography procedures were performed using the femoral artery route. In-hospital clinical and angiographic results were recorded.
Results: On admission, 23% of the patients had diabetes mellitus, 49.6% had anterior myocardial infarction, and 4.9% had cardiogenic shock. The mean duration of pain was 171.2±121.2 minutes, and the mean door-to-balloon time was 31.6±7.2 minutes. Infarct-related artery was the left anterior descending artery in 49.7%, multivessel disease was present in 40.9%, TIMI 2/3 flow was present in 23.6%, and high-grade thrombus was observed in 66.8%. Primary PCI involved balloon dilatation (5.7%) and stent implantation (94.3%). The incidence of angiographic no-reflow was 11.9%. The mean hospital stay was 5.2±3.3 days. All-cause mortality occurred in 71 patients (4.4%). Other in-hospital events were reinfarction (1.4%), target vessel revascularization (1.9%), hemorrhagic/ischemic stroke (0.6%), stent thrombosis (1.2%), major bleeding (3.8%), blood transfusion (4.8%), heart failure (10.5%), atrial fibrillation (4%), and ventricular tachycardia (3.9%).
Conclusion: Primary PCI is an effective method in achieving complete revascularization of the infarct-related artery. Successful in-hospital results not only depend on the experience and equipment of the center, but also on how rapidly reperfusion is achieved.

CASE REPORT
7.ST-elevation myocardial infarction due to a spontaneous thrombus in the left anterior descending artery in a young HIV-infected patient
Mehmet Çilingiroğlu, Navneet Lather, Amir Youseff, Tarek Helmy
PMID: 21646832  doi: 10.5543/tkda.2011.01266  Pages 308 - 311
Son zamanlarda gelişen yüksek etkinlikteki antiretroviral tedavi sayesinde artan yaşam süresine bağlı olarak, insan bağışıklık eksikliği virüsü (HIV) ile enfekte olmuş hastaların mortalite ve morbidite spektrumu fırsatçı enfeksiyonlardan daha çok kronik hastalıklara yönelme göstermiştir. Bu yazıda, HIV enfeksiyonuna yönelik yüksek etkinlikte antiretroviral tedavi görürken, sol ön inen arterin proksimalinde gelişen spontan koroner arter trombüsüne bağlı olarak ST yükselmeli kalp krizi geçiren 26 yaşında bir kadın hasta sunuldu. Hastada koroner arter hastalığı gelişimi ile ilgili olabilecek geleneksel risk faktörlerinin hiçbiri yoktu. Tanıya yönelik koroner anjiyografide, sol ön inen arter proksimalinde büyük bir spontan trombüs (16x3.4 mm) görülmesi üzerine, hastaya perkütan koroner girişim uygulandı ve tıkayıcı trombüs aspirasyonla çıkarıldıktan sonra hastaya çıplak metal stent yerleştirildi. Hasta, uygun ilaç tedavisi verilerek taburcu edildi. Sunulan olguda, HIV ile enfekte olan hastalarda yüksek etkinlikteki antiretroviral tedavinin, özellikle proteaz inhibitörlerinin immün sistemde yarattığı baskılama ile hızlanmış ateroskleroz gelişimi arasındaki ilişkiye dikkat çekildi.
With increasing life expectancy due to highly active antiretroviral therapy (HAART), the spectrum of human immunodeficiency virus (HIV)-associated morbidity and mortality has shifted from opportunistic infections toward associated chronic medical conditions. We report on a 26-year-old female patient receiving HAART for HIV infection, who developed spontaneous thrombosis of the proximal left anterior descending (LAD) artery, resulting in acute ST-elevation myocardial infarction. She had none of the conventional risk factors for the development of coronary artery disease. Following diagnostic coronary angiography that showed a large (16x3.4 mm) spontaneous thrombus in the proximal LAD artery, percutaneous coronary intervention was performed with prior aspiration of the occluding thrombus and implantation of a bare-metal stent. The patient was discharged with instruction of appropriate medical therapy. This case highlights the association between immunosuppression with HAART, particularly protease inhibitors, and the development of accelerated atherosclerosis in patients with HIV infection.

8.A very rare combination of four coronary artery anomalies in a patient with acute inferior myocardial infarction
Kanber Öcal Karabay, Ender Uysal
PMID: 21646833  doi: 10.5543/tkda.2011.01254  Pages 312 - 316
Bu yazıda, nadir görülen dört koroner anomalinin bir arada görüldüğü bir olgu sunuldu. Bu anomaliler şunlardı: Sağ koroner sinüsten ve sol ana koroner arterden köken alan çift sağ koroner arter ve yine sağ koroner sinüsten ayrı çıkışları olan sol ön inen arter, sirkumfleks arter ve septal perforatör arter. Anomaliler, daha önceden gizli spina bifida ve renal pelvis tanıları olan ve iki saatlik göğüs ağrısıyla başvuran 46 yaşında erkek hastada görüldü. Hastada bilinen koroner risk faktörleri ve göğüs ağrısı ve bayılma öyküsü yoktu. Elektrokardiyografide ST yükselmesi ve kardiyak enzim düzeylerinde artış görülmesi üzerine, akut inferiyor miyokart enfarktüsü tanısıyla hastaya koroner anjiyografi yapıldı ve sol ön inen arterin orta bölümünde ciddi darlık ile sirkumfleks arterin proksimal bölümünde tam tıkanma saptandı. Sirkumfleks arterdeki lezyona balonla genişletme ve stent yerleştirme uygulandı ve TIMI 3 akım elde edildi. Bu işlemden bir ay sonra, perkütan koroner girişim sol ön inen arterdeki lezyon için tekrarlandı ve balonla genişletme ve stent yerleştirme ile bu arterde de açıklık sağlandı. Koroner anjiyografi sırasında yukarıda belirtilen koroner anomalilerin görüntülenmesinde güçlükler yaşandığından, koroner arterlerin ağızlarının ve seyirlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için hasta kardiyak bilgisayarlı tomografi anjiyografi ile de değerlendirildi. Bu dört nadir koroner anomalinin bir arada bulunması daha önce bildirilmemiştir.
We present a combination of four rarely seen coronary anomalies: double right coronary artery originating from the right coronary sinus (RCS) and left main coronary artery, respectively, and separate origination of the left anterior descending (LAD) artery, circumflex artery (Cx), and septal perforator artery from the RCS. These anomalies were encountered in a 46-year-old male patient who had a previous diagnosis of spina bifida occulta and renal pelvis and presented with the complaint of chest pain of two-hour onset. He had no conventional coronary risk factors and no history of chest pain or syncope. Electrocardiography showed ST-segment elevation and cardiac enzyme levels were elevated. Coronary angiography was performed with the diagnosis of acute inferior myocardial infarction, which showed a severe stenosis in the mid portion of the LAD and total occlusion in the proximal part of the Cx. Balloon dilatation and stent implantation were performed for the Cx lesion and TIMI 3 flow was achieved. One month after the procedure, percutaneous coronary intervention was repeated for the LAD lesion and patency was achieved with balloon dilatation and stenting. Since visualization of all the coronary anomalies mentioned above posed some difficulties during coronary angiography, cardiac computed tomography angiography was also used to reveal the ostia and the courses of coronary arteries. This combination of four rare coronary anomalies has not been reported before.

9.An unusual microorganism, Aerococcus viridans, causing endocarditis and aortic valvular obstruction due to a huge vegetation
Ali Nazmi Çalık, Yalçın Velibey, Metin Çağdaş, Zekeriya Nurkalem
PMID: 21646834  doi: 10.5543/tkda.2011.01352  Pages 317 - 319
Aerococcus viridans sık gorülen bir patojen değildir ve A. viridans’a bağlı enfektif endokardit çok nadirdir. Devamlı atriyal fibrilasyonu ve romatizmal kapak hastalığı olan 44 yaşında kadın hasta, ateş, terleme, halsizlik ve nefes darlığı yakınmaları ile yatırıldı. Transtorasik ekokardiyografide (TTE), aort kapağı sağ koroner yaprakçık üzerinde, kapak tıkanıklığına neden olan 8x9 mm boyutlarında vejetasyon saptandı. Hastanın kan kültürlerinde penisiline duyarlı A. viridans üremesi görüldü. Uygun antibiyotik tedavisine rağmen, kontrol TTE’de vejetasyon boyutunda (21x10 mm) ve aort kapak gradiyentinde artış saptanması üzerine hastaya aort ve mitral kapak değişimi yapıldı. Ameliyat sonrası dönemde hastanın klinik ve hemodinamik durumunda bir sorun yaşanmadı. Sunulan olgu, yerleşimi ve boyutları ile kalp kapağında tıkanmaya neden olan ve bu nedenle cerrahi girişim endikasyonu konan ilk A. viridians endocarditi olgusudur.
Aerococcus viridans is not a common pathogen, and endocarditis due to A. viridans is very rare. A 44-year-old woman with persistent atrial fibrillation and rheumatic valvular heart disease was admitted with fever, sweating, weakness, and progressive shortness of breath. Transthoracic echocardiography (TTE) demonstrated a 8x9-mm vegetation attached to the right coronary cusp of the aortic valve, causing aortic obstruction. Blood cultures yielded A. viridans susceptible to penicillin. Despite optimal antibiotherapy, subsequent TTE controls revealed enlargement of the vegetation, reaching a size of 21x10 mm, and an increasing gradient across the aortic valve. The patient underwent successful aortic and mitral valve replacement and was stable in the postoperative period without any problem. This represents the first reported case of A. viridans endocarditis in which the size and location of vegetation caused obstruction to blood flow, indicating surgery.

10.Right atrial myxoma associated with portal and splenic vein thrombosis in a patient with Budd-Chiari syndrome
Burak Onan, Zehra Bayramoğlu, İsmihan Selen Onan, Belhhan Akpınar
PMID: 21646835  doi: 10.5543/tkda.2011.01329  Pages 320 - 324
Budd-Chiari sendromu (BCS) hepatik venlerde tıkanıklık ile kendini gösteren nadir bir bozukluktur. Kırk bir yaşında erkek hasta, sağ üst kadran ağrısı, abdominal gerginlik ve nefes darlığı yakınmalarıyla başvurdu. Hastanın polisitemia veraya bağlı BCS öyküsü vardı. Abdominal bilgisayarlı tomografide hepatomegali ile hepatik, splenik ve portal venlerde ve inferiyor vena kavanın suprahepatik kısmında trombüs oluşumunu düşündüren hipodens dolum kusuru görüldü. Bu patolojik oluşumun yayılımını ve intrakardiyak yapılarla ilişkisini değerlendirmek için yapılan transtorasik ekokardiyografide sağ atriyum içinde, yaklaşık 4x3 cm çapında kitle lezyonu saptandı. Sağ atriyumdaki bu lezyonun inferiyor vena kavadan yayılan bir trombüs olabileceği düşünüldü. Hasta, atriyumdaki kitlenin çıkartılması için cerrahi tedaviye alındı. Ameliyat sırasında kardiyak tümör görüntüsü veren lezyonun histopatolojik incelemede tanısı atriyum miksoması olarak kondu. Hastanın semptomları cerrahiden sonra kayboldu.
Budd-Chiari syndrome (BCS) is a rare disorder characterized by hepatic venous obstruction. A 41-year-old male patient presented with right upper quadrant pain, abdominal distension, and dyspnea. He had a history of BCS that was associated with polycythemia vera. Abdominal computed tomography showed hepatomegaly and a hypodense filling defect suggestive of thrombus formation in the hepatic, splenic, and portal veins, and suprahepatic part of the inferior vena cava. Transthoracic echocardiography performed to assess the extension of this pathological process and its relation with intracardiac structures showed a mass lesion in the right atrium, about 4x3 cm in diameter. The lesion manifested as an intracardiac thrombus extending from the inferior vena cava. The patient underwent surgical treatment to remove the atrial mass. At surgery, the lesion turned out to be an atrial tumor, which was diagnosed as atrial myxoma in histopathologic examination. The symptoms of the patient resolved after surgery.

11.Right coronary artery arising from the distal left circumflex artery
Osman Sönmez, Enes Elvin Gül, Gökhan Altunbaş, Kurtuluş Özdemir
PMID: 21646836  doi: 10.5543/tkda.2011.00769  Pages 325 - 327
Sağ koroner arterin distal sol sirkumfleks koroner arterden köken alması nadir bir anomalidir. Altmış üç yaşında kadın hasta subakut anteroseptal miyokart enfarktüsü tanısıyla yatırıldı. Elektrokardiyografide, prekordiyal V1-V3 derivasyonlarda QS formasyonu izlenirken, ST-segment yükselmesi görülmedi. Kardiyak enzimlerden CK-MB (186 ng/ml) ve troponin I (27.1 ng/ml) düzeyleri yüksek bulundu. Ekokardiyografik incelemede anteriyor ve lateral duvarlarda hipokinezi saptandı ve kapak patolojisine rastlanmadı. Koroner anjiyografide sağ koroner arterin distal sol sirkumfleks arterden köken aldığı görüldü. Sağ koroner arterde normal kan akımı izlenirken, sirkumfleks arterde anlamlı darlığa yol açmayan aterosklerotik plaklara rastlandı. Sol ön inen koroner arterin birinci diyagonal dalı distalinde %95 darlık saptandı. Bu lezyona balonla genişletmeyi takiben çıplak stent yerleştirildi. Tama yakın açıklık sağlanan hasta sorunsuz taburcu edildi.
Origination of the right coronary artery from the distal left circumflex artery is a rare anomaly. A 63-year-old woman was admitted with subacute anteroseptal myocardial infarction. Electrocardiography showed a QS pattern in V1-V3 precordial leads without ST elevation. Cardiac enzyme levels were elevated (CK-MB 186 ng/ml, troponin I 27.1 ng/ml). Echocardiography showed hypokinesia of the anterior and lateral walls without valvular pathology. Coronary angiography revealed origination of the right coronary artery from the circumflex artery. The right coronary artery had a normal flow pattern and there were atherosclerotic plaques in the circumflex artery without a significant stenosis. Distal to the first diagonal branch of the left anterior descending artery, a 95% stenotic lesion was detected, which was treated with balloon dilatation followed by implantation of a bare metal stent. The patient was discharged with near-complete patency and without any complication.

12.Dilated cardiomyopathy associated with dystrophic epidermolysis bullosa: role of micronutrient deficiency?
Yakup Ergül, Kemal Nişli, Burcu Avcı, Rukiye Eker Ömeroğlu
PMID: 21646837  doi: 10.5543/tkda.2011.01192  Pages 328 - 331
Otozomal resesif geçişli distrofik epidermolizis bülloza (DEB) ciltte yaygın büllöz oluşumlar, erozyon ve skar gelişimiyle seyreden kronik bir hastalıktır. Bu hastalarda dilate kardiyomiyopati gelişebildiği ve ölümcül olabileceği bildirilmiştir. Altta yatan neden çok iyi bilinmese de, ilaçlar, viral enfeksiyonlar, demir yüklenmesi, selenyum ve karnitin gibi mikrobesin eksikliklerinin dilate kardiyomiyopati gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Bu yazıda, doğumdan itibaren DEB tanısıyla izlenen, son bir yıl içinde çabuk yorulma ve iki hafta içinde solunum sıkıntısı ve kalp yetersizliği bulguları gelişen 16 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Ekokardiyografik incelemede dilate kardiyomiyopati saptanan hastanın etyolojik değerlendirmesinde plazma selenyum düzeyi düşük bulundu. Viral seroloji ve metabolik tarama sonuçları normaldi. Selenyum replasmanı ve antikonjestif tedavi ile hastanın kardiyak fonksiyonlarında kısmi iyileşme gözlendi. Olgumuz, DEB’li hastalarda kardiyomiyopati gelişiminde mikrobesin eksikliğinin olası rolüne dikkat çekmek amacıyla sunuldu.
Autosomal recessive dystrophic epidermolysis bullosa (DEB) is a chronic skin disorder characterized by widespread bullous formation, erosions, and scar formation. There have been reports of dilated cardiomyopathy and death in patients with DEB. The pathogenesis of cardiomyopathy in DEB remains uncertain, but some drugs, viral infections, iron loading, micronutrient deficiencies such as selenium and carnitine have been implicated. A 16-year-old boy who was followed-up from birth with the diagnosis of DEB presented with respiratory distress and heart failure symptoms of two-week history and early fatigue within the past year. Etiological evaluation showed a low plasma selenium level. Echocardiographic examination yielded the diagnosis of dilated cardiomyopathy. Findings of viral serology tests and metabolic screening were normal. Selenium replacement and anticongestive treatment were initiated, which led to partial improvement in cardiac functions. The authors draw attention to the possible role of micronutrient deficiency in the development of cardiomyopathy in patients with DEB.

INVITED REVIEW
13.Transradial and transulnar access for percutaneous coronary interventions
Sashko Kedev
PMID: 21646838  doi: 10.5543/tkda.2011.01533  Pages 332 - 340
Perkütan koroner girişimle (PKG) ilgili kanama ve vasküler komplikasyonlar, klinik sonuçların kötüleşmesine ve kısa ve uzun dönem mortalitede artışa neden olmaktadır. Vasküler girişim yeriyle ilgili kanama, transfemoral yaklaşımla yapılan PKG’lerden sonra görülen tüm önemli kanamaların %80’inden fazlasını oluşturmaktadır. Transradiyal yaklaşım ise, giriş yeri kanamalarını ve vasküler komplikasyonları neredeyse tümüyle ortadan kaldırmaktadır. Klinik çalışmalar kanama riskini azaltmak için çoğunlukla farklı farmakolojik stratejiler üzerinde durmasına karşın, femoral yaklaşımdan ziyade radiyal yaklaşımın benimsenmesiyle, kanama komplikasyonlarında tek başına farmakolojik stratejilerin sağlayacağından daha büyük düşüşler elde edilebilir. Akut koroner sendrom ve ST-segment yükselmeli miyokart enfarktüslü yüksek risk grubu hastalar ve vasküler komplikasyon ve kanama riski daha fazla olan kadınlar, obez kişiler, yaşlı hastalar radiyal yaklaşımdan daha fazla yarar görebilirler. Hasta için daha fazla güvenli olması yanı sıra, transradiyal yaklaşımda hasta memnuniyeti daha fazla, maliyet daha düşük, hastanede kalış süresi daha kısadır. Bunlar, PKG’nin nispeten sorunsuz şekilde yatışsız uygulanmasını sağlamaktadır.
Periprocedural bleeding and vascular complications after percutaneous coronary intervention (PCI) are associated with worse clinical outcomes and increased short- and long-term mortality. Vascular access-related bleeding accounts for more than 80% of all major bleeding events in PCI performed by the transfemoral approach. Transradial approach (TRA), on the other hand, virtually eliminates access site bleeding and vascular complications. Although clinical trials have mostly evaluated different pharmacological strategies for reducing bleeding risk, adoption of a radial rather than a femoral access may allow greater reductions in bleeding complications than pharmacological strategies alone. High-risk patients such as those with acute coronary syndrome and ST-segment elevation myocardial infarction, women, obese patients, and elderly subjects who are at increased risk for vascular complications and bleeding might particularly benefit from the radial approach. Besides increased patient safety, the TRA is associated with improved patient satisfaction, reduced cost, and length of hospital stay, thus allowing outpatient performance of uncomplicated PCI.

CASE IMAGE
14.Congenital left ventricular diverticulum
Mehmet Ali Elbey, Musa Çakıcı, Hayri Alıcı, Vedat Davutoğlu
PMID: 21646839  doi: 10.5543/tkda.2011.01430  Page 341
Abstract | Full Text PDF

15.Angiographic catheter-induced subclavian artery spasm
Ahmet Akyel, Asife Şahinarslan, Hatice Duygu Baş, Adnan Abacı
PMID: 21646840  doi: 10.5543/tkda.2011.01404  Page 342
Abstract | Full Text PDF

16.Surgical treatment of an anomalous left coronary artery from the pulmonary artery
Mehmet Ali Şahin, Artan Jahollari, Bilal Battal, Mehmet Arslan
PMID: 21646841  doi: 10.5543/tkda.2011.01465  Page 343
Abstract | Full Text PDF

17.Unidirectional intercoronary communication: a very rare coronary anomaly and cause of ischemia
Cihan Şengül, Olcay Özveren, Vecih Oduncu, Muzaffer Değertekin
PMID: 21646842  doi: 10.5543/tkda.2011.01380  Page 344
Abstract | Full Text PDF

18.Calcific constrictive pericarditis
Şaban Kelesoglu, Mahmut Akpek, Orhan Doğdu, İdris Ardıç
PMID: 21646843  doi: 10.5543/tkda.2011.01463  Page 345
Abstract | Full Text PDF

LETTER TO EDITOR
19.A case of myocarditis mimicking acute coronary syndrome associated with H1N1 influenza A virus infection
Juan F Martín - Lázaro, Rafael Benito, María González - Domínguez, Miguel A Suárez
PMID: 21646844  Page 346
After reading the case reported by Sahin and Cols., screening for Influenza A infection in an patient with respiratory syndrome and acute chest pain, showed us a Parainfluenza 4 infection associated to myopericarditis. This patient presented a sudden-onset of chest pain mimicking acute coronary syndrome following a history of flu-like symptoms. By date, it has not been related Parainfluenza 4 infection to myopericarditis but, it should be suspected when respiratory syndrome is present. Even antiviral treatment is not approved, good medical condition at discharge was achieved with antiinflamatory therapy.

20.The authors’ reply: A case of myocarditis mimicking acute coronary syndrome associated with H1N1 influenza A virus infection A
Durmuş Yıldıray Şahin, Mesut Demir, Behice Kurtaran, Ayhan Usal
Page 347
First of all, we want to thank to authors for their interest to our case report “Myocarditis Mimicking Acute Coronary Syndrome as a Complication of H1N1 Influenza A Virus Infection: A Case Report”.

21.Letter to Editor - A case of twin circumflex arteries associated with acute myocardial infarction
Abdullah Uluçay
Page 348
editore mektup oldugu icin hazirlanmamistir.

22.The authors’ reply: A case of twin circumflex arteries associated with acute myocardial infarction
Kanber Öcal Karabay
Pages 349 - 350
Dual circumflex artery with an interarterial course discussed.

OTHER ARTICLES
23.Answers of specialist
Özlem Soran, Sinan Aydoğdu
Pages 351 - 352
Abstract | Full Text PDF

24.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 353
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale