Turk Kardiyol Dern Ars: 34 (5)

Volume: 34  Issue: 5 - July 2006

ORIGINAL ARTICLE
1.The effect of acute myocardial infarction on right ventricular functions
Hülya Akhan Kaşıkcıoğlu, Mehmet Eren, Nevzat Uslu, Zeynep Tartan, Zekeriya Nurkalem, Tuna Tezel
Pages 275 - 283
Amaç: Akut miyokard infarktüsünde (AMİ) sağ ventrikül fonksiyonlarının nasıl etkilendiği araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya, ST-segment yüksekliği olan AMİ tanısıyla yatırılan 39 hasta alındı. Hastalar AMİ yerleşimine göre iki gruba ayrıldı: İnferior AMİ grubunda 21 hasta (1 kadın, 20 erkek; ort. yaş 56), anterior AMİ grubunda 18 hasta (2 kadın, 16 erkek; ort. yaş 56) vardı. İnferior AMİ grubundaki dokuz hastayla sağ ventrikül AMİ altgrubu oluşturuldu. Kontrol grubu, koroner anjiyografi, elektrokardiyografi ve ekokardiyografi bulguları normal olan 22 kişiden oluşturuldu.
Bulgular: İnferior ve anterior AMİ gruplarında sol ve sağ ventrikül miyokard performans indeksleri (MPİ) kontrol grubundan daha yüksek bulundu (p<0.001). Sağ ventrikül MPİ, sağ ventrikül tutulumu olan hastalarda olmayanlara göre daha yüksekti (p=0.023). Çokdeğişkenli lineer regresyon analizinde, sol ventrikül MPİ (b=0.450, p=0.001) ve sağ ventrikül izovolümetrik gevşeme zamanı (b=0.507, p<0.001) sağ ventrikül MPİ ile bağımsız ilişki gösteren değişkenlerdi. Trombolitik tedavinin başarılı olduğu (n=13) ve olmadığı (n=13) hastalar arasında, sağ ventrikül MPİ (p=0.001) ve sağ ventrikül izovolümetrik gevşeme zamanı (p=0.040) açısından anlamlı fark bulundu.
Sonuç: Geçirilen AMİ’nin yerleşimi ne olursa olsun, sol ventrikülün yanı sıra sağ ventrikül fonksiyonları da bozulmaktadır. Bu bozulma diyastolik fonksiyonlarda gözlenmiş, sistolik fonksiyonlarda bozukluğa rastlanmamıştır. Sağ ventrikülün de tutulduğu durumlarda diyastolik fonksiyon bozukluğu daha fazla olmaktadır. Başarılı trombolitik tedavi sol ventrikül fonksiyonları yanı sıra sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarını da düzeltmektedir.
Objectives: We investigated the effect of acute myocardial infarction (AMI) on right ventricular functions.
Study design: The study consisted of 39 patients with ST-segment elevation AMI. The patients were divided into two groups according to the localization. Inferior and anterior AMI groups included 21 patients (1 female, 20 males; mean age 56 years) and 18 patients (2 females, 16 males; mean age 56 years), respectively. Nine patients with inferior AMI were assessed as a subgroup with right ventricular AMI. The control group included 22 subjects who were found to have normal coronary angiography, electrocardiography, and echocardiography findings.
Results: Compared to controls, myocardial performance indices (MPI) of the left and right ventricles were significantly higher in both inferior and anterior AMI groups (p<0.001). Similarly, the right ventricle MPI differed significantly between patients with or without right ventricle involvement (p=0.023). In multivariate regression analysis, the left ventricle MPI (b=0.450, p=0.001) and right ventricular isovolumetric relaxation time (b=0.507, p<0.001) showed independent relationship with the right ventricle MPI. There were significant differences between patients with (n=13) or without (n=13) successful thrombolytic therapy with regard to the right ventricle MPI (p=0.001) and right ventricular isovolumetric relaxation time (p=0.040).
Conclusion: Regardless of the localization of AMI, impairment in left ventricle functions is accompanied by deterioration in right ventricle functions, which is apparent in diastolic function of the right ventricle with no adverse effect on systolic function. Moreover, impairment in diastolic function is more prominent with right ventricle involvement. Successful thrombolytic therapy not only improves left ventricle functions but also diastolic function of the right ventricle.

2.Characteristics of patients found to have spontaneous coronary artery dissection at coronary angiography
Mehmet Vedat Çaldır, Ümit Güray, Mehmet Birhan Yılmaz, Yeşim Güray, Halil Kısacık, Şule Korkmaz
Pages 284 - 287
Amaç: Spontan koroner arter diseksiyonu (SKAD), akut koroner sendromların ve ani ölümün nadir bir nedenidir. Bu çalışmada, koroner anjiyografide SKAD saptanan olguların özellikleri araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmada, beş yıllık bir dönem içinde yapılan 32 bin koroner anjiyografi geriye dönük olarak tarandı ve bunların 24’ünde (%0.07; 22 erkek, 2 kadın; ort. yaş 54; dağılım 35-72) SKAD saptandı. Bu olgular klinik ve anjiyografik bulgular açısından değerlendirildi.
Bulgular: Koroner anjiyografide SKAD saptanan 24 hastanın sekizinde (%33.3) koroner arter hastalığı (KAH) bulunmazken, 16’sında (%66.7) kritik ya da kritik olmayan derecelerde KAH vardı. İki veya daha fazla risk faktörü oranı KAH olan hastalarda %66.7, KAH bulunmayanlarda %33.3 idi. Diseksiyon 17 olguda (%70.8) sağ koroner arterde, dördünde (%16.7) sol ön inen arterde, üçünde (%12.5) ise sirkumfleks arterde idi. Akımda sınırlama olmayan 14 hastaya aspirin, beta-bloker, nitrogliserin, ACE inhibitörü ve statin içeren tedavi uygulandı. Beş hasta acil koroner baypas cerrahisi, dört hasta primer stentleme ile tedavi edildi; bir hastada da trombolitik tedavi uygulandı. Tüm hastalar hastane içi takiplerde herhangi bir sorunla karşılaşılmadan taburcu edildi.
Sonuç: Hastaların çoğunda çeşitli derecelerde koroner arter hastalığı veya çoklu risk faktörü saptanması, koroner aterosklerozun SKAD için klasik risk faktörleri arasına katılması gerektiğini düşündürmektedir.
Objectives: Spontaneous coronary artery dissection (SCAD) is a rare cause of acute coronary artery syndromes and sudden death. We evaluated characteristics of patients who were found to have SCAD at coronary angiography.
Study design: We reviewed 32,000 coronary angiographies performed in a five-year duration and detected SCAD in 24 patients (0.07%; 22 males, 2 females; mean age 54 years; range 35 to 72 years). Clinical and angiographic findings of these patients were evaluated.
Results: Of 24 patients with SCAD, eight patients (33.3%) had no coronary artery disease (CAD), whereas 16 patients (66.7%) had CAD of varying severity. Two or more risk factors were detected in 66.7% and 33.3% of patients with or without CAD, respectively. Dissections were found in the left coronary artery in 17 cases (70.8%), left anterior descending artery in four cases (16.7%), and circumflex artery in three cases (12.5%). Fourteen patients had no restriction in flow, so they received medications including aspirin, nitroglycerin, beta-blocker, ACE inhibitor, and a statin. Five patients underwent emergency coronary bypass surgery, four patients underwent primary stenting, and one patient received thrombolytic treatment. No complications were encountered during hospitalization.
Conclusion: Detection of CAD of varying severity or multiple cardiovascular risk factors in most of the patients may imply the need for considering coronary atherosclerosis among classical risk factors for SCAD.

3.Gamma-glutamyltransferase activity in patients with calcific aortic stenosis
Serkan Çay, Göksel Çağırcı, Sezgin Öztürk, Erkan Baysal
Pages 288 - 291
Amaç: Kalsifik aort darlığı (AD) bulunan hastalarda gama-glutamiltransferaz (GGT) aktivitesi ve GGT düzeyleri ile maksimum ve ortalama aortik gradiyentler arasındaki ilişki araştırıldı.
Çalışma planı: Çalışmaya kalsifik AD olan 34 hasta (5 kadın, 29 erkek; ort. yaş 63±13) alındı. Ekokardiyografi ile aort kapağı normal bulunan 38 kişiden (8 kadın, 30 erkek; ort. yaş 57±10) kontrol grubu oluşturuldu. Tüm olgularda ekokardiyografik inceleme yapıldı ve venöz kan örnekleri alınarak plazma glukozu, fibrinojen, total kolesterol, LDL ve HDL kolesterol, trigliserid ve GGT düzeyleri belirlendi. Gama-glutamiltransferaz aktivitesi kinetik yöntemle belirlendi. Maksimum ve ortalama aortik gradiyentler ile GGT aktivitesi arasında olası ilişkiler araştırıldı.
Bulgular: Kalsifik AD grubunda aort kapağı maksimum ve ortalama aortik gradiyentler sırasıyla 74±15 mmHg ve 39±9 mmHg ölçüldü. Hasta ve kontrol grupları arasında fibrinojen konsantrasyonu açısından anlamlı farklılık görüldü (sırasıyla, 3.9±1.7 mg/dl ve 2.9±0.9 mg/dl; p<0.02). Her iki grupta da cinsiyetin GGT aktivitesini etkilemediği görüldü (p>0.05). Kontrol grubuyla (21±14 U/l) karşılaştırıldığında, ortalama GGT düzeyi AD’li grupta anlamlı derecede yüksek bulundu (39±13 U/l; p=0.005). Cinsiyet ve yaşa göre düzeltilmiş doğrusal regresyon analizinde, GGT aktivitesi maksimum (r=0.20, p<0.001) ve ortalama (r=0.17, p<0.001) aortik gradiyentler ile zayıf, ama anlamlı korelasyon gösterdi.
Sonuç: Kalsifik AD’li hastalarda GGT düzeyi kontrollere göre daha yüksek seyretmektedir. Bu durum, kalsifik AD ve koroner arter hastalığında benzer etyolojik mekanizmanın rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
Objectives: We evaluated gamma-glutamyltransferase (GGT) activity in patients with calcific aortic stenosis (AS) and investigated the association between GGT levels and the maximum and mean aortic gradients.
Study design: The study included 34 patients (5 women, 29 men; mean age 63±13 years) with calcific AS. Thirty-eight subjects (8 women, 30 men; mean age 57±10 years) with echocardiographically normal aortic valves constituted the control group. Echocardiographic evaluation was performed in all the subjects and venous blood samples were obtained to determine plasma glucose, fibrinogen, total cholesterol, LDL and HDL cholesterol, triglyceride, and GGT levels. The activity of GGT was determined by the kinetic method. Associations were sought between GGT levels and the maximum and mean aortic gradients.
Results: In the AS group, the mean maximum and mean gradients of the aortic valve were 74±15 mmHg and 39±9 mmHg, respectively. Fibrinogen concentrations differed significantly between the patient and control groups (3.9±1.7 mg/dl and 2.9±0.9 mg/dl, respectively; p<0.02). Activity of GGT was not influenced by gender in both groups (p>0.05). Compared to controls (21±14 U/l), the mean GGT level was significantly higher in the AS group (39±13 U/l; p=0.005). In linear regression analysis, weak but significant sex- and age-adjusted correlations were found between the GGT level and the maximum (r=0.20, p<0.001) and mean (r=0.17, p<0.001) aortic gradients.
Conclusion: Patients with calcific AS have higher GGT levels compared to controls, suggesting the presence of a common etiologic mechanism for both calcific AS and coronary artery disease.

4.Elastic properties of the aorta in patients with erectile dysfunction: assessment by conventional and color tissue Doppler echocardiography
Ergün Seyfeli, Sadık Görür, Ferit Akgül, Mustafa Gür, Tünzale Seydaliyeva, Fatih Yalçın, Ahmet Namık Kiper
Pages 292 - 297
Amaç: Erektil fonksiyon bozukluğunun (EFB) yaygın vasküler hastalığın ilk klinik yansıması olduğu sanılmaktadır. Bu çalışmada vasküler kökenli EFB olan hastalarda aortun sertlik ve elastik özellikleri konvansiyonel ve renkli doku Doppler ekokardiyografiyle (RDDE) değerlendirildi.
Çalışma planı: Çalışmaya EFB saptanan 30 erkek hasta (ort. yaş 52±8; dağılım 41-73) alındı. Aortun elastik özelliklerini değerlendirmek için M-mod ekokardiyografiyle aortun sistolik ve diyastolik iç çapları, RDDE ile aort üst ve alt duvar doku Doppler hızları (S, E, A cm/sn) ölçüldü. Aortun gerilimi, sertlik indeksi ve esnekliği hesaplandı. Sonuçlar, 30 sağlıklı erkek gönüllüden (ort. yaş 49) oluşan kontrol grubuyla karşılaştırıldı.
Bulgular: Sistolik ve diyastolik kan basınçları ile aortun sistolik ve diyastolik çapları gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdi (sırasıyla, p=0.001, p=0.034, p=0.045, p=0.004). Hasta grubunda aort sertlik indeksi yüksek (p=0.007), aort gerilimi (p=0.002) ve üst duvar S dalga hızı (p=0.001) anlamlı derecede düşük bulundu. Aort üst duvar S dalga hızı, aort sertlik indeksi (r=-0.389, p=0.004), aort gerilimi (r=0.444, p=0.001) ve esnekliği (r=0.504, p<0.001) ile; mitral lateral annulus S dalga hızı ise aort sertlik indeksi (r=-0. 472, p<0.001) ve aort esnekliği (r=0.533, p<0.001) ile anlamlı ilişki içindeydi.
Sonuç: Vasküler kökenli EFB’li hastalarda aort sertliği artmakta, esnekliği ise azalmaktadır. Bu nedenle EFB, sessiz seyreden diğer vasküler sistem hastalıklarının bir işaretçisi olabilir.
Objectives: It has been suggested that erectile dysfunction (ED) may be the first clinical reflection of vascular disease. We investigated the stiffness and elastic properties of the aorta by conventional and color tissue Doppler echocardiography (TDE) in patients with ED of vascular origin.
Study design: Thirty male patients with ED (mean age 52±8 years; range 41 to 73 years) were studied. Systolic and diastolic aortic diameters were measured by M-mode echocardiography to asses elastic properties of the aorta. Tissue Doppler velocities (S, E, and A cm/sec) of the upper and inferior aortic wall were measured by color TDE. Aortic strain and elasticity, and aortic stiffness index (ASI) were calculated. The results were compared with those of 30 healthy male controls (mean age 49 years).
Results: Systolic and diastolic pressures and aortic systolic and diastolic diameters differed significantly between the two groups (p=0.001, p=0.034, p=0.045, p=0.004, respectively). Compared to controls, ASI was significantly higher (p=0.007), and aortic strain (p=0.002) and S wave velocity of the upper wall (p=0.001) were significantly lower in patients with ED. Significant correlations were found between S wave velocity of the upper wall with ASI (r=-0.389, p=0.004), aortic strain (r=0.444, p=0.001) and elasticity (r=0.504, p<0.001), and between S wave velocity of the mitral lateral annulus and ASI (r=-0. 472, p<0.001) and aortic elasticity (r=0.533, p<0.001).
Conclusion: Erectile dysfunction of vascular origin is associated with increased aortic stiffness and decreased aortic elasticity, this may foreshadow other vascular system diseases having a silent course.

5.Evaluation of the patients’ level of knowledge about diagnostic and therapeutic procedures in cardiology
Mehmet Birhan Yılmaz, Okan Onur Turgut, Ahmet Yılmaz, Filiz Karadaş, Ali Özyol, Ömer Kendirlioğlu, Gökhan Bektaşoğlu, İzzet Tandoğan
Pages 298 - 303
Amaç: Kardiyovasküler alanda uygulanan işlemler hakkında hastaların bilgilendirilmesi konusuna zaman zaman gereken önemin verilmediği gözlenmektedir. Bu çalışmada kardiyolojide uygulanan girişimler konusunda hastaların bilgi düzeyleri araştırıldı.
Çalışma planı: Polikliniğe başvuran hastaların kardiyolojik işlemler hakkında bilgi düzeylerini ölçmek için 22 soruluk bir anket formu hazırlandı. Soruların ve yanıtların geçerliliği 10 gönüllü hastada test edildikten sonra anket 200 katılımcıya (115 erkek, ort. yaş 53; 85 kadın, ort. yaş 49) uygulandı. Hastaların elektrokardiyografi (EKG), Holter, efor testi, ekokardiyografi, koroner anjiyografi (KAG), balon, stent, elektrofizyolojik çalışma (EFÇ), pil uygulamaları hakkındaki bilgileri sorgulandı.
Bulgular: Katılımcıların %33’ü hipertansiyon (n=66), %7.5’i diyabet (n=15), %23’ü (n=46) koroner arter hastasıydı. Katılımcıların %79.5’i (n=159) daha önce EKG çektirmişti. “EKG ne işe yarar?” sorusunu yalnızca %7’si (n=14) koroner arter hastalığı ile ilgili bilgi verdiği şeklinde yanıtladı. “Holter nedir, hangi amaçla kullanılır?” sorusuna %86’sından (n=172) “bilmiyorum” yanıtı alındı. Koroner anjiyografi işleminin hangi amaçla uygulandığı sorusuna %44’ü “damar görüntüleme”, %37’si “damar açma” yanıtını verdi. “Balon işlemi nasıl uygulanır?” sorusunu %42’si “bilmiyorum”, %35’i “balon patlatılır” şeklinde yanıtladı.
Sonuç: Kardiyoloji kliniklerine başvuran hastaların çeşitli yollarla bilgilendirilmesi birey ve toplum sağlığı açısından önemlidir. Bu konuda atılması gereken daha çok adım bulunmaktadır.
Objectives: It is sometimes observed that informing patients about cardiovascular procedures is not taken into appropriate consideration. In this study, we assessed the patients’ level of knowledge obtained through informing regarding the procedures performed in cardiology.
Study design: A 22-item questionnaire was developed to measure the knowledge of patients about cardiovascular procedures. After validation in a group of 10 volunteer patients, the questionnaire was administered to 200 participants (115 males, mean age 53 years; 85 females, mean age 49 years). The patients were inquired about their knowledge of electrocardiography (ECG), Holter, exercise stress test, echocardiography, coronary angiography (CAG), percutaneous coronary interventions (PCI), electrophysiological study, and pacemaker implantation.
Results: Of the participants, 33% had hypertension, 7.5% had diabetes mellitus, and 23% had coronary artery disease. Although the majority of the patients (n=159, 79.5%) had a prior electrocardiogram, only 7% (n=14) responded that it gave information about coronary artery disease. Eighty-six percent (n=172) of the participants did not know what Holter was. According to 44%, CAG was performed for visualization, and to 37%, for patency of the coronary arteries. Concerning the PCI procedure, 42% stated that they did not know how it was carried out, and 35% stated that the balloon was blown up during the procedure.
Conclusion: Furnishing patients with necessary information about cardiovascular procedures is important for improved health of individuals and the society at large, and there seems to be a considerable gap in this respect.

CASE REPORT
6.Acute myocardial infarction provoked by smoking and xylometazoline use in a patient with normal coronary arteries
Mehmet Kayrak, Sıddık Ülgen, Fatih Koç, Ahmet Soylu
Pages 304 - 307
Akut koroner sendrom nedenlerinden biri de koroner vazospazmdır. Sigara başta olmak üzere pek çok etken vazospazma neden olabilmektedir. Ksilometazolin, topikal etkisinden dolayı dekonjestan amaçlı yaygın olarak kullanılan bir sempatomimetiktir. Yoğun sigara içme sonrasında akut koroner sendrom tanısıyla yatırılan ve koroner anjiyografisi normal bulunan 50 yaşındaki erkek hasta, bir ay sonra, yüksek doz ksilometazolin kullanımı sonrasında ST yükselmeli miyokard infarktüsü ile tekrar başvurdu. Hastada vazospazmı provoke edebilecek başka bir neden yoktu. Göğüs ağrısı ile başvuran genç ve risk faktörleri açısından düşük riskli hastalarda ilaç kullanımı mutlaka sorgulanmalıdır.
Coronary vasospasm is a cause of acute coronary syndrome. Many factors, in particular smoking may induce vasospasm. Xylometazoline is a commonly used sympathomimetic to provide decongestive action with topical effect. A 50-year-old male patient was admitted with typical angina pectoris that developed after heavy smoking. Coronary angiography showed normal coronary anatomy. One month later, he presented with myocardial infarction of ST elevation following high dose of xylometazoline application. There was no other cause to provoke coronary vasospasm. This case underlines the need for a thorough investigation into drug use in young and relatively low-risk patients presenting with chest pain.

7.A case of atheromatous plaque in the thoracic aorta as a source of stroke, detected by transesophageal echocardiography
Nurcan Arat, Nesligül Yıldırım, Erdoğan İlkay, İrfan Sabah
Pages 308 - 311
Elli dört yaşında erkek hasta, geçirdiği embolik serebrovasküler olay kaynağının araştırılması amacıyla hastanemize yönlendirildi. Hastanın fizik muayene ve transtorasik ekokardiyografi bulguları normaldi. Transözofajiyal ekokardiyografide torasik aortta hareketli trombüs içeren ülsere aterom plağı saptandı. İnmeye yol açan embolinin nedeni standart yöntemlerle bulunamadığında, transözofajiyal ekokardiyografi ile aortta emboli kaynağı olabilecek aterom plaklarının varlığı araştırılmalıdır.
A 54-year-old man was referred to our hospital for investigation into a possible cardiac source of an embolic cerebrovascular event. Physical examination of the cardiovascular system and transthoracic echocardiographic findings were normal. Transesophageal echocardiography enabled detection of an atheromatous ulcerative plaque with mobile thrombus in the thoracic aorta. When the embolic source of stroke cannot be determined by standart diagnostic modalities, transesophageal echocardiography of the aorta may be helpful in this respect.

8.Percutaneous transluminal angioplasty and stenting of proximal left subclavian artery stenosis in a patient with coronary-subclavian steal syndrome
Yelda Tayyareci, Ahmet Kaya Bilge, Ercümet Yılmaz, Mehmet Meriç
Pages 312 - 315
Koroner-subklavyen arter çalma sendromu miyokard iskemisi, üst ekstremitede klaudikasyon ve serebrovasküler yetersizlik bulguları ile karakterize nadir görülen bir hastalıktır. Bir yıl önce sol internal mamaryal arter grefti kullanılarak koroner arter baypas ameliyatı geçiren 57 yaşındaki bir erkek hasta, üç aydır var olan angina pektoris yakınmasıyla başvurdu. Göğüs ağrısı sol kol hareketleriyle artış gösteriyor ve hasta sol kolunu yeterince kullanamıyordu. Fizik muayenede sağ ve sol kolda ölçülen kan basınçlarında belirgin bir farklılık bulundu. Elektrokardiyografide yeni geçirilmiş iskemik değişiklik gözlenmedi. Kardiyak enzim düzeyleri normaldi. Koroner anjiyografide ven greftleri açıktı. Aortogramda sol subklavyen arterde proksimal darlık, selektif subklavyen anjiyogramda ise sol internal mamaryal arter greftinde azalmış kan akımı saptandı. Hastaya sol subklavyen arter anjiyoplastisi yapılarak stent takıldı. Tedavi ile sol subklavyen arterde tam açıklık sağlandı ve greftte yeterli akım elde edildi. Subklavyen çalma sendromu bulguları kayboldu.
Coronary-subclavian steel syndrome is a rare disease characterized by symptoms of myocardial ischemia, upper extremity claudication, and cerebrovascular insufficiency. A 57-year-old man who had undergone coronary artery bypass surgery with the use of a left internal mammary artery graft a year before developed angina pectoris of three-month history. He had complaints of increased chest pain induced by left arm movements and left arm incompetency. Physical examination showed a significant blood pressure difference between the right and left arms. Electrocardiography showed no recent ischemic changes. Cardiac enzymes were normal. On coronary angiography, vein grafts were patent. An aortogram showed proximal stenosis in the left subclavian artery and a selective subclavian angiogram showed diminished blood flow through the left internal mammary artery graft. Left subclavian artery angioplasty and stent implantation were performed, which resulted in complete patency of the left subclavian artery and sufficient re-flow through the graft. Subclavian steal syndrome disappeared.

REVIEW
9.Intravenous positive inotropic therapy for acute decompensated heart failure
Hülya Akhan Kaşıkcıoğlu, Neşe Çam
Pages 316 - 322
Akut dekompanse kalp yetersizliği tedavisinde intravenöz pozitif inotropik ajanlar oldukça önemli bir rol oynamaktadır. En sık kullanılan inotropik ajanlar beta-adrenerjik agonistler ve fosfodiesteraz inhibitörleridir. Bu ilaçlar pozitif inotropik etkilerini kas hücresinde kalsiyum ve siklik AMP (cAMP) konsantrasyonunu artırarak gösterdiklerinden, hücre içi kalsiyum konsantrasyonunun artması istenmeyen ciddi olaylara neden olmaktadır. Kalsiyum duyarlılaştırıcı ajanlar kasılma elemanlarının kalsiyuma duyarlılığını artırarak pozitif inotropik etki gösterir. Teorik olarak bu ilaçlar hücre içi cAMP ve kalsiyum konsantrasyonunu artırmadan miyokard kontraktilitesini artırdıkları için, cAMP bağımlı ajanların olumsuz özelliklerini göstermez. Levosimendan dekompanse kalp yetersizliği tedavisinde kullanılan, kalsiyum duyarlılaştırıcı yeni bir inotropik ajandır. Bu derlemede, kalp yetersizliğinin akut alevlenmesinin tedavisinde kullanılan intravenöz pozitif inotropik ajanlar ve yeni bir inotropik ajan olan levosimendanın gözden geçirilmesi amaçlandı.
Intravenous positive inotropic agents play an important role in the short-term management of acute decompensated heart failure. The most commonly used positive inotropic agents are beta-adrenergic agonists and phosphodiesterase inhibitors. Positive inotropic effect of these drugs is primarily through increasing cAMP and calcium concentration in cardiac myocytes, in which circumstance increased intracellular calcium consentrations may lead to serious adverse events. Calcium-sensitizing agents, in contrast, exert positive inotropic action by increasing the sensitivity of the contractile apparatus to calcium. Theoretically, these agents do not present major limitations of cAMP-dependent agents because they increase myocardial contractility without increasing intracellular cAMP or calcium. Levosimendan is a new calcium-sensitizing agent used in the treatment of decompensated heart failure. In this paper, we reviewed the use of intravenous positive inotropic agents and levosimendan in the treatment of acute decompensated heart failure.

CASE IMAGE
10.A rare cause of acute myocardial infarction: spontaneous coronary dissection
Cemal Özbakır, Zekeriya Kaptan, Özcan Özdemir, Mustafa Ö Soylu
Page 323
Daha önceden kardiyak yakınması olmayan otuz dokuz yaşındaki bayan hastaya akut ön duvar miyokard enfarktüsü sonrasında yapılan koroner anjiyografide sol ön inen arterde uzun disseksiyon flebi saptandı.
A 39-year-old female patient wihout any previous cardiac symptoms was admitted for coronary angiography after acute anterior myocardial infarction and angiography revealed a huge dissection flap in left anterior descending artery.

OTHER ARTICLES
11.Answers of Specialist

Pages 325 - 326
Abstract | Full Text PDF

12.Comment on cardiology publications
Ertan Ural
Page 327
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale