Turk Kardiyol Dern Ars: 32 (8)

Volume: 32  Issue: 8 - November 2004

DERLEME
1.Combined Hypercholesterolemia and Hypertension Among Turkish Adults: Prevalence and Prediction of Cardiovascular Disease Risk
Altan ONAT, Serdar TÜRKMEN, Ahmet KARABULUT, Mehmet YAZICI, Günay CAN, Vedat SANSOY
Pages 533 - 541
Yetişkinlerimizde hiperkolesterolemi ile hipertansiyon birlikteliğinin prevalansı ve kardiyovasküler hastalık (KVH) riskine bindirdiği nisbi yük, TEKHARF çalışmasına dayanılarak araştırıldı. Prevalans ve bağıntılar, 2002/03 taraması tamamının kesitsel verilerine, nisbi risk 1997/98 taramasının 5 yıllık izlemesi sonucu prospektif analize dayandırıldı. Kesitsel tarama ortalama 51 (±12) yaşındaki 2750 kişiyi, prospektif tarama başlangıçta KVH tanısı konmuş olanlar dışlandıktan sonra kalan 2225 kişiyi (ortalama yaş 48.8 ± 12.8) temel alıyordu. Antihipertansif tedavi uygulayan, ya da sistolik kan basıncı (SKB) ?140 mmHg veya diyastolik kan basıncı (DKB) ?90 mmHg bulunan kişiler, hipertansiyonlu olarak tanımlandı. Hiperlipidemi için total kolesterol >200 mg/dl, ya da LDL-kolesterol >130 mg/dl düzeyi kabul edildi. KKH tanısı anamnezde angina varlığı ve 12-derivasyonlu istirahat EKG'ının Minnesota kodlamasına dayanılarak konuldu. Hiperkolesterolemi ile hipertansiyon birlikteliği erkeklerin %7.7'sinde, kadınların %13.4'ünde bulundu; bu bulgular 3.3 milyon Türk yetişkinine tekabül etmektedir. Buna karşılık hipertansiyonlu ve LDL-K düzeyleri >130 mg/dl olan bireyler, 2.9 milyon erişkinimize karşılık gelen %9.2 oranında tahmin edildi. Anılan fertlerde, geri kalan örnekleme göre, yaş anlamlı derecede ileri, bel çevresi ile beden kitle indeksi gibi, trigliserid konsantrasyonları da anlamlı biçimde yüksekti. KVH için prospektif incelemede, LDL-K yüksekliği ile birlikte kan basıncı yüksek (antihipertansif ilaç kullanan ya da ?130 / ?85 mmHg'lik kan basıncına sahip) kişiler lojistik regresyonla incelendi. Geri kalan büyük kitleye göre, yaş ve cinsiyet ayarlı nisbi risk 2.4 kat yüksekti (%95CI 1.7; 3.44). Hem kan basıncı bu sınırın altında, hem de LDL-K'ü normal kişilere göre, anılan bireylerin nisbi riski 4.4 kat idi (%95CI 2.5; 7.7). Risk profiline genel olarak yüksek kan basıncının katkısı, yüksek LDL-K düzeyinden daha büyük göründü. Sonuç olarak, 30 yaşını aşkın her 10 Türk yetişkininin birinde hipertansiyonla birlikte yüksek LDL-K düzeyleri bulunmakta olup, geri kalan bireylere göre iki kattan fazla KVH risk yükü ve yüksek mutlak risk altında yaşayan bu kişilerde, global riski azaltıcı önlemlerin uygulanması gerekir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 533-541)
The prevalence and the excess cardiovascular disease (CVD) risk imparted by coexistent hypercholesterolemia and hypertension in Turkish adults was investigated in the database of the Turkish Adult Risk Factor Study. Prevalence and associations were analyzed in the cross-sectional data of the survey 2002/03 as a whole, while the relative risk was evaluated based on the prospective analysis of the 5-year follow-up of the 1997/98 survey. Mean age of 2750 comprised in the cross-sectional survey was 51 (±12) years, whereas it was 48.8 ± 12.8 among 2225 subjects free of CVD at baseline in the prospective study. Participants receiving antihypertensive medication, or having a systolic blood pressure (BP) ?140 mmHg or a diastolic BP ?90 mmHg, were considered as hypertensive. Hypercholesterolemia >200 mg/dl, or LDL-cholesterol levels >130 mg/dl were regarded as hyperlipidemia. CHD was diagnosed by clinical findings and Minnesota coding of resting electrocardio-grams. Hypercholesterolemia coexistent with hypertension was found in 7.7% of men, and 13.4% of women; corresponding to 3.3 million Turkish adults. On the other hand, individuals displaying LDL-C levels >130 mg/dl combined with hypertension was noted to be 9.2%, corresponding to 2.9 million adults. In these persons, age, waist circumference, body mass index and triglyceride concentrations were significantly higher compared to the remaining cohort. In the prospective study, high LDL-C levels coexistent with high BP (receiving antihypertensive drugs, or having a systolic BP ?130 mmHg or a diastolic BP ?85 mmHg) were analyzed for CVD risk by logistic regression. Compared to the remaining persons, the relative risk was 2.4-fold (95%CI 1.7; 3.44), after adjustment for sex and age. The sex- and age-adjusted relative risk was 4.4-fold (95%CI 2.5; 7.7) in comparison to those who had neither elevated LDL-C nor elevated BP levels. The contribution to the risk of elevated BP appeared to be substantially greater than that of elevated LDL-C. It was concluded that one of every 10 Turkish adults 30 years of age or over is estimated to harbor coexistent hypercholesterolemia and hypertension, which imposes a high absolute and a higher than twice the CVD risk compared to the rest of adults. Measures to reduce the individual's global risk should be implemented. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 533-541)

2.To What Extent are We Applying Current Medical Treatment Approaches in Coronary Artery Disease?
Müge ILDIZLI, Meral KAYIKÇIOĞLU, Oğuz YAVUZGİL, Can HASDEMİR, Cemil GÜRGÜN, Hakan KÜLTÜRSAY
Pages 542 - 549
Kardiyovasküler alanda tedavinin başarısını artırmak için ilgili tedavi kılavuzlarını etkin bir şekilde uygulayıp, bu kılavuzlardaki hedeflere ulaşılması gerekmektedir. Bu çalışmada koroner arter hastalığında (KAH) bir tersiyer merkezdeki tedavi yaklaşımlarının düzeyi ve etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Hasta popülasyonu, bir üniversite hastanesi kardiyoloji kliniğine angina pektoris yakınması ile başvuran ve elektif koroner anjiyo-grafi amacı ile son 1 ay içinde yatırılarak KAH saptanan ardışık 100 olgudan oluşmuştur. Bu olguların hastane dosya kayıtlarından demografik ve klinik özellikleri, koroner risk faktörleri, yatmadan önce ve hastaneden çıkarılırken verilen tedavi, lipid düzeyleri, biyokimyasal tetkikleri, kan basınçları, anjiyografik bulguları, önerilen tedavi planı ve izlemi yapan asistan doktorlara ait faktörler elde edildi. Olguların yaş ortalaması 58±10 olup %21'i kadındı. Tüm olguların %66'sı hiperlipidemik, %59'u hipertansif ve %18'i diyabetikti. Tüm olguların %5'i hipertansif, %20'si hiperlipidemik olduğunu bilmiyordu. Olguların yatışta %46, taburcu olurken %66'sı beta bloker kullanmaktaydı. Taburcu olurken beta bloker verilmeyen 34 hastadan sadece 13'ünde gerçek veya nisbi beta-bloker kontrendikasyonu varken, 7'si kardiyoselektif kalsiyum kanal blokeri kullanıyordu. Onbir hastada ise kullanımı engelleyecek bir durum söz konusu değildi. Olguların yatışta %31'i taburcu olurken %65'i statin kullanmaktaydı. Statin kullanmayan 35 hastadan 11'inde kesin olarak statin endikasyonu vardı ve hiçbir hastada statin kullanımı açısından kontrendikasyon yoktu. Yatışta %32 ve taburcu olurken %66 hasta anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörü kullanmaktaydı. ACE inhibitörü verilmeyen 34 hastanın sadece 1 tanesinde ACE inhibitörü kontrendikasyonu varken 11 olguda tedavi kılavuzlarına göre ACE inhibitörü endikasyonu mevcuttu. Sonuç olarak, koroner arter hastalığında mortalite üzerine olumlu etkileri kanıtlanmış olan beta bloker, ACE inhibitörü ve statin grubu ilaçların kullanımları yabancı serilerde bildirilenlere yaklaşmakla birlikte hala yeterli düzeylere ulaşabilmiş değildir. Tedaviye hastanın uyumunu artırmada çok önemli olan hastane içi dönemde ilaç uygulamasının artırılması, hasta ve doktorların bu ajanlar konusunda bilinçlendirilmesi ve cesaretlendirilmesi gereklidir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 542-549)
In this study, we aimed to investigate the level and efficacy of treatment approaches to coronary artery disease(CAD) in a tertiary center. The study population consisted of 100 consecutive patients who were hospitalised in the previous month due to angina pectoris and CAD was verified by elective coronary angiography. The patients' demographic and clinical data, coronary risk factors, medicines prescribed before hospitalisation and on discharge, lipid levels, biochemical tests, blood pressures, coronary angiographic data, suggested treatment plan and information about the attending assistant doctor were obtained from the hospital's archive. The patients' mean age was 58±10 year, and 21% of them were female. Sixty-six percent of all patients were hyperlipidemic, 59% were hypertensive, and 18% diabetic. Five percent and twenty percent of all cases were not aware that they were hypertensive and hyperlipidemic, respectively. On admission, 46% and on discharge 66% of the patients were on beta blockers. Of the 34 patients, who were not prescribed beta blockers on disharge, 13 patients had absolute or relative beta-blocker contraindications and 7 were taking cardioselective calcium antagonists. No contraindications for beta blocker therapy were noted in the remaining 14 cases. On admission 31%, and on discharge 65% of patients were receiving statins. Of the 35 patients who were not on statins, 11 patients had indications for statin use. None of the patients had contraindications for statins. Thirty-two percent of patients were receiving angiotensin converting enzyme (ACE) inhibitors before admission and 66% were prescribed ACE inhibitors before discharge. Of the 34 patients who were not prescribed ACE inhibitors, only one patient had contraindication for ACE inhibitors. According to the guidelines, ACE inhibitors were indicated for 11 of these patients. Hence, use of beta blockers, ACE inhibitors and statins that have proved to be favourable on morbidity and mortality in CAD, has approached the levels reported in series abroad but it is still not satisfactory. In-hospital prescription of medicines, very important in increasing the patient's compliance, should be enhanced, and patients and physicians should be knowledged and encouraged about these agents. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 542-549)

3.Determining the Optimal Energy for External Cardioversion of Patients with Persistent Atrial Fibrillation
Y.Alparslan BİRDANE, Ömer GÖKTEKİN, Y.Mehmet MELEK, Sait Mesut DOĞAN, Bülent GÖRENEK, Yüksel ÇAVUŞOĞLU, Ahmet ÜNALIR, Necmi ATA, Bilgin TİMURALP
Pages 550 - 555
Çalışmamızda persistan atriyal fibrilasyonlu (AF) olgularda direk akıma bağlı muhtemel miyokard hasarını en aza indirmek ve başarısız şok sayısını azaltarak işlem zamanını kısaltmak için optimal başlangıç enerji miktarını belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya persistan AF'lu (ortalama süre 143±112 gün), transözofajiyal ekokardiyografiyle intrakardiyak trombusu olmayan 72 olgu (41 erkek, yaş ortalaması 59 ± 11) alındı. Tüm hastalara eksternal kardiyoversiyon (EKV) öncesi uzun dönem veya kısa dönem antikoagulasyon uygulandı. Tüm olgulara sinüs ritmi (SR) sağlanana kadar 100 J, 200 J, 360 J ve yine 360 J (şok kaşıklarının yeri değiştirilip tekrar) protokolüyle EKV yapılması planlandı. İlk 16 olgudan sadece 2 si, 100 J ile SR'ne döndürülebildiğinden (%12) sonraki hastalarda 100 J kullanılmadı. Geriye kalan 70 hastaya 200 J uygulandı ve 14 olguda (%20) SR sağlandı. Üç yüz altmış J uygulanan 56 olgudan 39'u SR'ne döndürüldü. Sinüs ritmine dönmeyen 17 hastaya şok kaşıklarının yeri değiştirilerek ve toraksa hafif basınç uygulayarak ikinci 360 J verildi. Hastaların 5'inde (%29) SR sağlandı. Sonuç olarak persistan AF'lu hastaların %83'ünde SR elde edildi. Persistan AF'lu olgularda 100 J ve 200 J ile yapılan EKV' da beklenenden daha az başarı sağlanmıştır (%22). Persistan AF'lu olgularda EKV'da 100 J veya 200 J ile başlanması şok sayısını artırarak işlem süresinin uzamasına, verilen toplam enerji miktarını yükselterek muhtemel miyokard hasar riskinin artmasına neden olabilir. Kronik AF'da EKV'a 360 J ile başlamak optimal seçenek gibi gözükmektedir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 550-555)
Determining the Optimal Energy for External Cardioversion of Patients with Persistent Atrial Fibrillation We aimed to determine optimal energy levels for external cardioversion (ECV) in patients with persistent atrial fibrillation (AF) to patentiolly decrease myocardial damage due to shock and to shorten the procedure time with the object of reducing failed attempts. The study group involved 72 patients with persistent AF (mean time 143±112 days) who had not developed any intracardiac thrombus. All patients had already undergone anticoagulant therapy before ECV for either a long or a short term. They underwent ECV with 100 J, 200 J, 300 J, 360 J and 360 J step-up protocols until they achieved sinus rhythm (SR). Only 2 of 16 cases achieved SR with 100 J (12%). The remaining 70 patients received 200 J of whom only 14 could attain SR (20%). 39 of 59 cases who underwent 360 J achieved SR. 17 failed cases were exposed to 360 J for the second time by changing the electrode position and applying mild pressure to thorax. Five of the patients achieved SR (29%). The overall achievement rate for persistent AF sufferers was determined to be 83%. Application of ECV with 100 J and 200 J failed to provide sufficient SR in chronic AF sufferers (22%). We suggest that starting ECV with 100 J or 200 J will not only increase the number of shocks but also lead to extension of the procedure and, hence, to the likelihood of high myocardial damage. We therefore suggest that starting ECV with 360 J in persistent AF sufferers might be the optimal initial energy.

4.P Wave Duration and P Wave Dispersion in Hyperthyroidism: Effect of Antithyroid Treatment
Yeşim GÜRAY, Ümit GÜRAY, M.Birhan YILMAZ, Hakan ALTAY, Halil KISACIK, Serdar GÜLER, Şule KORKMAZ
Pages 556 - 563
Hipertiroidi hastalarında atriyal fibrilasyona (AF) normal popülasyona göre daha sık rastlanmaktadır. On iki derivasyonlu yüzey elektrokardiyogramından (EKG) hesaplanan maksimum P dalga süresi ve P dalga dispersiyonunun (PDD) uzamasının, paroksismal atriyal fibrilasyon (PAF) gelişimi ile yakından ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, hipertiroidi tanısı almış PAF'ı olan ve olmayan hastalarda bu P dalga parametreleri, ötiroid sağlıklı bireylerle karşılaştırılmıştır. Ayrıca antitiroid tedavi sonrası bahsedilen P dalga parametrelerindeki değişim incelenmiştir. Çalışmamıza 52 ardışık hipertiroidi tanısı alan hasta dahil edildi. Tüm hastaların 24 saatlik Holter kayıtları alındı ve PAF varlığına göre bu hastalar iki gruba ayrıldı (PAF+ 29 hasta, PAF- 23 hasta). Tüm hastaların maksimum P dalga süresi (P mak), minimum P dalga süresi (P min) 12-derivasyonlu yüzey EKG kayıtlarından ölçüldü. PDD, P mak'dan P min çıkarılarak hesaplandı. Bulgularımıza göre hem PAF+ hem de PAF- hipertiroidi grubunun P mak değerlerinin kontrol grubundan daha uzun olduğu saptandı (sırasıyla, 114.8±11.6 msn; 105.6±11msn; 91±7.6 msn, p<0.001). Aynı şekilde, PDD değerleri de daha uzundu (sırasıyla, 53.3±12 msn; 43.6±10 msn; 31.2±5 msn p<0.001). P min değerlerinde ise anlamlı fark saptanmadı. Aynı zamanda, PAF+ grubun P mak ve PDD değerleri PAF- gruba göre anlamlı şekilde daha uzundu (P mak için p=0.006, PDD için p=0.003). Her iki hasta grubu, antitiroid tedavi sonrasında ötiroid hale geldikten sonra, P mak değerleri PAF+ grupta 106±10 msn'ye gerilerken (p<0.001), PDD ise 42.2±8.7 msn'ye geriledi (p<0.001). PAF- grupta ise P mak 97±14msn'ye gerilerken (p=0.001), PDD değerleri 34.5 ±6.4 msn'ye geriledi (p<0.001). Her iki grupta da P min değerlerinde anlamlı değişiklik saptanmadı. Yaşla düzeltilmiş PWD PAF prevelansı ile anlamlı olarak birliktedir. Sonuç olarak, yüzey EKG'den hesaplanan P mak ve PDD değerlerindeki artışın hipertiroidi hastalarında yüksek AF gelişim riskini yansıttığı düşünülmüştür. Antitiroid tedavi sonrası her iki parametrede gözlenen azalmanın ise tiroid hormonlarının atriyal elektrofizyoloji üzerindeki olumsuz etkilerinin azalmasına bağlanmıştır. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 556-563)
Atrial fibrillation is frequently encountered in patients with hyperthyroidism. Previously, it was shown that prolonged maximum P wave duration and increased P wave dispersion on 12-lead surface electrocardiograms (ECG) are closely related to the development of paroxysmal atrial fibrillation (PAF). In this study, these P wave parameters were measured from 12-lead surface ECG in hyperthyroid patients with or without PAF during sinus rhythm and compared to euthyroid controls. In addition, influence of pharmacologic antithyroid therapy on these P wave parameters was investigated. Fifty-two hyperthyroid patients were included in the study. All patients underwent 24-hour Holter recordings and then, patients were divided into two groups according to the presence (PAF+; n=29) or absence (PAF-; n=23) of PAF. Maximum P wave duration (P max), minimum P wave duration (P min) were measured from the 12-lead surface ECG and P dispersion (PWD=P max-P min) values were then calculated. P max values were found to be significantly longer in both PAF+ (114.8±11.6 ms) and PAF- (105.6±11ms) patient groups as compared to controls (91±7.6 ms; p<0.001 for both comparisons). PWD values of both PAF+ and PAF- groups were also significantly higher than the controls (53.3±12 ms, 43.6±10 ms and 31.2±5 ms, respectively; p<0.001 for both comparisons). Age-adjusted PWD were significatly associated with the prevalans of PAF. Moreover P max and PWD values were significantly higher in PAF+ group as compared to PAF- group (p=0.006 for P max, p=0.003 for PWD). There were no significant differences in P min among groups. After restoration of euthyroidism by antithyroid therapy, P max (106±10ms, p<0.001) and PWD (42.2±6.4 ms, p<0.001) were found to be significantly decreased in PAF+ group as compared to baseline. In PAF- patients, P max (97.7±14 ms, p=0.001) and PWD (34.5±6.4 ms, p<0.001) were also decreased. In both groups, no significant changes were detected in P min values between baseline and after treatment. It is concluded that prolongation of P max and PWD in hyperthyroid patients could reflect a propensity to develop atrial fibrillation. However, significant decline in both of these P wave parameters after management of hyperthyroidism is thought to be the result of decreased unfavorable effects of circulating thyroid hormones on atrial electrophysiology. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 556-563)

5.Third Generation Thrombolytic Agents in the Guidance of Trials
Ayşe Saatçi YAŞAR, Asuman BİÇER, Hasan TURHAN, Hatice ŞAŞMAZ
Pages 564 - 570
Üçüncü kuşak trombolitik ajanların geliştirilmesindeki amaç, yarılanma ömrünün uzatılması, enzimatik etkinliğin, plazma proteaz inhibitörlerine karşı rezistansın ve fibrine bağlanma selektivitesinin artırılmasıdır. Reteplaz, tenekteplaz, lanoteplaz, monteplaz, pamiteplaz ve stafilokinaz üçüncü kuşak trombolitik ajanlardandır. Bu ajanların ortak bir özelliği plazma yarılanma ömürlerinin uzun olmasıdır. Bu, onların tek veya tekrarlayan bolus enjeksiyonları şeklinde kullanımına imkan verir. Akut miyokard infarktüslü hastalarda üçüncü kuşak trombolitik ajanlar ile ikinci kuşak ajanlara göre daha yüksek anjiografik açıklık oranlarının elde edildiği bildirilmiştir. Mortalite oranları ise benzerdir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 564-570)
Third Generation Thrombolytic Agents in the Guidance of Trials Third generation thrombolytic agents were developed to have prolonged half-lives, improved enzymatic efficiency, resistance to plasma protease inhibitors and fibrin binding selectivity. Reteplase, tenecteplase, lanoteplase, monteplase, pamiteplase and staphylokinase are third generation thrombolytic agents. A common feature of these agents is their prolonged half-life in plasma, this makes them suitable for single or repeated bolus injections. Compared with the second generation agents, third generation thrombolytic agents result in a greater angiographic patency rate in patients with acute myocardial infarction. However, mortality rates have been similar. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 564-570)

6.Clinical Significance of Increased Troponin Levels in Clinical Events Other than Acute Coronary Syndromes
Egemen DUYGU, Nalan KAHRAMAN, Seçkin PEHLİVANOĞLU, Zeki ÖNGEN
Pages 571 - 580
Kardiyak troponinler miyokarddaki ince aktin filamanlarının düzenleyici proteinleridir. Troponin T ve troponin I miyokard hasarı için yüksek oranda özgül ve duyarlı belirteçlerdir. Yakın zamanda akut miyokard infarktüsünün tanısı ve ST segment elevasyonsuz akut koroner sendromların tanı ve risk değerlendirilmesinde standart belirteçler olarak kabul edilmiştir. Ancak kardiyak troponinler akut koroner sendrom dışı nedenle başvuran birçok hastada da yüksek bulunmaktadır. Bu durum yanlış tanılara ve gereksiz girişimlere yol açabilmektedir. Troponin değerlerinin yükselmesi akut koroner sendromlarda mortalite ve morbidite riskinde artışı gösterdiği gibi akut koroner olay bulunmamasına karşın kalp yetersizliği, sepsis, böbrek yetersizliği ve pulmoner emboli hastalarında da ölüm riskini arttırmaktadır. Miyokarddan troponin salınımı, geçici veya kalıcı miyokard hasarını göstermektedir. Bu hasar iskemi, inflamasyon, infeksiyon, toksinler, artmış ventrikül duvar gerilimi gibi birçok sebebe bağlı olabilir. Bu derlemede troponinlerin yapısı, salınma mekanizmaları ve biyokimyasal analizi özetlenmiş olup, troponin düzeylerinde artışa neden olan akut koroner olay dışı birçok durum ele alınarak, neden arttıkları ile artışın klinik önemi tartışılacak ve ayırıcı tanıda nasıl bir yol izlenmesi gerektiği irdelenecektir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 571-580)
Cardiac troponins are the regulatory proteins of thin actin filaments in myocardium. Troponin T and I are markers with high specificity and sensitivity for myocardial injury. Recently, they have been accepted as the standard markers for the diagnosis and risk statification in patients with acute coronary syndromes. However, serum cardiac troponin levels also rise in events other than acute coronary syndromes. This may lead to misdiagnosis and unnecessary invasive procedures. High levels of cardiac troponins in acute coronary syndromes are predictors of increased incidence mortality and morbidity. Raised cardiac troponin levels have also prognostic significance in patients with heart failure, sepsis, renal failure and pulmonary embolism. Troponin release from myocardium shows permanent or transient injury. This injury can be caused by many events like ischemia, inflammation, infection, toxins or increased wall strain. This review briefs the structure, mechanism of release, and biochemical analysis of cardiac troponins. The clinical events other than acute coronary syndromes that raise blood troponin T and I levels are described in addition to the probable mechanisms, clinical impact of that elevation and diagnostic decision. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 571-580)

7.Chronic Pericardial Effusion: Diagnostic and Therapeutic Methods
İsmail BIYIK, Oktay ERGENE
Pages 581 - 590
Kronik perikardiyal efüzyonlar bazı klinik durumlarda önemli morbidite ve mortalite nedeni olabilmektedirler. Etyolojisinin çeşitliliği nedeniyle tanı ve tedavi yaklaşımlarında önemli farklılıklar vardır. Perikardiyal efüzyonlarda klinik görünüm, tanı yöntemleri ve farklı tedavi yaklaşımlarının iyi bilinmesi büyük önem arzetmektedir. Bu çalışmamızda yeni literatürler ışığında perikardiyal efüzyon tanı ve tedavisini gözden geçirmeyi amaçladık. Akut semptomatik efüzyonlarda seçilecek yöntem ekokardiyografi kılavuzluğunda perikardiyosentez olmalıdır. Kronik efüzyonlarda etiyolojik neden tedavi yaklaşımında belirleyici rol oynamaktadır. Malign efüzyonlarda perikardiyosentez ve sklerozan tedavi, radyasyon tedavisi tercih edilen yaklaşımlardır. Bunun yanında kronik tekrarlayan efüzyonlarda balon perikardiyotomi, pürülan ve tüberküloz etiyolojilerinde cerrahi yöntemler uygun yaklaşımlar olmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalar perikardı yeni tedavi yöntemlerinin uygulama alanı haline getirmektedir. Özellikle perkütan ve cerrahi revaskularizasyon şansı olmayan hastalarda kollateral damar gelişimini uyarmak için intraperikardiyal basic fibroblast growth faktör (b-FGF) uygulamaları ümit vericidir. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 581-590)
Chronic Pericardial Effusion: Diagnostic and Therapeutic Methods Chronic pericardial effusion is a very important clinical situation that can cause morbidity and mortality. In parallel with having many different etiological factors, there are important differences in diagnostic and treatment methods of this problem. A good knowledge of clinical presentation of pericardial effusions, diagnostic methods, and different therapeutic approaches is very important. In this study, our aim is to look over the diagnostic and therapeutic approaches by searching the latest literature. According to these, in acute symptomatic effusions the method of therapeutic choice should be pericardiosynthesis with the guidance of echocardiography. The etiology plays a crucial role in the treatment of chronic effusions. In malignant effusions, pericardiocentesis, sclerosing therapy, and radiotherapy are the choice of treatments. In chronic recurrent effusions balloon pericardiotomy and in purulent and tuberculosis pericardial effusions surgery are the appropriate approaches. The latest studies are mostly based on the application of new therapeutic methods on pericardial pathologies. Especially, in patients who do not have the chance of percutaneous and surgical revascularization, the use of intrapericardial basic fibroblast growth factor to stimulate collateral revascularization is promising. (Türk Kardiyol Dern Arş 2004; 32: 581-590)

8.The Effects of Advancing Age in Healthy Men on the Carotid-Femoral (Aortic)
Mustafa YILDIZ, Alparslan ŞAHİN, Turhan KÜRÜM
Page 591
Abstract | Full Text PDF

© Copyright 2019 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale