Turk Kardiyol Dern Ars: 22 (1)

Volume: 22  Issue: 1 - January 1994

1.Summaries of Articles

Pages 4 - 7
Abstract | Full Text PDF

EDITORYAL YORUM
2.
TKD Arşivinin 1993 Yılına Geri Bakış
Altan ONAT
Pages 8 - 9
Abstract | Full Text PDF

3.
'TEKHARF' ve 'TÜRK Kalp' Çalışmaları: Kapsam ve Katkılarına Objektif Bir Bakış
Altan ONAT
Pages 10 - 11
Abstract | Full Text PDF

ORIJINAL ARAŞTIRMA
4.Clinical Investigations Serum Troponin T in Acute Myocardial Infarction
Lale TOKGÖZOĞLU, Erdem ORAM, Kudret AYTEMİR, Hakan ORAL, Cumhur ÖZKUYUMCU
Pages 12 - 15
Kardiyak Tn-T zedelenmiş miyokarddan salınan kalbe özgün bir antijendir. Sağlıklı kişilerde serum düzeylerinin çok düşük olması, Tn-T'nin akut miyokard infarktüsü (AMI) tanısında faydalı olabileceğini düşündürmektedir. Tn-T'nin salınma eğrisini belirlemek ve klasik olarak kullanılan CK-MB ile tanısal değerini karşılaştırmak amacıyla Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Koroner Bakım Üniversitesine AMI tanısı ile yatırılan 10 erkek, 5 kadın toplam 15 hasta incelendi. Hastaların yaşları 35-68 arası olup ortalama yaş 54'tü. Enzim düzeylerinin doğal seyrini araştırmak amacıyla sadece trombolitik tedavi almayan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların 5'inde inferior, 6'sında anterior ve 4'ünde de anteroseptal miyokard infarktüsü mevcuttu. İlk gelişlerinde ve belirli zaman aralıklarında Tn-T ve CK-MB düzeyleri ölçüldü. Tn-T'nin AMI'den sonra ilk saatlerden itibaren yükselmeye başladığı, ilk tepe değerini 24'cü saate kadar yapıp, 36-72. saatler arası plato çizdiği, 4. günden sonra düzeylerinin inmeye başladığı görüldü. CK-MB'nin ise tepe değerini 12. saat civarında yaptığı görüldü. Tn-T için sensitivite 6 saatten önce % 54, 6. saatte % 73, 12. saatte % 100, 48. saatte % 100 ve 7. günde sensitivite % 86 bulundu. CK-MB'de ise 6 saatten önce % 54, 6. saatte % 86, 12. saatte % 100, 48. saatte % 60 ve 7. günde % 0 bulundu. AMI'nün erken tanısında Tn-T ve CK-MB arasında istatistiksel olarak önemli fark yoktu. 36. saatten sonra ise Tn-T'nin CPK-MB'den daha hassas olduğu saptandı (p<0.05). Sonuç olarak Tn-T'nin semptomların başlamasından itibaren CK-MB gibi ilk saatlerde yükselmeye başladığı ancak daha uzun süre yüksek kaldığı, 36-96. saatler arasında başvuran hastalarda CK-MB'den daha hassas bir yöntem olduğu gözlendi. Bu özellikleri nedeniyle erken tanıda CK-MB'nin yerini almasa da CK-MB düzeylerinin sınırda olduğu veya geç başvuran hastalarda tanıyı destekleyecek iyi bir alternatif yöntem olduğu saptandı.
Troponin T (Tn-T) is a cardiospecific antigen released from the damaged myocardium. The serum levels of Tn-T in healthy individuals are negligible. These properties suggested that Tn-T might be useful in the diagnosis of AMI. To evaluate the release profile of Tn-T and compare it with CK-MB levels, 15 patients who were hospitalized in the Coronary Care Unit of the Hacettepe University hospital with chest pain and typical ECG changes of AMI were studied (10 male, 5 female, age 35-68; mean age 54). Only patients who did not receive thrombolytic therapy were evaluated to study the natural release curve of Tn-T. Serum levels of Tn-T and CK-MB Tn-T and CK-MB levels increased within a few hours. Tn-T levels peaked at 24 hours, followed by a plateau and started to decrease on the 4th day. CK-MB levels peaked at 12 hours. The sensitivity of Tn-T at 6, 12, 48, hours and 7 days was 54, 73, 100, 86 %, respectively. The sensitivity of CK-MB at the same time intervals was 54, 86, 100, 60, 0 % respectively. Both medhods were useful for the early diagnosis of acute myocardial infarction (p>0.05). However, Tn-T was more sensitive after 36 hours (p<0.05). We concluded that Tn-T levels start to increase within a few hours similar to CK-MB but stay elevated for a longer period of time permitting a longer diagnostic window. Although Tn-T cannot replace CK-MB in the early diagnosis of AMI, it will be a helpful alternative in patients with borderline CK-MB levels or those who are first seen later in the course of myocardial infarction.

5.Diagnostic Value of Adenosine Deaminase in Tuberculous Pericarditis
Özhan GÖLDELİ, Kaan KULAN, Cansel KULAN, Baki KOMSUOĞLU
Pages 16 - 19
Tüberküloz perikarditin (TP) tanısı, erken mikroorganizmanın izolasyonunun güçlüğü nedeniyle oldukça seyrek konulmaktadır. TP teşhisinde adenozin deaminaz (ADA) seviyesinin değeri 108 perikardiyal efüzyonlu olguda incelendi. Etiyolojik sebepler 5 ayrıldı: 1- Tüberküloz (20 olgu), 2- İdiyopatik (82 olgu), 3- Tümör (3 olgu), 4- Pürulan bakteriyel enfeksiyon (2 olgu), 5- Radyoterapi (1 olgu). En yüksek ortalama ADA değeri (120±16.68 U/L) grup 1'de bulundu. Diğer gruplardaki ADA değerleri ise sırasıyla 29.4±8.9, 27.7±21, 29.5±13.4 ve 26 U/L idi. 1. grupla diğer gruplar arasındaki farklar, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). TP sıvısında ADA değeri 70 U/Lt ve daha yukarı seviyelerde ise, bu ADA değerinin % 100 sensitiviteye ve % 91 spesifiteye sahip olduğu ve perikardiyal sıvıdaki ADA değerinin ölçümünün, TP tanısında yararlı bir biyokimyasal tanı yöntemi olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı.
Because of the difficulty in isolating the causative organism, the diagnosis of pericardial tuberculosis is often doubtful. Adenosine deaminase (ADA) activity was measured in the pericardial fluid of 108 patients of undetermined origin. The causes of pericardial fluid fell into 5 groups: I. tuberculosis (20 cases), II. idiopathic (82 cases, III. neoplasia (3 cases), IV. purulent bacterial infection (2 cases) and V. radiotherapy (1 case). A tuberculous etiology was diagnosed by bacterial examination of the pericardial fluid (4 cases), histologic study of the pericardium (2 cases), presence of associate active extracardiac tuberculosis (9 cases) and good response to antituberculous treatment (5 cases). The highest mean ADA value (126±16.68 u/l) was found in group I. which in other groups values were 29.4±8.9, 27.7±2, 29.5±13.4, 26 u/l, respectively. There was a statistically significant difference in this respect between group I and the other groups (p<0.001). When 70 u/l was taken as discriminant value for the diagnosis of tuberculous pericarditis, then the adenosine deaminase value had a 100 percent sensitivity and 91 percent specificity. Measuring the pericardial concentration of adenosine deaminase therefore is a helpful procedure in the diagnosis of tuberculous pericarditis.

6.The Effect of Digoxin and Verapamil on Heart Rate, Pulmonary Artery and Pulmonary Wedge Pressure in Patients with Pure Mitral Stenosis
Emrullah BAŞAR, Servet ÇETİN, Ali ERGİN, Namık Kemal ERYOL, Ahmet H.KÖKER
Pages 20 - 23
Saf mitral darlıklı 30 hastada digital ve verapamilin kalp hızı, ortalama pulmoner arter basıncı ve pulmoner wedge basıncı üzerine etkileri araştırıldı. Onbeş hasta (6 atriyal fibrilasyon, 9 sinüs ritm) digital grubunu, 15 hastada (8 atriyal fibrilasyon, 7 sinüs ritm) verapamil grubunu oluşturdu. Hastalara sağ kateter yapılarak ortalama pulmoner arter basıncı, pulmoner wedge basıncı ve kalp hızları kaydedildi. İlaçlar intravenöz verildikten ve 7 günlük oral tedaviden sonra ölçümler tekrarlandı. Sinüs ritmindeki hastalarda digoksin ile kalp hızı, ortalama pulmoner arter basıncı ve pulmoner wedge basıncında anlamlı değişiklik olmadı (p>0.05). Verapamil grubundaki sinüs ritmli hastalarda kalp hızındaki düşme anlamsız (p>0.05), ortalama pulmoner arter basıncındaki düşme anlamlı (p<0.05) bulunurken, pulmoner wedge basıncı intravenöz ilaçtan sonra anlamsız (p>0.05) oral tedaviden sonra anlamlı (p<0.05) düşüş gösterdi. Atriyal fibrilasyonda digoksinle kalp hızındaki düşme anlamlı (p<0.05) bulunurken ortalama pulmoner arter basıncı ve pulmoner wedge basıncındaki düşme anlamsızdı (p>0.05). Atriyal fibrilasyonlularda verapamil ile kalp hızında ve ortalama pulmoner arter basıncında düşme istatistiksel olarak anlamlıydı (sırasıyla p<0.001, p<0.05). Pulmoner wedge basıncında ise intravenöz ilaçtan sonra anlamlı düşme olurken (p<0.05) oral tedaviden sonraki azalma daha da belirgindi (p<0.01). Bu sonuçlarla, saf mitral darlıklı hastalarda hastanın ritmi ister atriyal fibrilasyon isterse sinüs ritmi olsun verapamilin kalp hızını, pulmoner arter ve pulmoner wedge basıncını azaltmada digoksinden daha etkili olduğunu söyleyebiliriz.
The effect of verapamil and digoxin on heart rate, mean pulmonary artery pressure and pulmonary wedge pressure was investigated in patients with pure mitral stenosis. Both groups consisted of 15 patients (6 atrial fibrillation, 9 sinus rhythm in the digoxin group; 8 atrial fibrillation, 7 sinus rhythm in the verapamil group). Heart rate, pulmonary artery pressure and pulmonary wedge pressure were remeasured after intravenous administration and 7 days of oral treatment. In patients with sinus rhythm there was no significant change in mean pulmonary artery pressure, pulmonary wedge pressure and heart rate after digoxin treatment (p>0.05). Although, there was no significant decrease in heart rate with verapamil treatment in patients with sinus rhythm (p>0.05), mean pulmonary artery pressure decreased significantly (p<0.05). In this group pulmonary wedge pressure did not show any significant decrease after intravenous verapamil therapy, but it declined remarkably after 7 days of oral therapy (p<0.05). Although digoxin caused significant reduction in heart rate in patients with atrial fibrillation (p<0.05), the decreases in mean pulmonary artery pressure and pulmonary wedge pressure were not significant. The heart rate diminished with verapamil in patients with atrial fibrillation (p<0.01). In this group, pulmonary artery pressure and pulmonary wedge pressure showed a significant decrease, to. Our study shows that verapamil is more effective than digoxin for reducing heart rate, mean pulmonary artery pressure and pulmonary wedge pressure in patients with pure mitral stenosis who are either in sinus rhythym or in atrial fibrillation.

7.Comparision of Regurgitant Jet Size by Transesophageal Versus Transthoracic Doppler Color Flow Imaging
Ayşe ÖZERGİN, Kadir GÜRKAN, Mehtap ŞİŞMAN, Tezer ULUSOY, Fikret MAÇİN, Sami ÜNAL
Pages 24 - 28
Valvüler yetersizliklerin değerlendirilmesinde transtorasik (TT) yöntemle Doppler renkli akım görüntülenmesi, günümüzde yerleşmiş bir noninvazif tanı yöntemidir. Bununla birlikte son zamanlarda yapılan çalışmalarda, bu amaçla kullanılan transözofagial (TE) tekniğin daha güvenilir olduğu öne sürülmektedir. Çalışmamızda, bu iddiayı irdelemek üzere 34 hastanın hem TT, hem de TE renkli akım görüntüleme yöntemiyle elde edilen maksimal regürjitasyon jet alanları kıyaslanmıştır. TE renkli akım görüntüleme ile 56 regürjitasyon lezyon saptanırken (31 mitral, 13 aort, 38 triküspid yetersizliği), TT yaklaşımla her bir kapak için daha az sayıda lezyona rastlanmıştır (26 mitral, 10 aort, 20 triküspid yetersizliği) (p<0.001). Ayrıca regürjitasyon jet alanları TE yöntemle anlamlı olarak daha büyük bulunmuştur (TE eko ile: 5.4±2.7 cm2, TT eko ile: 2.9±1.6 cm2, p<0.001). Jet alanlarının görsel derecelendirme ile hafif, orta ve ağır olarak sınıflanmasında da TE teknik ile daha büyük skorlar elde edilmiştir (TE/TT, hafif lezyonlar: 34/12, orta lezyonlar: 22/18, ağır lezyonlar: 18/4). Buna mukabil her iki yöntemle elde edilen jet alanları arasında anlamlı bir korelasyon da tesbit edilmiştir (r=0.76, TE=1.2 TT+1.7). Sonuç olarak, verilerimizin anjiyografik yöntemle elde edilecek regürjitasyon akımlarla kıyaslanmaması eksiklik olarak düşünülebilirse de, renkli akım görüntüleme yöntemiyle regürjitan akımların tetkiki için TE yöntem, TT yöntemden daha duyarlı bulunmuştur.
Doppler color flow imaging by transthoracic (TT) approach for the assessment of valvular regurgitation is a well-established noninvasive method. According to recent reports the transesophageal (TE) technique is considered to be more reliable for this purpose. In order to reassess this view, we compared the maximal regurgitant jet areas of 34 patients derived from Doppler color-flow imaging by either TT or TE approach. Whereas 56 regurgitant lesions were visualized by TE flow imaging (31 mitral, 13 aortic, 28 tricuspid jets), TT yielded fewer regurgitant lesions for each valve (26 mitral, 10 aortic, 20 tricuspid) (p<0.001). Moreover visual grading of individual valve lesions with each technique revealed a higher grade of regurgitation, whether classified as mild (32 versus 34), moderate (22 versus 18), or severe (18 versus 4), by TE than by TT imaging. Although maximal jet areas were significantly greater in TE technique (TE jet areas: 5.4±2.7 m2, TT jet areas: 2.9±1.6 cm2, p<0.001), there was a good overall correlation between the two approaches (r=0.76, TE=1.2 TT + 1.7, p<0.001). In conclusion, despite the lack of angiographic examinations comparing our results, the TE technique appears more sensitive than the TT technique for the assessment of valvular regurgitation.

8.Transthoracic and Transesophageal Echocardiographic Findings in Infective Endocarditis
Önder KIRIMLI, Sema GÜNERİ, Bilal Yıldırım SEYİTHANOĞLU, Özcan ÖZKUMOVA, Caner ÇAVDAR, Mithat ÖZER
Pages 29 - 31
İnfektif endokardit tanısı alan 11 hastanın transtorasik ekokardiyografi (TTE) ve transözofajiyal ekokardiyografi (TÖE) bulguları karşılaştırıldı. Hastalardan 2'sinde çift kapak (mitral+aort) replasmanı yapılmıştı. Dokuz hastada her iki yöntem ile ağır derecede aort yetmezliği tesbit edildi. Çift kapak replasmanlı hastalardan birinde TTE ile mitral valvuler kaçak saptanırken TÖE ile her 2 hastanın mitral kapağında valvüler ve paravalvüler kaçak saptandı. TTE ile 3 hastada aort kuspis'leri üzerinde 11 ile 15 mm arasında değişen boyutlarda vejetasyon saptandı. Oysa TÖE ile 8 hastada aort kuspis'leri üzerinde ve çift kapak replasmanlı 2 hastada mitral ve aortik prostetik kapaklar üzerinde 3 ile 18 mm arasında değişen ölçülerde vejetasyon izlendi. Sonuç olarak, TÖE infektif endokarditte vejetasyonların tesbit edilmesinde çok değerli bir tanı yöntemidir ve infektif endokardit kuşkusu olan her hastaya TÖE uygulanmalıdır.
Transthoracic (TTE) and transesophageal echocardiographic (TEE) findings were compared in 11 patients with infective endocarditis. Two of the patients had double valve (aortic and mitral ) replacements. Severe aortic regurgitation was detected in 9 patients by both methods. While mitral valvular regurgitation was seen by TTE in one of the 2 patients with double valves replacement, mitral valvular and paravalvular regurgitations were seen by TEE in both of these. Only in 3 patients, vegetations having 11 to 18 mm dimensions were detected on aortic cusps by TTE. However, vegetations of 3 to 18 mm size were detected by TEE in 8 patients on aortic cusps and in two patients with double-valve replacement on both prosthetic valves. Hence, TEE is a valuable diagnostic method in the detection of vegetations in infective endocarditis and TEE should be applied in every patient with suspected infective endocarditis.

DERLEME
9.Reviews Circulatory Support by Cardiomyoplasty and Aortomyoplmasty
Afksendiyos KALANGOS, Gülşah TAYYARECİ, Juan Carlos CHACHQUES, Pierre GRANDJEAN, Alain CARPENTIER
Pages 32 - 37
İskelet adelesinin progressif elektriki uyarılmalarla yorgunluğa karşı dirençli hale getirilebileceğini gösteren bulgular, kardiyak cerrahide dolaşım desteği sağlanması amacıyla kullanılmıştır. Bu buluşun ilk uygulaması dinamik kardiyomiyoplastidir. İnsanlarda ilk kez 1985 yılında Broussais Hastanesinde gerçekleştirilmiştir. Operasyonda latissimus dorsi adelesi toraksa alındıktan sonra kalbin etrafına sarılarak ventrikül sistoluyla senkron olarak stimule edilmektedir. Bu güne kadar dünya üzerinde 200'den fazla hastada (57'si Broussais Hast.'de olmak üzere) cesaret verici sonuçlarla gerçekleşmiştir. Kardiyomiplastide adele, sol veya sağ ventrikülü güçlendirmek ya da replasman amacıyla kullanılmıştır. Çifte kardiyomiyoplasti (sol latissmus dorsi ve sağ pektoralis major adeleleri) sağ atriyumun kardiyomiyoplastisi ve aortik konturpulsasyon yaratan aortamiyoplasti gibi diğer durumlar araştırılmaktadır. Bu tekniklerin gelişmesi otolog dolaşım desteğinin ortaya çıkmasıyla giderek büyüyen ilginin önemini göstermektedir.
The finding that skeletal muscles can be made resistant to fatigue by progressive electrial stimulation has been used as a means of providing circulatory support in cardiac surgery. The first application of this discovery was dynamic cardiomyoplasty, performed for the first time in man in 1985 at the Broussais Hospital. The latissimus dorsi muscle is transposed into the thorax, then attached around the heart and finally stimulated synchronously with the ventricular systole. So far, more than 200 patients in the whole world (including 57 at the Broussais Hospital) have undergone this operation with results that are inreasingly encouraging. In these cases the muscle is used to reinforce or replace the left or right ventricle, but other applications are being studied, such as double cardiomyoplasty (left latissimus dorsi and the right pectoralis major muscles), cardiomyoplasty of the right atrium and aortomyoplasty which produces aortic counterpulsation. The development of these techniques underlines the ever growing interest raised by this type of autologous circulatory support.

10.Can Myocarditis and Dilated Cardiomyopathy be Differentiated from Each Other in Pediatric Patients?
İpek AKMAN, Rukiye EKER ÖMEROĞLU, Aygün DİNDAR
Pages 38 - 42
Pediatrik kardiyolojide dilate (konjestif) kardiyomiyopati (DCM) ve miyokardit klinik olarak birbirinden ayırt edilemeyen iki antitedir. Hastaların bir çoğu konjestif kalp yetersizliği veya disritmilere bağlı semptomlarla başvururlar. DCM'li hastaların önemli bir kısmında miyokardit etyolojik faktör olarak ileri sürülür. Miyokarditli hastaların çoğu tamamen iyileştiği halde ortalama % 12 vakada kronik kardiyomiyopati geliştiği için bu hastalar progresif miyokard disfonksiyonu açısından izlenmelidir. Ayırıcı tanı için başvurulan noninvaziv tanı yöntemlerinin çoğu her iki durumda da benzer bulgular verir. Miyokarditin kesin tanısı biyopsi ile konulabilir. Halbuki DCM'nin etyolojisi çok çeşitli olduğundan miyokard lezyonları da çeşitlilik gösterir. Her iki durumda da yalancı pozitif ve negatif sonuçlar elde edilebilir. Bu yazıda, DCM ve miyokarditin ayırıcı tanısının son gelişmeler ışığında tartışılması amaçlanmıştır.
Dilated (congestive) cardiomyopathy (DCM) and myocarditis are conditions that cannot be differentiated on clinical grounds. Most patients consult physicians with symptoms related to congestive heart failure and dysrythmias. In an important number of DCM patients, the etiologic factor is myocarditis. Most patients with myocarditis are cured but approximately 12 % of them develop chronic cardiomyopathy; so patients with myocarditis must be followed-up closely in respect to myocardial dysfunction. The noninvasive diagnostic methods used for the differential diagnosis of myocarditis and DCM are similar in both conditions. The definite diagnosis of myocarditis is reached by endomyocardial biopsy, but in DCM which has a heterogenous etiology, myocardial lesions are variable. There are false positive and negative results in endomyocardial biopsy in both conditions. This article discusses differential diagnosis of myocarditis and dilated cardiomyopathy in the light of current literature.

11.A Different Mechanism in the Treatment of Ischemic Heart Disease: K+ Channel Activation and Nicorandil
Fehmi MERCANOĞLU, Nevres KOYLAN
Pages 43 - 48
İskemik kalp hastalığının tedavisinde halen çeşitli mekanizmalarla etkili olan ilaçlar kullanılmaktadır. Bu mekanizmalar arasında membran iyon kanallarının etkilenmesi önemli yer tutmakla beraber; K+ kanal aktivatörleri yaygın olarak kullanılan ilaçlar arasında yer almaktadır. Özellikle son 10 senedir yapılan çok sayıda çalışma ile incelenmekte olan nicorandilin organik nitratlara benzer yapı ve etki mekanizmasının ilaveten sahip olduğu K+ kanal açıcı etkisi ile nitralardan farklı ve muhtemelen daha geniş bir terapötik spektrumu olduğu düşünülmektedir. Nicorandil bir yandan cGMP üzerinden gerçekleştirdiği venodilasyonla "preload"ı, diğer taraftan da K+ kanal aktivasyonu ile "afterload"ı azaltmakta, buna mukabil kalp hızında önemli bir artış meydana getirmemektedir. Nitratlarda önemli bir problem olan toleransın da gelişmediği bildirilmiştir. Primer inotropik etkisinin olmamasına rağmen nicorandilin sol ventrikül yetersizlikli hastalarda yukarıdaki etkileri ile sistemik vasküler direnci sol ventrikül diyastol sonu basıncını ve pulmoner arter wedge basıncını azaltarak sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunu ve kardiyak indeksi anlamlı ölçüde artırdığı gösterilmiştir. Ayrıca nicorandil K+ kanal açıcı etkisi ile infarktüs alanını ve reperfüzyon iskemisini hemodinamik değişikliklerden bağımsız olarak azaltmaktadır. Sonuç olarak, iskemik kalp hastalığının tedavisinde halen yaygın olarak kullanılan ilaçlarla kıyaslanabilir faydaları ortaya konan nicorandilin K+ kanal aktivasyonu ile gerçekleşen ve bugün için mekanizmaları tam olarak izah edilemeyen olumlu etkileri ile kullanım sahası bulmasının muhtemel olduğu, ancak bunun için daha geniş ve uzun süreli çalışmaların gerekliliği düşünülmektedir.
Nicorandil, investigated in many studies in the last 10 years, has a structure and mode of action similar to organic nitrates in addition to its K+ channel opener effect, a different and probably wider therapeutic spectrum can be achieved by this property of the drug. Nicorandil decreases both preload by means of cGMP-induced vasodilatation and afterload by K+ channel activation, but it does not give rise to an increase in heart rate. Tolerance, the greatest problem of nitrates, does not develop during treatment with this drug. Nicorandil decreases both systemic vascular resistance, left ventricular end-diastolic pressure and pulmonary artery wedge pressure and increases both ejection fraction and cardiac index despite having no primary inotropic effect in patients with congestive heart failure. In addition, nicorandil, by its K+ channel activating effect, decreases area of infarction and reperfusion injury independent from its hemodynamic effects. Many further large and long-term studies are needed to confirm these.

12.Anti-Aldosterone Therapy in Congestive Heart Failure
Nedim KIZILKAYA, Mehmet Emin KORKMAZ, Haldun MÜDERRİSOĞLU
Pages 49 - 52
Aldosteronun iyi bilinen renal etkileri yanında, direk kardiyovasküler etkileri de son yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Bu çalışmalar aldosteron reseptörlerinin yalnız böbreklerde değil; kalp, büyük damarlar ve beyinde de olduğunu düşündürmektedir. Bu etkilerin en önemlileri miyokard fibrozisi ve direkt vazokonstrüksiyon yapmasıdır. Antialdosteron tedavi, hayvan deneylerinde aldosteronun bu olumsuz etkilerini önleyebilmektedir ve konjestif kalp yetersizlikli hastalarda mortaliteyi azalttığına ilişkin ipucu elde edilmiştir. Üstelik aldosteron anagonistleri bu etkilerini yüksek ve düşük kan basıncı düzeylerinde de gösterebilmektedir. Bu gözlemler, antialdosteron tedavinin konjestif kalp yetmezliğinde birden çok mekanizma ile yararlı olabileceğini düşündürmektedir.
Apart from the well-defined renal effects, recent studies have shown direct effects of aldosterone on cardiovascular system. These studies have shown that besides renal receptors, there are also aldosterone receptors in the heart, great vessels and brain. Stimulation of tehese receptors in mice may cause myocardial fibrosis and vasocontriction while antialdosterone therapy can inhibit these untoward effects. Such therapy probably can also reduce the total mortality in patients with congestive heart failure. More importantly, aldosterone antagonists display these beneficial effects both on high and low blood pressure levels. These observations imply that anti-aldosterone therapy is effective through multiple mechanisms in congestive heart failure.

OLGU
13.Case Reports Left Circumflex Artery Arising as a Terminal Extension of the Right Coronary Artery
Olcay SAĞKAN, Ender ÖRNEK, Osman YEŞİLDAĞ
Pages 53 - 54
Kliniğimizde koroner anjiyografi yapılan 450 hastanın ikisinde (% 0.4) koroner arter çıkış anomalisi saptanmıştır. Sunduğumuz olgu sirkumfleks arterin çok nadir görülen bir anomalisidir. Sirkumfleks arter sağ koroner arterin terminal bir uzantısı olarak devam etmekteydi arterin gerek ana gövdesi gerekse obtüs dalları normal ve gelişmiş olarak izlenmiştir. Esas şikayeti sol ayakta klaudikasyo intermitens olan 64 yaşındaki erkek hastamızda koroner anomali asemptomatik idi. Yayınlarda şematik olarak belirtilmiş fakat olgu sunumuna rastlanmamıştır.
We found two patients with anomalous origin of coronary arteries among 450 patients who underwent coronary angiography at our clinic. The case presented herein is a rare anomaly in which the circumflex coronary artery arises as a terminal extension of the right coronary artery. The main stem and obtuse branches of the artery were normal and well-developed. The patient was a 64-year-old man who was mainly suffering from intermittent claudication of his left leg, and the coronary anomaly was asymptomatic.

14.Transcatheter Approach in Pulmonary Embolization of Rashkind Prosthesis in PDA Occlusion
Ümrah AYDOĞAN, Aygün DİNDAR, Enver DAYIOĞLU, Yusuf İzzet AYHAN, Cemil BARLAS, Talat CANTEZ
Pages 55 - 58
Duktus arteriozus açıklığının (PDA) transkateter yolla kapatılmasında en sık karşılaşılan komplikasyon Rashkind protezinin pulmoner artere embolizasyonudur. Pulmoner embolizasyonla karşılaşıldığında iki seçenek söz konusudur; hastanın cerrahiye sevkedilerek duktus ligasyonu/divizyonu ile birlikte Rashkind protezinin çıkarılması ya da transkateter yolla Rashkind protezinin çıkarılarak hastanın yönlendirilmesi. Bu yazıda transkateter PDA oklüzyonu uygulanan 4 olgumuzdaki pulmoner embolizasyon nedenleri tartışılmakta ve Rashkind protezinin transkateter yolla çıkarılıp oklüzyon işleminin tekrarlanmasına ilişkin ilk deneyimler sunulmaktadır.
The most common compliation in transcatheter PDA occlusion with Rashkind prosthesis is embolization of the device to the pulmonary artery. In this paper, possible reasons of the embolization and transcatheter retrieval of the occluder are discussed. Furthermore, our preliminary experience in 4 patients with transcatheter removal of the Rashkind prosthesis and repetition of the occlusion procedure was reported.

15.Acute Myocardial Infarction Secondary to Bacterial Endocarditis in a Child with Congenital Aortic Stenosis
Burhan ÖCAL, Semra ATALAY, Ayten İMAMOĞLU, Halil GÜMÜŞ, Metin KAL
Pages 59 - 61
Bakteriyel endokardit seyrinde periferik emboli sık bir komplikasyon olmasına karşın koroner emboli ve miyokard infarktüsü özellikle çocuklarda nadiren görülmektedir. Biz bakteriyel endokardite sekonder miyokard infarktüsü gelişen, 14 yaşında konjenital aort stenozlu bir olgumuzu sunduk. Ekokardiyografik incelemede aort kapağı altında vejetasyon gösterildi ve 45 mmHg valvuler gradient saptandı. Kan kültüründe pnömokok üretildi. Hastaneye yatışının 8. günü DI, DII, DIII, AVF, AVL, V2-6'da ST depresyonu ve miyokardiyal enzimlerde belirgin yükselme ile tanı koyduğumuz Q dalgasız miyokard infarktüsü gelişti. Hasta miyokard infarktüsü tanısından 8 saat sonra akciğer ödemi tablosu ile kaybedildi.
Although peripheric emboli is a common complication of bacterial endocarditis, emboli to the coronary arteries resulting in myocardial infarction are rare, especialy in childhood. We describe a 14-year-old child with congenital aortic stenosis who developed non-Q moycardial infarction secondary to the embolic complication of bacterial endocarditis. His echocardiographic examination revealed a vegetation under the aortic valve and his valvular gradient was found to be 45 mmHg. Pneumococi were cultured from his blood. In the eight day of hospitalization the patient developed non-Q myocardial infarction. The diagnosis was made on the basis of ST segment depression in leads I, II, III, aVF, aVL, V2-6 and significant elevation in myocardial enzymes. The patient died due to pulmonary edema eight hours after the diagnosis of myocardial infarction.

© Copyright 2018 Archives of the Turkish Society of Cardiology
LookUs & Online Makale